Selam Bodriyar – Fikrikadim

Selam Bodriyar

Prof. Dr. Hasan Boynukara

Prof. Dr. Hasan Boynukara

Ve aleykümselam demeni beklemiyorum. Oysa sen bana “comment allez vous” deseydin ben de sana “sava bien” derdim. Biz her dilde aleykümselam demeyi biliyoruz ama sizin böyle bir derdiniz yok. Buna da şükür aleykebomba, aleykebarut, aleykesömürü de diyebilirdin. Sömürü dedim de aklıma geldi, siz hala Benin, Burkina Faso, Gine, Fildişi Sahili, Mali, Nijer, Senegal, Togo, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Kongo, Ekvator Ginesi ve Gabon’dan sömürge vergisi alıyormuşsunuz. Vallahi çok ayıp, sizin gibi medeni insanlara ve ülkelere hiç yakışmıyor. Bu zamanda sömürge vergisi ne yahu? Oldu mu şimdi; bize postmodern, postyapısalcılık, post bilmem ne,  size sömürge vergileri. Benim ne günahım var diyorsun, ama sizinkiler bize bir kaç yüzyıl öncesinin adisyonlarını getirip hesap istiyorlar. Bizim ne günahımız var, o iş o zamandı diyoruz, anlatamıyoruz.  Postkolonializm dediniz, artık sömürge yok dediniz, sömürgecilik karşıtı yazı yazanları ülkelerinizde eğittiniz, daha rafine, maliyetsiz, karlı bir sömürgecilik icat ettiniz. Sözcüleriniz şimdi sömürgeciliği meşrulaştırma peşindeler, ödüller alıp alkışlanıyorlar.  Ben sömürgeciliğe karşıyım diyorsun ama hiç inanasım gelmiyor. Sana özel bir kinim ya da nefretim yok ama Sezai Karakoç’un “Bu kuklaların kukla olmadığı besbelli, Ne söyledilerse tıpatıpına gerçek besbelli” dizeleri geliyor.  

Azıcık kırgınım, niyesini de söyleyeyim. Biz daha modernizm belasından kurtulamadan  (kimine göre her derde deva, kimine göre bela, tercih sizin ama her halükarda bizi hazırlıksız yakaladı sanki. Birden bire modern olduk, damdan düşer gibi. Belki  de reçetesiz geldiği için bize çok yaramadı ya da herkes görmek istediği kadar, kafasına göre yorumladı),  ya da doya doya yaşayamadan, başımıza bir de postmodern çıkarttınız (bereket versin bizimkilerin çoğu post postmodernden habersiz, bir de ona kafa patlatacaktık. Tuhaf adamlarsınız, vesselam).  Biz modernliği ne anladık biliyor musun? Avrupalı gibi yaşamak. Sizin seviyenize gelmeyi ulusal politika haline getirdik.  Sonra binalarımız modern, eğitimimiz modern, politikamız modern oldu. Hatta birbirimizi tanımlarken, övgü manasında, çok modern adam dedik. Adam olmakla modern olmak atbaşı gitti. Çağdaş mıydık, modern miydik onu bile doğru dürüst ayırt edemedik (insan bir kurs falan verir). Yani bir şey olduk ama, ne olduk ya da ne olamadık, anlayamadık.  Modernlikten anladığımız, sizin bize tavsiye ettiklerinizden ibaret kaldı; dediniz ki bizim gibi olmanız için felsefemizi, kültürümüzü, edebiyatımızı bilmek zorundasınız. Biz de memleketin en ücra köşelerine bile sizi anlatan eğitim birimleri açtık. Ama eğri oturup doğru konuşalım; üretim kısmında bizi hiç yormadınız, her şeyi paketleyip gönderdiniz. Alan memnun, satan memnun geldik bugüne. Bizi Pazar olarak gördüğünüz söylenir durur. Yok canım o kadar da değil.

Modern olunca neler değişti hayatımızda,  küçük bir ipucu;  kırk yıllık berberlerimiz kuaför oldu, incik boncukçularımız bijuteri, lavanta kokularımızın yerini de kozmetikleriniz aldı, bakkal dükkanlarımız shopping mall, elbiselerimiz kostüm oldu. Kıvırcık saçlarımızı, rüzgarda özgürce dalgalansın siye her gün şampuanlarınızla yıkadık. Hani modernlik her türlü yeniliğe açık olmak, geleneği reddetmek, değerlere sırt dönmek demiştiniz ya, bizde öyle olmadı işte. En modernimiz bile sizin tarif ettiğiniz gibi bir şey yaşamadı, yaşayana da bir sürü sıfat yakıştırdık; soysuz dedik, yabancılaşmış dedik, hatta ayıptır söylemesi soytarı dedik. Biz hala büyüklerimize ağabey diyoruz, bayramlarda el öpüyoruz, yardımlaşıyoruz, geleneklerimizi bir türlü çöplüğe atmaya kıyamıyoruz. Doğrudur bir “modern hayat” dayattınız, babalar, nineler, babaanneler ya çocuk bakıcısı, ya da huzurevlerinde ölümü bekler oldu. Modernliği gününü gün etmek olarak anladı bir kısmımız. Yani tümden teğet geçmedi, hatta epeyce hırpaladı. Beynimizi ve yüreğimizi kanattı. Kimimiz derbeder, kimimiz de tam sizin istediğiniz gibi oldu. İster inan ister inanma artık bizim de her türlü derneğimiz var.  Bu konuda bir atılım yapamadık diye çok üzülüyorduk.  Dizilerimiz sizin entrikalarınızla dolu, filmlerimiz sizin free love’nızla. Leyla’ya ucube, mecnuna aptal gözüyle bakıyoruz. Bankalarımız mabetlerimizle yarışıyor.  Bak body (böyle daha sevimli değil mi?) yaptığınız her şeyi hafife alıyoruz sanma ama kabul et ki, sattığınız her şeyin bedelini fazlasıyla ödedik. Faturalar çok kabarık. Düşünsene güzelleşmek için yılda milyar dolarlar harcıyoruz kozmetiğe ve nedense bunları hep siz üretiyorsunuz. Şiş kebabımız, dönerimiz, belly dance’ımız da olmasa, hepten dımdızlak kalacağız orta yerde. Modanız, aksesuarlarınız akıl çelici, kabul ama bu muydu modernlik? Bütün bunlar olurken bir de postmodern çıkardınız başımıza. Neyse daha söylenecek çok şey var da, okuyucu yazı bekliyor bizden. Sırası değil şimdi Ortadoğu’da, Uzakdoğu’da, Yakındoğu’da, Afrika’da ne haltlar yediğinizi sorgulamak. Ama samimi bir soru soracağım; Sence şu an Irak’ta, Suriye’de, Libya’da daha birçok yerde yaşanan modernizm mi yoksa post modernizm mi? Simulakr mı, yoksa kanlı canlı bir zulüm mü? Bana ne mi diyorsun? Öyle ya sana ne. Ama şükret ki karşında ben varım, ya Ayhan Yıldırım ya da İhsan Töre olaydı, seni felsefe manyağı, Selamet Soysal da yorum manyağı yapardı, Hüseyin Yavaş aforizmalarıyla nevrini döndürürdü. Ben halim selim bir insanım, hırpalamaktan hoşlanmam (Aziz okuyucu buraya kadar olan kısım sadece Body ile benim aramda. Üçüncü kişilerle paylaşmayacağız. Body diyor ki bu monolog gibi oldu ben de diyorum ki birader siz de aynı şeyi yapıyorsunuz, güya diyalog yapıyorsunuz ama diyalogu yazan sizsiniz, bize sadece rol veriyorsunuz)

Ben Bodriyar’ı ilk okuduğumda çarpılmıştım. Sonra Bodriyar aşısı oldum, biraz daha makul yaklaştım. Adı Postmodernizmle birlikte anılır, bilirsiniz. Ama mevzu bu değil. Bodriyar deyince, bir şekilde onunla tanışıklığı olan herkes neyi bilir? Tabii ki Simulakr ve simulasyonu. Yok mu bunların Türkçesi, yok, açıklaması var. Bu iki kavram etrafında onlarca sayfalık açıklamalar yapılmış, yapılmaktadır. Ben aynı şeyi yapmayacağım. İster inanın ister inanmayın, bu onlarca sayfayı birkaç cümlede özetlemek mümkün ama eğer dosyanıza girmesi gereken bir yazı yazacaksanız, pek ala on sayfa ya da daha fazlasını yazabilirsiniz. Kısaca;  Bodriyar’a göre artık gerçek diye bir şey yok (İhsan Töre, Ali Seydi Dayı, Hüseyi Ali Yılmaz yumruklarını sıktı gibi geldi bana). Peki ne var? Hiper gerçeklik, yani gerçeğin yerini tutan semboller ve işaretler var. Bodriyar bunu dört aşamalı olarak açıklar uzun uzadıya, ama çok özetle söylediği şudur; Önce gerçekle temsil (simge/işaret) arasında bir bağ vardı. Daha sonra işaretler gerçeği baskıladı, onu ikinci plana attı. Üçüncü aşamada bu bağ saptırıldı, varlığı yokluğu, tartışmalı hale geldi. Son aşamada ise artık gerçek tamamen kayboldu, elimizde sadece işaretler kaldı. Bu aşamalar sırasıyla modern öncesi dönem, modern dönem, postmodern ve post postmodern dönemlere tekabül eder. Bunları tetikleyen ise televizyon, internet, filmler, mal ve hizmetlerin itibari değeridir. Yani bir malın ederi, sahip olduğu faydalılık esasından çok,  fiyatı ile ölçülür oldu.  Basit, sıradan bir şey, farklı biçimlerde sunularak (hiper gerçeklik) ederinin çok üstünde satılabilmektedir. Örneklersek; biz artık gömlek satın almıyoruz,   Vakko  alıyoruz, araba satın almıyoruz, Mercedes alıyoruz. Kayda değer bir maliyeti olmayan bir objeye salt gerçekliğinden/ederinden uzaklaştırıldığı için on katı daha fazla para ödüyoruz. Bildiğimiz sakız, sakız olmaktan çıktı,  bir mutluluk iksirine dönüştü (reklam). Nesnenin gerçekliği kalmadığı için (değer-bağımsız) her şeye dönüşebilir. Günlük hayatta kullanabileceğimiz bir nesne ikonlaşabilir, ya da ikonik değeri olan bir nesne pazarlanabilir. Her şey satılıktır. Yuva yok ev var, mahalle yok site var. Keza günümüzde bir toplumdan da bahsedilemez; onun yerine sadece kitle var. Her türlü manipülasyona açıktır (moda, reklam vs.).

Çoktandır bunların farkındayız. “Marka olmasa, bu mal bu fiyata satılmaz” deriz. Bir fincan kahveye beş katı para vermeyi, içildiği mekandan dolayı makul görürüz. “Bu malın aynısı, şu pazarda yarı fiyatına satılıyor” deriz”.  “Aslında bu malın pahalı olması, sezon olmasından, sezon sonunda yarı fiyatına düşer” deriz. Bodriyar’dan daha açık ve anlaşılır bir şekilde “hiçbir şey göründüğü gibi değil” deriz. Son bir iki cümleyle kapatalım; Bodriyar’a göre gerçekliğin yitimi en çok Avrupa’yı vuracaktır. Avrupa kültürü yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Tek tipleştirme sonucu kültürel zenginlikten eser kalmayacaktır. Bu veba sadece Avrupa’yı değil, batı kültürünün girdiği her yerde aynı tahribatı yapmaktadır, yapacaktır ve küreselleşme bu bakımdan tam bir felakettir.  Nokta

(Yazıda adı geçen kişileri tanımıyor olabiliriz, ama hepsi sahici kişilerdir ve Bodriyar kadar anılmaya layık insanlardır. Keşke bir de onların gerçek ve gerçeklik konusundaki görüşlerini yazabilsek).

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

Prof Doktor. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi İngiliz Dili Edebiyatı Bölüm Başkanı
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir adet yorum var.

  1. Murat Kapkıner murat kapkıner dedi ki:

    “sonra/Bizim elin muhtarları/Avrupalı gibi giyindi/Çağdaş ve kültürlü olmuş oldular”. Benim bir kaç dizem de böyleydi.

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun