Doğunun ilim ve İrfan Yuvaları Kürt Medreseleri – Fikrikadim

Doğunun ilim ve İrfan Yuvaları Kürt Medreseleri

Muhammed Metin Emin

Muhammed Metin Emin

İnsan faktörünü ortadan kaldıran Batının eğitim konusunda ciddi rahatsızlıkları var. Uzun yıllardır Batı, eğitim krizini anlamak ve aşmak için sosyologlarıyla, felsefecileriyle tartışma içerisine girdi. Sosyolog Max Weber, felsefeci Heidegger gibi isimler fenomenolojileriyle önemli analizler yaptı. Bunlar asıl sorunun farkındaydı fakat Türkiye’deki aydın dediğimiz kesim bunun hiç de farkında değildi. Bunların içinde aklı ölçü yapan İslamcı aydınlar da var. Husserl gibi bir takım batı düşünürleri bu sorunun farkına vararak  insanı temele alan bir eğitimin olması gerektiğinin savundu ve buna rağmen insanı merkeze almaya çalışan Batı insan faktörünün arkasına sığınarak tanrıyla olan savaşını devam ettirdi. Batı eğitim sisteminde ölçme-biçme-kontrol etme üzerine kurulu sığ bir düşünce var. Aklı en dar alana hapsederek, nihayet boğdu. Şimdi de çözüm niteliğinde yeni yeni yöntemler denemekte ve bizdeki eğitim sisteminin de sağlam bir zemine oturtulamamasının nedeni Batının bu çıkmazıdır.
 
Çünkü Batının çıkmazının sebeblerinden en önemlisi kartezyenizmdir. Bu akımın öncüsü olan Descartes der ki; “Tüm kainata hakim olmalıyız.” Yani buradan da anlayabiliriz ki Batı Bilimi insana, doğaya, hayvana, canlı ve cansızlara hatta tanrıya bir saldırıdır. Çünkü bu düşüncede çatışma vardır, hakim olma arzusu vardır. Güce dayalı bir sistem olan batı eğitiminin, teknolojisinin ilerlemiş olduğunu savunamayız.
 
Yine bu akıma göre din maneviyatın alanındadır, dinde akıl-mantık, pozitif bilimler aranamaz ve nitekim bu laikliğin de temeli oldu. Onlara göre kesin olarak bilinen gerçekçiliktir, görünendir, ölçüsü akıl olan bir sistemdir. Aynı zamanda modernizmin kurucusu da sayılan Descartes’e göre “Var olan gerçek olan görünendir.” fakat burada şunu söylemek gerekiyor insan, kainat, canlılar sadece görünenleriyle değil görünmeyenleriyle de bir mana taşır. Bu hataya Einstein ve Newton düşmedi gerçek olanın dışına çıkarak buluş yapabildiler, bunu herhangi bir eğitim sistemine de borçlu değiller her ikisi de okuldan atılmış ve kendilerince çalışma yapmışlardır.
 
Bunlardan neden bahsettik dediğinizi hisseder gibiyim, özetle anlatmak istediğim ve medreselerle ilişkilendirdiğimiz mevzu şu; Batı’nın Eğitim Sistemi’nde çatışma var bunun arkasında tanrıyla çatışma ve güç elde etme var. Doğu’nun Eğitim Sistemi’nde ise eşyayı, hakikati, insanı, kainatı, ve Allah’ı anlama var. Batı’nın Eğitim Sistemi’nde ölçme-biçme ve kontrol etme var; Doğu’da insana ilgi… Bilgiyi verirken ilgiyi de vermek zorundasın… Batı Bilimi’nde tanrıyla, doğayla savaş varken; Doğu’da barışık olma vardır.
 
Bugün eğer bir kültür üretemiyorsak bu eğitim sisteminden, medreselerin eksikliğinden kaynaklanmaktadır.
Bourdieu diyor ki “Medreseler kültürel ekoloji kaynağıdır“. Amerikan Eğitim Sistemi’nin kurucusu John Dewey’i 1920’li yıllarda yeni bir eğitim sistemi için Türkiye’ye getirirler, fakat Dewey bir takım çalışmalardan sonra dönüp der ki “Sizin yeni bir eğitim sistemi kurmanıza gerek yok var olanı ıslah etmeniz yeterlidir” şu an Batı’da artık kısmen buna dönülmüş durumda, bugün Batı’nın ünlü üniversitelerinin yaptığı doktora çalışmalarında hoca-öğrenci eksenli yani medreselerdeki eğitim sistemi kullanılmakta.. Medreselerde sınıf geçme yoktu. Kitap geçme vardı. Eğitim tamamen müderris-talebe senteziyle olurdu. İnsan merkezli, insana, doğaya, canlıya değer veren bir sistem, bunun yanında kaynağını hikmetten alan yaratıcı eksenli bir anlayış var, bunun doğurucusu da ahlak-maneviyattır. Bu da nitekim bir kültür üretimidir.
 
Şimdi geniş çaplı olmasa da medreselerde olan eğitim sisteminin nasıl olduğundan, müderrislerin ne tür görevlerinin olduğundan bahsedelim. Kürt Medreselerinde olan duruş aslında tüm İslam Alemi’nin medreselerinde var olan duruştur.
 
SEYDALAR, MELALAR VE MÜDERRİSLER
 
Seydalar, yaşadığı toplumun mimarı ve manevi babasıdır.
Seyda, medreseyi kuran, ya da kendisinden önce kurmuş olan seydanın yerine geçen en üst seviyede eğitim veren öğreticiye denilir. Nadir de olsa büyüklüğüne göre medresede birkaç tane seyda da bulunabilirdi. En üst düzey eğitimini tamamladıktan sonra memleketine dönen medrese mezunları bulundukları, görev yaptıkları yerde medrese açardı. Yıllarca devletin bölgeye ilgisizliği neticesinde medreseler tek eğitim yerleri haline gelmişti. Bulunduğu köyde, bölgede medrese açan seyda, aynı zamanda bulunduğu yerin imamı sayılırdı. Zaten medreseler genellikle camilerin hemen yanında inşa edilir ve halka kapalı olurdu.
 
Medresenin idari işleriyle de ilgilenen seyda, gelen öğrenciyi kabul etme, yapılan yardımları alıp talebeler arasında dağıtma işlerine de bakardı. Seydalar geçimini halk tarafından yılda bir verilen tarım ve hayvancılık zekatından karşılar; bunun yanında fitre, ıskat ve diğer yardımlar da seydaların geçim kaynaklarından sayılırdı. Çok fazla ayrımı yapılmasa da seyda, 35 yaş ve üstü, Mela(molla) ise 35’ten aşağı olan alimlere denilir. Mela medresede nahiv-sarf ilmine vakıf olup yeterli düzeyde arapça eğitimi aldıktan sonra direk fıkhi kitaplara geçer (Fıkıh, Hadis, Tefsir, Akaid, Kelam) ve eğitimini bitirdikten sonra bir köye imam olurdu.
 
Seydaların görevi sadece medreseyle sınırlı değil, aynı zamanda halkın davalarına bakma ve iki taraf arasında sulh yapma görevlerini de üstlenirdi, çünkü seyda bölgede sözü dinlenen halkın itibarını ve güvenini kazanmış önder bir şahsiyettir. Bu gelenek halen bazı doğu illerinde devam etmektedir. Cumhuriyetten bu yana halkın içinde yer edinmiş olan devlete karşı güvensizlikten ve devletin olaya karıştırılmasının ayıp sayılmasından dolayı halk kendisine hakem olarak seydaları seçmiştir. Zaten Cumhuriyetten önce de seydalar kadı konumundaydı. Seydaların olmadığı zamanlar ya da küçük olaylar olduğu zaman davalara Melalar da bakar ve taraflar arasında sulh gerçekleştirir. Sulh, davalı iki taraf arasında kapalı bir alanda gerçekleşir ve kapının girişinde üstte duracak şekilde Kur’an bulunur. Davalılar Kur’an’ın altından geçerdi. Bu, tarafların yalan konuşmayacaklarına dair yemin etme ve içeride yanlış bir şey yapmayacakları manasını taşırdı. Seyda, şeriat hükümlerine göre sulhu gerçekleştirirdi. Seyda ve Melaların yanı sıra medreselerde eğitim veren müderrisler de bulunur. Müderrisler, medreseden henüz mezun olmuş ve genellikle bekar ya da evlilik aşamasında olanlardan oluşurdu. Bu şekilde müderrisler bir yerde göreve başlamadan önce staj yapmış olurlardı. Müderrislerin ihtiyaçlarını da yine halk karşılardı.
 
FAKIHLAR (Talebeler)
 
Bu isim Kürt Medreseleri’nin kuruluşundan bu yana kullanılır. Kürt Medreseleri ilkin kurulunca halkın ibadet ve muamelat ihtiyaçlarına cevap vermek için daha çok fıkhî konularla ilgilenmiştir. Fıkhi konular üzerinde uğraşanlara fakıh; yani “fıkıhçı” denildi. Daha sonralarda halk dilinde evrimleşerek talebeler feqi ismiyle anıldı.
 
Fakîhların çoğunluğu Kürt gençlerinden oluşurdu. Bunun yanı sıra Batı’da medreselerin Cumhuriyet döneminde kapatılmasından dolayı Türk öğrenciler de buralara eğitimleri için gelirlerdi. Hatta Arap olup da buraya fasih Arapça’yı öğrenmek için gelenler bile azımsanmayacak dereceydi. Medrese yıllarımda Arap bir feqi, mahalli Arapça’yı öğrendiğinden dolayı fasih Arapça’yı anlama, konuşma konusunda sıkıntı yaşadığını, mahalli olarak öğrenilen kelimelerin fasih olarak öğrenmede sıkıntı çektiğini ifade ederek  bana “Keşke ben de senin gibi Arapça’yı sonradan öğrenseydim.” şeklinde yakınmıştı.
 
Sadece Arapça değil diğer diller de eğitimi verilmeyince hemen yozlaşır ve kelimeler bölgeler arasında farklılığa yol açar. Dillerin doğuşu konusunda mahallileşme örneği verilebilir. Burada şu bilgiyi de verdikten sonra konumuza devam edelim; argomuzda bulunan “LAN” kelimesi Arapça’nın “ila eyne”(nereye) sorusundan türemiştir. Mahalliye geçişinde “ila eyne” daha rahat söylenilmesinden ve harflerin zamanla yutulmasından dolayı “leyn” olmuş ve nitekim birbirine yakın kültürler olduğumuz için; Araplar’dan Türkçe’ye de “LAN” olarak geçmiştir.
 
Konumuza dönecek olursak, feqiler için medreselerde eğitim ortamı rahattı, sınıf geçme yerine kitap bitirme sistemi vardı. Böylece feqi o yıl içinde okuyacağı kitap sayısını kendine göre ayarlardı, belli bir sayı zorunluluğu yoktu ve feqi bire bir eğitim görürdü. Feqi bir önceki gün seydasından aldığı dersi verir sonra başka bir konuya geçerdi. Seyda, feqi konuyu anlamadan başka bir konunun dersini vermezdi, zaten feqi gün içinde aldığı dersini kendisinden ileri ki kitaplarda olan müderrislere (medresede kendisinden bir kitap önde olan feqi için müderris sayılırdı) okur, ertesi gün seydaya gelene kadar ders pekişir böylece seydaya dersi öğrenmiş bir şekilde vermiş olurdu. Bu da eğitimde akranın yardımının ne kadar önemli olduğunun bir işaretiydi.
 
Feqiler önemli olan sarf-nahiv metinlerini ezberlerdi, sıra kitaplarının ilklerinden olan “Emsile, Bina, Maksud, İzzi” kitapları feqinin ezberinde olurdu. Çünkü ezberin zihni açtığını ve karşılaşılan diğer metinlerin akılda kalıcı olduğu biliniyordu. Feqiler metinleri ayakta gidiş-geliş yaparak ezberlerdi; çünkü beden hareket edince beyin de hareket eder ve dikkatin başka bir yere kaymasını önlerdi. Bu metot aslında biraz da şuradan gelmekteydi; medreselerde en dikkat edilen husus edepti ve feqiler seyda’dan ders alırken dizüstü otururdu, uzun süre dizüstü oturan feqinin ayakları ağırırdı ve bu ağrıyı gidermek adına biraz yürürdü yürürken vakit boş geçmesin diye de az önce seydasından aldığı dersi ezberlerdi.
 
Medresede talebeler arasında tatlı bir rekabet vardı, talebeler birbirlerine bazen zor ve ilginç sorular sorarak hem bilgilerini yeniler hem de yeni şeyler öğrenirlerdi. Bu şekilde dayanamayıp medreseyi değiştiren ve hatta bırakan dahi olmuştur. Hiç unutmam medreseye başladığım ilk gün “Nuh(as) gemisini yaparken kaç tane çivi kullanmıştı” şeklinde mizah dolu bir soru sormuşlardı. Feqilerin aralarında gülmelerinden bunun bir espri olduğunu anlamıştım Tabii sorunun asıl cevabı çivi kullanılmamıştı. Doğrusu bu tarz yaklaşımlar yeni gelen talebelerin medreseye alışmasında kolaylık sağlıyordu.
 
BAZI ÖNEMLİ KÜRT MEDRESELERİ
 
ABIRİ (ESENLİK) MEDRESESİ
 
adbiri-medreseleri
Abıri, Muş’un Bulanık ilçesine bağlı bir köyün adıdır. Köyün kurucusu Hz.peygamberin torunlarından Şeyh Muhammed adında bir zattır. Şeyh Muhammed çeşitli bölgelere taşındıktan sonra en son kendisine bir ibadethane açma arzusuyla köyün olduğu bölgeye gelir, geldiği yer bataklıktır ve muhtemelen düzlük alan olarak bir tek orayı bulmuştur. Efsaneye göre mübarek eline bir avuç toprak alarak bataklığın üstüne serper ve bataklık kurur.
 
Sultan Alparslan, Malazgirt fethi için hazırlık yaparken bir gece rüyasında Şeyh Muhammed’i görür ve Mübarek; “Alparslanım tasalanma, tedirgin olma fetih yolu senin için açılmıştır” ifadesine benzer bir ifadeyle Sultan Alparslan’ın gönlünü ferahlatır. Daha sonra mübareğin torunlarından Şeyh Abdülmelik burada bir medrese inşa eder ve artık köy bir ilim şehri haline gelir. Bu medrese Doğu’da kurulan ilk medreselerdendir. Ve hatta şu an halen var olan Tillo, Norşin Medreseleri’nin çıkış yeri de burasıdır. Buradan mezun olan melalar bölgelere yayılıp medrese açtılar böylece o topraklarda ilim ve bilimin ilk tohumları burada atılmış oldu. Şeyh Abdülmelik’e  gözlerinin büyüklüğünden dolayı (Ayn’ül Melek) ismi de verilmiştir. Bazı rivayetlerde yumuşak huyluluğundan ötürü “melek gibi” diye de bu ismin verildiği anlatılır.
 
CİZRE MEDRESESİ
 
cizre-mere
 
Yarımada manasına gelen Cizre, Nuh (as) tufanından sonra insanlığın ilk şehri olarak kabul edilir. Cizre Medresesi aslında orada kurulan medreselerin tümüne verilen bir addır.  Ve bunların içinde en ünlüsü Medreseye-Sor (Kızıl Medrese) dur. Kırmızı tuğlalardan yapıldığı için bu isim kullanılmıştır, 2 bin metrekare gibi oldukça geniş bir alan üzerinde kurulmuştur, buradan mezun olan bazı ünlü alimler bu medrese çıkışlı olduğunu belirtmek için isimlerinden sonra “El-Cezeri” lakabını kullanmışlardır. Nitekim Mela Ahmed El-Cezeri buradan mezun olup burada ders vermiş ve baş müderrislik de yapmıştır.
 
Bir diğer ünlü medrese Mir abdal ya da Abdaliye Medresesi. Mem-u Zin hikayesinin yazarı Ahmed-i Hani’nin de okuduğu bu medrese yıllarca eğitim merkezlerinin başında geldi. Dersanelikleriyle, lojmanlarıyla, yemekhanesiyle tam donanımlı bir medreseydi. Eserde adı geçen iki aşık Mem, Zin ve onların kavuşmasını oyunlarıyla engelleyen Beko burada medfundur. Hikayeye göre Beko’nun türlü entrikalarına dayanamayan Mem, en sonunda ölür, can dostu Tacdin buna sebeb oldu diye Beko’yu öldürür ve Zin’in talebiyle Beko’yu Mem’in ayak dibine defnederler. sebebini sorduklarında “Bizim sevdamız bir gül ise Beko onun dikeniydi” diye cevap verir ve kısa süre sonra o da dayanamaz sevdiğine kavuşur onu da Mem’in hemen yanına gömerler. Ayrıca bu bölgede Süleymaniye, Mecidiye ve Şazeh medreseleri de mevcuttur.

 

Ahmede Xani, Elî Hariri, bilgisayar teknolojisinin temelini atan El Cezeri bunlardan sadece bazı örneklerdir.

Ahmede Xani, Elî Hariri, bilgisayar teknolojisinin temelini atan El Cezeri bunlardan sadece bazı örneklerdir.

 
NORŞİN MEDRESESİ
 
nursin-medresesi
 
Abdurrahman-ı Taği (ks) ilk önce kendi köyünde medresesini kurar daha sonra da Norşin’de karar kılar ve orada yeni bir medrese inşa eder. Uzun bir süre Nakşibendiliğin merkezi haline gelen Norşin, yörede itibar görür tasavvuf kültürü böylece yeniden yayılır. Şeyh Masum ile zirve dönemi olmuştur. Gerek ilim olarak gerekse tasavvuf ahlakıyla Norşin yakın tarihdeki Kürt Medreseleri’nin en başında gelir. Buradaki saygı, edep ve hürmet çevre illerin evlerine de sirayet etmiştir.
 
Norşin’de yetişen ünlü alimler; Said-i Nursi, Muhammed Şefik Arvasi (Sultan Abdülhamid’in Hocası) Abdülhakim Arvasi (Necip Fazıl’ın mürşidi) Sadrettin Yüksel, Mehmet Emin Er, Molla Burhan Mücahidi (Tillo müderrisi)
 
TİLLO MEDRESESİ
 
Tillo
 
Tillo, Arapça’da yüksek yer Süryanice’de yüksek ruhlar manasına gelmekte. Yüksekliğinden dolayı çokça yağmur alması sebebiyle rahmet manasında yüksel ruhlar adı verilmiş de olabilir. Selçuklu hakimiyetine girdikten sonra adı “Aydınlar” olarak değiştirilse de yakın bir zamanda tekrar eski ismine kavuşmuş oldu. Zaten her ne kadar ismi değişse de bölge halkı yine Tillo olarak anıyordu. Çünkü, Tillo bölge halkı için temiz, kutlu belde olarak çağrışım yapıyordu. Öyleki zamanında kasabaya girenler ayakkabılarını kapılarda çıkartıp, isteyenler abdest alıp o şekil girerlerdi. Bu zorlama olarak yapılan bir şey değildi tamamen halkın edebinden ve hürmetinden kaynaklanan bir hadiseydi, çünkü Tillo da medfun binlerle anılan evliya medfundu.
 
13. yüzyıldan bu yana bilim ve ilim kasabası olarak varlığını devam ettirmekte olan Tillo’nun geçmişi manevi liderler, bilim ve ilim adamlarıyla dolu, bunların en ünlüsü İbrahim Hakkı (hz) ve onun hocası İsmail Fakirullah (hz)dir. Hem dergahıyla hem de medreseyle ilgilenen Fakirullah Hazretleri gönüllerde taht kurmuş ve talebelerinin sevgisini kazanmıştı. Talebelerinden İsmail Hakkı, Hocası vefat ettikten sonra sevgisinin belirtisi olarak hocasının kabrinde bir düzenek tasarlamış ve günün ilk ışıkları bu sayede hocasının kabrine düşmesini sağlamıştı. Aslında bu sistem Tillo’nun eğitiminin ne derece yüksek olduğunu da bize göstermektedir.
 
Tillo’da şu an iki tane medrese mevcut bunların birinin başında Seyda Molla Burhan Mücahidi diğerindeyse seyda Molla Bedrettin var. Her iki medresede toplam 600 küsür faqi eğitim görmekte, hem Türkçe hem de Kürtçe eğitim verilmekte.
 
KAZOĞA MEDRESESİ
 
Kazoğa medresesi Adilcevaz’da bulunan Norşin’e bağlı bir medrese. Seyda Molla Ahmed kurucusudur, o vefat edince yerine oğlu Molla Zeki baktı. Tarihi çok fazla eskilere dayanmıyor fakat yörenin meşhur medreselerinden, binlerce faqi burada ders görmüş bunlardan bir tanesi de şimdiki Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr. Mehmet Görmez’dir.
 
Mehmet Hoca, henüz küçükken buraya eğitim için gelir fakat medresede yer kalmamıştır. Bunun üzerine Molla Zeki medresenin gönüllü hademelerinden Sofi Ahmed’e bu feqiye sen bakacaksın der. Sofi Ahmed eve gidince hanımına kaç çocuğumuz var diye sorar hanımı sekiz olarak cevap verir Sofi Ahmed ise bundan sonra dokuz tane çocuğumuz var der ve Mehmet hoca bir süre orada kalır. Aslında bu yörede normal bir şeydir, bazen medreselerde yer dolar ve faqilere bakmaya aileler üstlenir. Molla Zeki mizaç olarak şaka yapmayı seven bir müderristi; bazen yolda bekler arabalar kendisini alsın diye yolun ortasında uzanır bazen feqilerle oyun oynar onların gönlünü eğlendirirdi. Yine bir gün bahsettiğimiz Sofi Ahmed, feqileri sabah namazına bir saat evvelinden uyandırdığı için şikayet olarak Molla Zeki’ye gelirler. Molla Zeki o zaman henüz talebe, Arapça birkaç cümle yazar ve Sofinin namaz kıldığı yere bırakmalarını ister. Nihayet Sofi Ahmed camiye gelir ve kağıdı ilk önce faqilere gösterir. Onlar; “Biz anlamayız ancak Molla Zeki anlar” deyince de Molla Zeki’ye götürür. Molla Zeki, şaşırmış bir şekilde; “Ben ki ilim ehli biri nasıl bana gelmez de bu davet Sofiye gelir” diye sitem eder. Sofi merakla ne olduğunu sorar ve miraca çağrıldın cevabını alır. O da feqilere dönüp ben size demedim mi sabah namazına erken kalkın bu onun meyvesi…
 
Artık sofi heyecanla mirac gününü beklemekte ve Molla Zeki’nin kendisine anlattığı gibi yanına azık olarak bir koyun keser ve yolculukta lazım olacak şeyleri alır. Beklenen gün gelince anlatıldığı gibi bacadan iki tane ip aşağı salınır ipi iyice bağlayan Molla çekmelerini söyler Sofi bir taraftan da Cebrail’e (as) yalvarır. Çünkü ipi çekenin o olduğunu sanır nihayet çatıya çıktığında tarif edilemez bir hayal kırıklığı yaşar ve talebelerin gülme krizine eşlik eder.
 

 

KÜRT MEDRESELERİNİN ÖNEMİ

 
Biraz daha genişleterek Şark Medreseleri olarak niteleyecek olursak, bu medreseler çağın ihtiyaçlarına karşılık vermiş; ilim, bilim, fenni ve ahlaki konularda başarı sağlamıştır.
 
Son dönemlerde meydana gelen aslında halkın alışık olmadığı bu fikirlere karşı önlem niteliği taşıdı ve olası bir Kürt milliyetçiliğini de bir süre önledi. Bunu daha çok kurtuluş savaşı döneminde görebiliriz; çünkü medreseler ümmetçilik fikri ile hareket ettiği için ve halkın da medreselere itibar ettiği için bu fikir uzun bir süre engellendi. Sonralarda fikrin yayılması ise daha çok işin siyasal ve sosyolojik boyutudur, burada medreselerin başarısızlığından bahsedemeyiz; çünkü medreseler kapatıldığı tarihlerde bile etkinliğini devam ettirdi, imkan oluşturup halkın eğitimine yardımcı oldu. Mesela Norşin Medresesi yasaklı dönemde yer altında bir derslik kurdu ve eğitimi orada devam ettirdi ki hala bu yer altı medresesi var ve artık kullanılmıyor.
 
Bir diğer husus batıda Rönesans devriminden sonra İslam toplumunda bilim faaliyetleri kısmen durdu. O dönemlerde bile bu medreseler bilim faaliyetlerine uzun bir süre devam etti. Nali, Abdurrahman Aktepe, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri ve ilk robotun mucidi olarak bilinen Ahmed-i Ciziri gibi isimlerin çalışmaları önemlidir.
 
Nakşibendi tarikatının Halidiye kolunun Mevlana Halid-i Bağdadi’nin Kürt olması medreselerde Nakşibendi tarikatının yayılmasına neden oldu. Öyle ki artık her önemli medrese bir tarikat merkezi haline de gelmişti. Burada okuyanlar tasavvuf kültürüyle yoğrulup gittikleri yerde de bunu aşılıyorlardı. Nakşibendi Tarikatı’nın medreseler eliyle bu kadar genişlemesi sonralarda ortaya çıkan Vahhabiliğin yayılmasını ve hatta Anadolu’ya da gelmesini önlemiştir. Bir taraftan da Şii’liğin yayılmasını engellemiştir. Tarikatların biraz da medrese gözetiminde olmasıyla da tarikatları din dışı hurafe ve bidatlardan korumuştur.
 
Medreselerde kullanılan dilin Kürtçe olması sebebiyle ilim, bilim, ve edebiyat gibi alanlarda genişlemesinde etkili olmuştur. Bunların en önemlileri Melayi Batei, Ahmed-i Xani, Meleyi Ciziri, Feqiyi Teyran, Cigerxun, Ali hariri…
 
Konunun başında da ifade ettiğimiz gibi dileğimiz eğitimin insanı ölçme tartmaya değil güven aşılayıp insan merkezli olması ve yaratıcıyla, kainatla çatışma değil barışık olmasıdır. Ancak bu şekilde bir eğitim sistemi İslam merkezli bir kültür üretebilir. Fakirullah Hazretleri’nin şu sözüyle size veda edelim
“Anlarsa uzağım yakınımdır, anlamazsa yakınım uzağımdır.”

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

  • YORUM
yorum ikonu
2016-11-13 10:18:12
yorum ikonu
NATO’nun IŞİD maskesiyle Türkiye operasyonu! | Bayraksevdasi.com: […] İstanbul Atatürk Havalimanı terör saldırısını gerçekleştiren canlı bombaların eylem
2016-10-13 16:50:13
yorum ikonu
Sözleşmeli öğretmenlik için ön başvurular devam ediyor – FİKRİKADİM: […] MEB 5 bin sözleşmeli öğretmen alacak […]
2016-09-07 00:47:43
Facebookta bizi bulun