Hollywood’un yanlış ele aldığı on tarihi savaş – Fikrikadim

Hollywood’un yanlış ele aldığı on tarihi savaş

Amerikan sinemasının tarihsel gerçekleri; yaşanmış olayları sıklıkla yanlış aktardığını belirtmemiz çoğunuzu şaşırtmaz. Tarihi savaşları beyaz perdeye taşımak sanıldığı kadar öyle kolay olmasa da gerek. Bu savaşları objektif ve doğru olarak aktarabilmek çok az yönetmene nasip olmuştur. Sizin için hazırladığımız listemiz bilindik tarihi savaşları yanlış bir şekilde aktaran 10 filmden oluşmaktadır. Eh ‘spoiler’ da içeriyor onu da belirtelim.

Battle Of The Bulge (1965) Ardenler Taarruzu

1) Battle Of The Bulge (1965) Ardenler Taarruzu

Ardenler Taarruzu II. Dünya savaşı’nda yer alan Amerika’nın en çok askerini yitirdiği savaştır, bu yüzden MGM’in bu filmde tarihi gerçekleri sorumluluk alarak doğru bir şekilde aktarmasını beklersiniz. Maalesef, film yapımcıları savaşın kendisinin o kadar da sinematik olmadığına karar verirler ve tamamen farklı bir savaş sahnesi kurgularlar. Yapımcılar her şeyden evvel Cinerama’nın kocaman ekranından ‘seyirciye nasıl etkileyici bir film sunarız’ derdine düşmüşler. Sonunda savaşın geçtiği yer olan Ardenler’in klostrofobik ormanlarını tamamıyla düzleştirip ağaçsız bir savaş alanı kurguladılar. Film böylece olması gereken savaş filminden çok sanki popüler bir kovboy filmiymiş gibi çekildi. MGM daha da ileri giderek savaşta çok önemli rolü olan ‘sis’ sahnelerini de çıkarıverdi. Tabii Alman tanklarının güneşli düz alandan gümbür gümbür geçmeleri hoş gözükebilir, fakat gerçekte tankların böylece görünürde olması durum hava saldırısına maruz kalmaları demektir. Filmin senaryosu o kadar sıkıntılıymış ki o vakitler müttefik güçlerin başında bulunmuş Dwight Eisenhower filme dair ciddi eleştirilerde bulunmuş. Eisenhower filmin başında itibaren filmdeki anlatıcının bölük isimlerine kadar herşeyi yanlış aktardığını vurgulamış. Eisenhower hatta filmde geçen çoğu olaylar dizisinin kurgusal olduğunun altını çizerek mesela yakıt deposu için yarışıldığına dair bir olayın hiç geçmediğini belirtir. Filmde Nazi casuslarının gerçek tehlikeymiş gibi gösterilmesi de ayrı mesele, zira Alman casuslar gerçek tehlike değillerdi. Eisenhower aynı zamanda filmde Alman panzerleri yerine Kore savaşında kullanılan Amerikan tanklarının kullanılmasını da eleştirmiş. Filmde tanklardan tutun uçaklara ciplere kadar herşey savaş sonrası araç modelleri kullanılmış. Şöyle bir gerçek de var, 1960’larda doğru savaş gereçlerini bulmak zor olabilir ancak en azından ciplerdeki İspanyol Ordusunun kamuflajını boyayarak yok edebilirlerdi.

300-Rise Of An Empire (2014) Salamis ve Maraton Muharebeleri

2) 300-Rise Of An Empire (2014) Salamis ve Maraton Muharebeleri

2007’de Warner Bros. 300’deki Termopylae Muharebesi’ne ait görsel olarak harika gözüken sahneleri ile ciddi bir atakta bulunmuştur. Bunun yanında film tarihi gerçekleri çarpıtmaktan ötürü çok da eleştiri almış; mesela bildiğiniz baskıcı Spartalı köle devletini sanki bir özgürlük simgesiymiş gibi sunuyor seyirciye. Buna karşılık yapımcılar öykünün Spartalı bir asker tarafından anlatıldığı için abartıların karakteri bağladığını iddia etmişlerdir. Bahaneleri işe yaramaz ki zaten filmin diğer sorunu başlığında bir imparatorluğun yükselişinden bahsedeceğinin işaretini verirken film boyunca bir imparatorluğunun yükselmeyişidir. Film Maraton Muharebesi ile açılış yapar, bu savaş milattan önce 490 yılında Atinalılar ve işgalci Persler arasında geçer. Atinalı General Themistocles Perslileri gemilerinden inerken onları şaşırtmak adına adamlarıyla birlikte üzerlerine gider. Maraton Muharebesi öncesi gerçekten de 5 gün boyunca Atinalılar ve Persliler karşılaşma geçirmişlerdir, fakat Atinalıların Pers ordusuna doğru yürümeleri şaşırtmak için değil aksine okçuluk konusunda avantajları düşürmek adına. Filmde Themistocles’ın Pers Kralı Darius’u oğlu Xerxes yanında okuyla öldürmesi savaşın sonunu getirir. Gerçekte Themistocles gibi Grek bir savaşçı yayını bu kadar iyi kullanamaz ve yine gerçekte Darius Maraton muharebesinin yakınlarında bile değildi ve savaştan sonra yaşlılıktan öldü. Filmdeki Xerxes Yunan diyarını işgal etmek için kendisini parlak bir deve çevirir. Kaçışını sağlamak için de Eva Green’in Artemisia’sını kullanır. Gerçekte Artemisia Halikarnas’ın dul kraliçesidir ve Xerxes’e 600 gemilik bir donanma sağlar. Artemisia Xerxes tarafından saygı gören ve kendi gemilerini yöneten bir kadındır fakat bütün donanmayı yönetmemiştir. Filmin en can alıcı kısmı ise Salamis muharebesidir, tarihçiler bu savaşta devasa metal gemilerin olmadığının altını çizerler. Yine tarihçiler Perslerin intihar bombacısı kullandığı iddialarını reddederler ki çok ilginç bunların hepsi filmde yer alır. Tarihi Sparta Themistocles’in 400 gemisine 16 gemi eklemesi yapmıştır fakat savaşta ciddi bir rolü olmamıştır. Gorgo kesinlikle orada yoktu ve kadın düşmanı Yunanlılar asla bir kadının onları yönetmesine izin vermediler.

Inchon (1981) Inchon Muharebesi

3) Inchon (1981) Inchon Muharebesi

Inchon belki de en kötü savaş filmidir. Eleştirmenler filmin “Aptal bir şekilde yetersiz” ve “bir hindiyi Godzilla gibi göstermiş” olduğunu vurgulamışlardır. Filmin yapımını ve finansal desteğini Reverend (din adamı) Sun Myung Moon’un ve onun çok tartışılan evanjelik kilisesinin karşılaması yine de filmi kurtaramadı. Fakat Moon araştırmasını yapmıştı, medyum Jeane Dixon ile anlaşmış ve onun ölmüş General Douglas MacArthur’ın astral bedeni ile görüşmesini istemiştir. Generalin ruhu mutludur, filmi desteklemektedir hatta yönetmeni kendi seçmiştir?! Hatta Moon filmin basın gösteriminde bu ruhtan alıntıyı da eklemiştir, “Bu filmin yapımı beni çok mutlu etti çünkü Kore savaşındaki kalbimi yansıtıyor. Bu filmi sonuna kadar destekliyorum.” Ruhla birlikte Moon 46 milyon doları filmin yapımına harcamıştır. Sonuç olarak Moon kendi favori bale grubunu ve İsa’ya ait subliminal imgeleri filme eklemesi için yönetmeni zorlamıştır. Moon aynı zamanda 3 milyon dolar harcayarak filmde yeterince kalabalık olmayan bir sahneyi tekrardan çektirir. Bu kadar yatırıma rağmen filmin tamamlanmış halinde model uçakların iplerle havada tutulduğunu göreceksiniz. Filmin doğruluğu ile ilgili yorum yapmak cidden zor; çünkü tam olarak ne olup bitiyor anlayamıyorsunuz. Filmde İnchon muharebesine dair sadece 15 dakikalık bir çekim var ki çoğu zaten kurgu. Savaş sahneleri çokça ucuz mesela patlama öncesi kendini yerlere atan insanlar gibi. Filmin gişe hasılatı sadece 5 milyon dolar olmuş ve sinema tarihine en büyük fiyaskolardan biri olarak geçmiştir.

Kingdom-Of-Heaven (2005) Kudus-Kusatmasi

4) Kingdom Of Heaven (2005) Kudüs Kuşatması

Haçlı seferleri gibi çok az tarihi olay vardır bu kadar tartışmalara açık olan. O yüzden Ridley Scott’un bu konuyu filminde irdelemesi ciddi bir cesaret eseridir. Scott, filmin ilk yarısını Kudüs’ün Kralı 4’üncü Baldwin ve meşhur Müslüman lider Selahaddin Eyyübi arasında devam etmekte olan ateşkes ile bitirir. Bu ateşkes sürecinde herkes istediği gibi gelip gidiyor ve ibadetini yapıyor. Baldwin’in cüzzamdan dolayı ölmesi ile birlikte aşırı radikal ve şeytani Hristiyan Guy de Lusignan ve Tapınak Şovalyeleri huzuru bozmaya karar verirler. Ne yazık ki, film gerçeği yansıtmaz, 4’üncü Baldwin filmde anlatıldığı gibi öyle ılımlı modern bir figür değildir. Aksine Hristiyan olmayanların Kudüs’e girişini yasaklamış ve hatta Guy de Lusignan’ın Selahaddin’e saldırısı başarısız olunca kaçmış bir kraldır. Selahaddin Eyyubi çok barışçıl bir figür olarak sunulsa da ve sanki savaşa isteği dışında giriyormuş gibi gösterilir. Gerçek bu değildir; çünkü Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü ele geçirmek için hep uğraşmıştır. Baldwin ve Selahaddin yıllarca birbiriyle savaşmış ve ateşkes, barıştan ziyade kendi iç işlerindeki sorunlar yüzünden ertleme olarak kullanılmıştır. Gerçi Ibelinli Balian’ın (Orlando Bloom) yanında bunların pek önemi yok. Scott’un bize karakterize ettiği Balian imani sorunlar yaşayan Fransız bir nalbant. Balian’ın karısı intihar etmiştir bu yüzden cenazesi kutsal toprağa defnedilmemiştir. Kasabanın rahibi karısının başını keserek mezarından çalar. Gerçekte ise Balian Filistinli bir asilzadedir, bir nalbant ya da ılımlı dindar olmamıştır ve karısı intihar etmemiştir. Filmin can alıcı bölümünde Balian Hıttin Muharebesi’nden kaçmayı başarmış ve Kudüs’ün korkak Hristiyan ataerkine rağmen Kudüs’ün savunması için Selahaddin’e karşı savaşmıştır. Oysa gerçekte Balian gayet de Kudüs’ün ataerkiyle birlikte savaşmıştır ama filmde riske girilmek istenmez. Saçma bir sahnede Balian, Kudüs’ün Hristiyanların geçmeleri için güvenli bir bölge görüşmesi yapar, bu sahnede şöyle tehdit savurur, “İnsanoğlunun aklını yitirmesini sağlayan sizlerin ve bizlerin ne kadar kutsalı varsa yok etmeli.” Buna karşılık Selahaddin Eyyübi, “Bundan daha iyisi olamaz” der, oysa gerçekte Selahaddin Eyyübi’nin böyle bir şey demeyeceği aşikâr. Yine gerçekte ise Balian Müslümanlara ait kutsal yerleri yok etmekle ve şehirde tuttuğu 500 müslüman köleyi de öldürmekle tehdit etmiştir. Filmde Selahaddi Eyyübi Hristiyanları barışçıl bir şekilde kabul eder oysa gerçekte fidye karşılığında kabul edilirler ve veremeyenler köle olur.

l-lone-survivor-

5) Lone Survivor (2014) Kızıl Kanat Operasyonu

Lone Survivor filmi “SEAL 10” adlı bir takımın 4 üyesinin Ahmed Shah adlı Talibanlıyı bulmak için Afgan dağlarındaki yolculuğunu anlatır. Takım 3 keçi çobanı tarafından keşfedilir ve Talibana bilgi gider. 50 kadar Talibanlı takıma saldırır ve dağdan aşağı 3 saatlik bir kaçış başlar. Takımın 4 üyesinden sadece Marcus Luttrell hayatta kalmayı başarır. Yine takımını kurtarmak adına helikopterle gelen 16 kişilik bir American askeri birlik yok edilir. Tabii film yapımcıları belli değerlere saygı gösteren bir film yapma amacındadırlar, fakat bu filmde bazı sahnelerin eğlence amaçlı gayette kurgu olmadığını göstermez. Mesela filmde Marcus Luttrell kurtarıldığında kalbi durur ve filmin bundan sonrası bir ‘flashback’tir (geçmişe dönüş). Gerçekte ise Luttrell’in kalbi durmamıştı ve kurtarıldığında ölümle pençeleşmiyordu. Bir röportajda Luttrell aldığı yaralardan bahseder, “Elimden ameliyat geçirdim, belim aynı şekilde hatta birçok sırt ameliyatı oldum. Dizlerim parçalanmıştır, pelvisim çatlaktı. Yüzüm ciddi hasar görmüştü, dilimin yarısı ısırılmış. Rpg ve bombalar tarafından vurulmuştum, baldırımdan vuruldum. Bacağımdan dışarı çıkmış şarapnel, sırtımın bütün derisi soyulmuştu ve bacaklarımın arka kısmı yoktu.” Dahası Luttrell kırık bir burun, bakteri enfeksiyonu ve parçalanmış bir omuzun da sıkıntılarını yaşamıştı. Filmin sonunda yaralı Luttrell bulunur ve iyileşmesi için Pashtun kasabasında Gulab adlı bir adama götürülür. Shah’ın adamları Luttrell’i bulur hatta nerdeyse kafasını kesecektir ama yerliler kurtarır. Shah’ın adamları kasabaya saldırır, Gulab’ı vurur ve kulübesini havaya uçurur. Amerikan güçleri vakitlice yetişir Shah’ı öldürür ve Taliban askerlerin püskürtür. Tabii bu tipik bir Hollywood sonudur! Gerçekte evet Luttrell Pashtun’a götürülür ve Gulab diye bir adam ona bakar. Taliban onu bulur ama kafasını kesmek yerine ellerini kırar. Shah’ın adamları ne kasabaya saldırır ne de Gulab’ı vurur. Luttrell Amerikan güçlerince alınır, hiçbir olay yaşanmaz hatta onu almaya gelen helikoptere binmeden önce yerlilerle çay içer. Ve Shah? Bir 3 yıl daha yaşamıştır. Luttrell’in hikâyesi gerçekten inanılmaz ama Hollywood için sonu yeterince dramatik değilmiş demek ki.

cinemacin

6) Enemy At The Gates (2001) Stalingrad

II. Dünya Savaşı’nın Doğu Cephesini konu alan filmler çok azdır, bu yüzden bir Stalingrad efsanesi olan filmde doğruyu aktarmak adına uğraşılmamış olması üzücü. Film başlıca lokasyonları bile yanlış veriyor, mesela İsviçre ve Türkiye’yi Almanlarca fethedilmiş olarak gösteriyor. Film yapımcıları Sovyetler Birliği’nin savaşı kazanmada devasa katkısının filmde gösterilmesinin komünizm adına pozitif alt mesaj taşıyabileceği korkusuyla olsa gerek Sovyet karakterlerini bireysel olarak bir kahraman olarak gösterse de Sovyet savaşını vahşi ve yetersiz olarak sunmuştur. Halbuki gerçek bu şekilde değildir, mesela filmde Jude Law’ın canlandırdığı keskin nişancı Vasily Zaytsev asker arkadaşlarıyla birlikte trende kilitlidirler. Oysa Sovyet askeri trenlerinin kapıları hava saldırısı durumunda kaçmaları için asla kilitlenmezdi. Tren karargâha geldiğinde gelen birlikleri karşılayan görevli bir subay ya da bir astsubay yoktur. Bunun yerine siyasi örgüt başları gelen askerleri botlara bindirip güpegündüz Volga nehrini geçmeleri için yönlendirir ve Alman uçaklarının hedefi olurlar. Gerçekte ise Sovyet birlikleri nehri karanlıkta geçmişlerdir. Stalingrad’da Zaytsev’in birliği Almanlara toptan saldırmakla görevlendirilirler, sadece yarısının silahı vardır ve diğer yarısına ölülerin silahlarını almaları gerektiği söylenir. Bu 1941’deki sürpriz Alman işgali sonucunda birden gelişmiş stratejiydi esasen. Aslında Sovyet askerlerinin Stalingrad’a silahsız gönderildiğine dair kanıt yoktur. Bu askerlerin makinalı tüfeklere karşı silahsız olarak saldırmaları da zaten saçma olacaktır. Gerçi çokta kılı kırka yarmayalım, asıl mesele Zaytsev ve Alman keskin nişancı Major Erwin Konig arasındaki düellodur. Bu isimde bir Alman keskin nişancı kayıtlarda yoktur, çoğu tarihçi Alman nişancının Zaytsev’in propagandasını değerli kılmak için Sovyetler tarafından uydurulmuş bir kimlik olduğunu iddia eder.

lawrence-of-arabia

7) Lawrence Of Arabia (1962) Akabe Meselesi

Lawrence Of Arabia (Arabistanlı Lawrence) tüm zamanların en iyi filmi olsa da gerçeklerle oynamadığı anlamına gelmez. Film büyük ölçüde Kızıl Deniz’in limanı olan Akabe’ye yapılan baskından bahsediyor. Liman aslında herhangi bir saldırıya karşı korunaklıydı fakat Lawrence’ın bir planı vardı: Bir partiyi Nefud çölünden geçirip Akabe’ye içerden saldırmak. Film olayın bu kısmını çoğunlukla doğru ele almış fakat bundan sonraki detaylarda sıkıntı var. Filmde Nefud çölü kum tepeciklerle dolu devasa bir çöl olarak olarak sunuluyor, gerçekte ise Lawrence’ın geçtiği çöl düz ve çakıllı kuma sahip. Yolda giderken Lawrence arkada bırakılmış bir Arab’ı kurtarır. Filmde Araplar onu bir kahraman ilan eder ve Bedevi kıyafetleri verirler, bu şekilde onu kendileri gibi kabul ettiklerini vurgularlar. Fakat Lawrence’nin notlarına baktığımızda Lawrence o kıyafetleri zaten bir 6 aydır giyiyormuş ve Araplar aksine onun kurtarma eylemini saçma bulup bir can yerine iki can kaybetmenin akıl karı olmadığını belirtmişler. Filmin meşhur sahnelerinden birinde Lawrence taaruz amaçlı şehrin içine dalar, oysa gerçekte Lawrence ve adamları Akabe’den 65 km ötede Aba el Lissan adlı karakol civarındadırlar. Lawrence’ın adamları Osmanlı askerlerinin çok üstündedir ama yine de onları alt edememiştir. Lawrence sonunda Arapları aşağılayarak onları galeyana getirip karakola saldırmalarını sağlar. Onlara dâhil olmak isteyen Lawrence kendi devesini yanlışlıkla vurduğu için saldırıya katılamaz. Akabe bir sonraki gün olaysız ele geçirilir.

8) Gettysburg (1993) Gettysburg-Muharebesi

8) Gettysburg (1993) Gettysburg-Muharebesi

Michael Shaara’ın Pulitzer Ödüllü romanından uyarlanmış filmini New Line Cinema seyirciye sunduğunda, filmin belgeler ışığında yapıldığını iddia ettiyse de tarihçiler için düzeltmek adına malzeme bolca mevcut. Filmin savaş sahnelerinin çoğuna Sivil Savaş meraklıları katılmış ve kendi üniformalarını getirmişlerdir. Bu aslında film için bir kazanımdı; fakat üniformaları tiril tiril olan bu adamların Gettysburg’deki perişan askerleri oynamaları inandırıcılıktan uzak kalıyordu. Dahası yüzlerce mil yürümüş konfedere askerleri için çok da besililerdi. Daha dramatik olması için olayları üzerinde zamanlama oyunu yapılmış. Filmde keşifçi Harrison Longstreet’e 30 Haziran sabahı bilgi verirken görülüyor, oysa gerçekte bu en geç 29 Haziran’da olmalıydı. General Lee’nin General Heth ile hoş olmayan karşılaşmaları Temmuz 1 gibi oluyordu, bu olay o gün savaş sırasında gerçekleşmedi. Meşhur bir sahnede baba Corby’nin Irlandalı askeri birliğin günahlarını affetmesi de 2 Temmuz sabahı gerçekleşmedi, aksine öğlen savaşa gitmeden önce olmuştur. Konfederasyon toplarının yerle bir olduğunu görüyoruz, oysa gerçekte Güneyliler bir top dahi yitirmediler savaş esnasında. General Kemper filmde 32 yaşında yaralanma sonucu ölmüş olarak gösterilir ama esasında başka bir tarihte yaşamını yitirmiştir. Filmin en dikkat çekici sahnesi ise Pickett’in taaruzunun ne kadar kansız geçtiğidir, oysa bir görgü tanığına göre, “bir şiddet kasırgası vardı, insan parçaları her yeri kaplamıştı.” Film yapımcıları nedense savaştaki vahşeti olabildiğince indirgeyerek sunmayı tercih etmiş, oysa sonuç klasik beyaza boyanmış bir film ve bir eleştirmenin de belirttiği gibi, “sıfır şiddet, tertemiz, kahramanca yapılmış bir askeri törendir” sanki.

9) The Alamo (1961) Alamo’nun Düşüşü

9) The Alamo (1961) Alamo’nun Düşüşü

1960’lardaki The Alamo yapımcıları filmi pazarlarken gerçek savaşa sadık kalarak yaptıklarını ilan etmişlerdi. Filmin yönetmeni, yapımcısı ve oyuncusu John Wayne sahnelerin orijinal yazılı belgelere göre yapıldığını iddia etmiştir. Böyle yazılı belgeler yoktur ve şiddet içerikli sahnelerin çoğu sanat yönetmeni Al Ybarra’ın hayal ürünüdür. Wayne, senaryo yazarı James Grant’ın savaşı ayrıntılı bir şekilde incelediğini söylemiştir. Grant’in senaryosu o kadar kurgusaldı ki danışman olarak alınan iki tarihçi setten kendilerini atmışlardır. Tarihçiler hatta sonrasında filmin jeneriğinden isimlerinin silinmesini istemişlerdir. Filmin neresinden tutsanız elinizde kalıyor, tarihçilerin belirttiği gibi, “ne bir kelime, karakter, kostüm, olay tarihi gerçekle uyuşuyor.” Hatta filmin olayların geçtiği coğrafyayı bile tutturamamış, Alamo’nun Rio Grande üzerine olduğunu iddia etmişlerdir. Filmin savaş sahnesinde Meksikalı güllelerin yoğun bombardımanına odaklanılıyor. Wayne’ın Davy Crockett’i en büyük Meksikalı topçu birliğini yok etmek için bir birliğin başındadır. Gerçekte Meksikalılar savaşta ufak çaplı silahlar kullanmışlardı. Filmde bir savaş sahnesinde Crockett bir cephaneliği yok etmek için kendini patlatır. Gerçekte ise Robert Evans adlı bir asker barutunu ateşlemek için uğraşırken daha cephaneliğe girmeden vurulur. Crockett’ın efsanevi fedakârlığı belki filmde neden Alamo’ya gittiği ve orada ne için savaşıldığı bilgisi verilseydi daha anlamlı olabilirdi. Fakat Wayne filmin Soğuk Savaş’a bir metafor olmasını isterken Amerikalı kahramanların şeytani bir diktatöre karşı güya kahramanca savaştıklarını öne sürmek istemiş. Tabii keşke gerçekteki Teksas Devrimi’nin gerçekleştiği ortamı yansıtsaydı daha iyi olabilirdi.

10) The Patriot (2000) Cowpens-ve-Guilford-Courthouse-Muharebeleri

10) The Patriot (2000) Cowpens ve Guilford Courthouse Muharebeleri

Bu film aslında açıkça Hollywood’un gerçek tarihi olaylarla nasıl sorunlu bir ilişkisi olduğunu gösteriyor. Aslında The Patriot, Güney Karolina’da Devrimci Savaşında yer alan gerilla savaşçısı Francis Marion’u anlatan bir biyografi filmi olacakmış. Marion, George Washington’un “dur ve ateşle” savaş taktiğinin aksine pusu teknikleri kullanan etkileyici bir tarihi figür. Fakat biyografik film hiçbir zaman olmadı, çünkü Marion’un hayatı Hollywood standartlarına uymadı. Çünkü Marion’un köleleri vardı ve Fransız ve Kızılderili savaşında Cherokee’lere karşı vahşi bir savaş kampanyası yürütmüştür. Çocukları yoktu ama senaryo yazarı “prensipleri ve ebeveyn sorumlulukları arasında gidip gelen” bir Marion’u uygun buldu. Böylece karaktere yeni bir isim verildi: Benjamin Martin.

Martin Marion’la karşılaştırıldığında, tabii modern seyircinin çokta hoşuna gidecek cinsten bir şey yapar mesela Marion’un aksine Martin köleleri özgürleştirir filmden hemen önce. Şans eseri serbest bıraktığı köleler topraklarında çalışmaya devam ederler (artık nasıl vefalıysalar). Martin Fransız ve Kızılderili savaşları sırasında katliam yaptığını kabul eder; ama o sadece kadın ve çocukları katletmiş düşman askerlerini öldürmüştür. Marion katliam yapmamıştır, Cherokee’lerin (kadınları ve çocukları dâhil) kışın açlıktan ölmeleri için evlerini ve gıdalarını yok etmiştir. Bu kendi fikri değildi, hatta ürkmüştü fakat yine de bu Martin’le güzelleme yapmayı gerektirmez. Film yapımcıları Martin’in katliam meselesinden dolayı muğlak olan ahlaki özelliklerinin sorun olabileceğini düşünerek İngiliz düşmanlarını katliamdan zevk alan korkunç canilere dönüştürmüşlerdir. Bir sahnede yine İngilizler bir şehrin bütün halkını kiliseye toplayıp yakarlar. Devrim savaşı sırasında böyle bir olay olmamıştır, sahne II. Dünya Savaşındaki Alman zulmünü anımsatır. Doğal olarak filmde İngilizlerin atalarının Nazi gibi gösterilmesi tepkilere yol açtı, sonunda birçok İngiliz gazetesi Marion’un Kızılderilileri zevkine avlayıp tecavüz eden bir adam olduğuna dair yazılar yazdı. İronik olan, Marion’un İngilizlerle bir sorunu yoktu, hatta onlar adına savaşmış Amerikan askerlerinin ceza almalarına karşı gelmiştir. Filmdeki son savaşta Cowpens ve Guilford Courthouse imgeleri kullanılmış olsa da savaşın ismi yok ve tamamen kurgusal. Cowpens’ta Daniel Morgan adlı lider İngilizlere pusu kurmak amaçlı askerlerine kaçmadan evvel iki el ateş etmelerini istemiştir. Filmde hem General Nathaniel Greene ve onun İngiliz mevkidaşı General Charles Cornwallis bu isimsiz savaş alanındalar. Oysa ikisi de Cowpens’ta yer almayıp Guilford Courthouse’ta bulunmuşlardır. Filmdeki savaş alanı da gerçekten daha çok Guilford Courthouse muharebesine benziyor.

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun