Mutlusun, Mutluyum, Mutlu – Fikrikadim

Mutlusun, Mutluyum, Mutlu

Hakkı Çelik

Hakkı Çelik

Goethe, “sizi, bir milyon kişi okumayacak ise, yazmayın” der ve aksi yönde düşünmemi ve inanmamı gerektiren mizacım, mensup olduğum kültür havzasının bir son-ucu: Yani sizi “sadece bir kişi okuyacak ise bile, yazmalı” biçiminde düşünmeye ve inanmaya yatkınım ben. Neden? Çünkü yazmak dolayısıyla sahip olunan beklentinin hodbince bir beklenti olmaması gerektiğine inanıyorum. Dünyayı değiştiren şeyin, çıkar hesapları olduğunu bilmeyecek kadar avanak değilim. Hepimiz çok iyi bir biçimde farkındayız; dünyayı değiştiren şey, düşünceler değil, çıkar hesaplarıdır. Bir milyon kişinin sizi okuması dolayısıyla sağlanacak olan son-uç, eğer bir değişim değilse ne olabilir? Yazan her insan, anlaşılmayı umarak yazar ve fakat anlaşılmak, anlaşılabilinecek bir seviyede seyretmek ve giderek söz konusu seviyeye mahkûm kalmak pahasına değildir.

Bir edebiyat, eğer meraklılarının seviyesinde ise söz konusu edebiyatın varlığına sebep gösterebilenin ciddi anlamda profesyonel yardıma ihtiyacı olduğunu düşünmeden edemem doğrusu. Neden okuyoruz? Eğer okumak, bir yükselmeyi getiremiyor ya da getirmiyor ise, okumak gibi aslında bana gayet salakça gelen bir etkinliğe neden katlanıyoruz? Matematik öğrenemiyor isek, bilmeliyiz ki, zihnimiz matematiği öğrenmemizi sağlayacak koşullara sahip değil. Bir metni anlayamıyor isek, söz konusu metnin yazıldığı dili bilmediğimizi düşünmek, neden hesabımıza gelmiyor? Anlamamak ve giderek anlayamamak, neden bize bir takım külfetler getirmiyor ve yazar, hiç de umurunda olmadığı halde neden bize göre biçim almak zorunluluğunun altına giriyor? Yazar, eğer bir malın satıcı ise, söz konusu yazar sattığı malı vitrine çıkarıyor demektir. Yani yazar, yeniden biçimlendirilebilir bir malın satıcısı ise, nasıl oluyor da bu yazara zihninizi emanet ediyorsunuz? Çöp derecesinde olsun, bir kıymetiniz yoksa neden okuyorsunuz?

Doğruyu değil, doğruya biçim verme gücünü arıyoruz ve bu illete handiyse her yönelişimizde rastlamak mümkün.

Aklı başında olan ve çoklukla aklı başında olmayan beklentilerimiz dolayısıyla bugünümüzü yaşıyoruz. Aptal olmadığımız fikrine bu kadar sıkı sıkıya sarılmamızın asli sebebi, bir aptal olduğumuz gerçeğinden başka bir şey olabilir mi? Aptallığımızı sürdüren şey, aptal olmadığımız fikrinden başka bir şey değil. Neden, hangi sebeple aptal değiliz? Mesela anlayamadığımız bir metni hangi sebebe dayanarak eleştirebiliyoruz? Elbette ki anlayamadığımız gerekçesiyle eleştiriyoruz söz konusu metni ve yazarını. Oysa o yazar, ne size hitap etme derdindedir ve ne de siz o yazarın muhatabısınızdır. Bir edebiyat, bir pis çuval gibi “sürüklediği” meraklılarının seviyesinde ise, mal satıyordur ve alıcıları da aldıkları malın yaşatabildiği zihinsel masturbation sayesinde talepte bulunuyorlardır ve bu durum, ahlaki düşüklüğün en rafine olanlarındandır bana kalırsa.

Handiyse her alanda olduğu gibi marka düşkünüyüz, dert sahibi değil. Marka düşkünü olmak, en iyi olanın peşinde olmak demek değildir. Tersine en kötü olanın peşinde olmaktır ve dahası, marka, söz konusu markanın elinizden alınması durumunda bir çöp yığınına dönüşeceğinizi gösteren en iyi göstergelerden biridir. Markaya ihtiyacı var satıcının, çünkü marka, yüzlerce sığırın oluşturduğu sürünün içinde bulunan satıcının sığırını diğerlerinden ayırır. Bugün herhangi bir bakkaldan alışveriş yapan insanlar dahi, bakkaldan aldığı malı taşımak için bakkalın sunduğu poşete dahi itiraz edebilmektedir. Çünkü poşet, bir yapısal şiddet unsurudur. Taşıdığı poşetle var olan yığınları teşkil ediyoruz. Çemkirerek yazdığım düşünülebilir, ama dikkat ederseniz çemkirmeme sebebiyet veren şeyler, çemkirmekten ötede bir durumu hâsıl edebilecek gibi değil.

Yazan insan, yüksek kültüre, yazmak dolayısıyla da olsa eklenemiyor ise, hangi sebeplere dayanarak yazdığı hususu, beni ilgilendirmeyecek derecede uzak bana. Vazgeçilemez değerde kazanımlarımızın, aynı zamanda toplumsal birer kazanıma dönüşememesinin sebebi ne olabilir, ciddiyetsizliğimizden başka? Hak edilmemiş bir egonun taşıyıcısı olmanın bedelini ödemediğimiz bir gün gösterilebilir mi? Tartışılmaksızın elde edilmiş otoritenin üstünlüğüne tapıyoruz, çünkü bir gün söz konusu otoritenin bizde de olabileceği ümidi taşıyor bizi hayata.

Aşağılanmak da, aşağılamak da bir zulüm ve fakat aşağılanan, aşağılanabilir bir  durumdaysa ne yapılabilir ki?! “Önce Paris’i bombalayacaktık…” diyor Adolf HİTLER ve devam ediyor, “…sonra vazgeçtik, çünkü Paris, gittikçe Berlin’in gölgesinde kalıyordu.” Fiziksel boyunduruğun sebebi, ruhsal boyunduruktur ve bu ruhsal boyunduruklardan kurtulmadıkça fiziksel boyunduruğa çare aramak, durumu daha da beter bir hale getirir. Yazarın anlaşılmayışından şikâyet edenler, çoklukla aşağılandıklarını düşünmeleri sebebiyle söz konusu şikâyeti dile getirirler, kayıpları dolayısıyla değil ve dahası, kazanılmayanın, kaybı da söz konusu olmaz. Sözünü ettiğimiz anlamda, kayıpları dolayısıyla şikayet ediyor olsalardı, önünde sonunda söz konusu kayıplarını telafi edebilecek külfetlerin son-uçlarına da katlanırlardı. İçinde olduğumuz akıntı kültürü, emek vermemizin şart olmadığını, her zaman zahmetsiz ve acısız bir yolun olduğunu adeta dayatıyor. Zahmetsizliğin, bir tür yok oluş olduğunu idrak edebilmemizi sağlayan bir donanımımız olsaydı, söz konusu felaket de bu kadar rağbet görmezdi. Bir yazarı, kendisini anlayamadığınız için eleştiriyor iseniz, anlamaya niyetli olup olmadığınızı sorgulayın. Anlamaya niyetli olmak demek, söz konusu bütünlüğü kavramak için gerekli olan zahmeti gösterebilecek kadar gözü pek olmak demek.

“Ne yapsam da, şu adamı anlayabilsem” acısıyla kıvranmak, bir zavallılık değil, tecessüsün yaydığı şehvete kapılmak demektir. “Keşke senin gibi eşek olsaydım” diyenler ise hala eşektirler. Çünkü onlar, sözüm ona eşek olmalarını engelleyen şeyden şikâyet etmektedirler. J.P. Sartre, “Romanın bu hale geleceğini bilseydim, yazmazdım” derken, sanattan neyi gasp edebileceğini hesapladığını dünya aleme ilan etmişti ve eşek olma özlemiyle kıvranmak, zaten eşeklik değilse nedir!?

“Cehalet, mutluluktur” ve mutluluğunuzla ne alıp veremediğiniz var…

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

1975, Urfa doğumlu. Varide'de yazılar yayınladı. (Yazarın diğer yazılarını okumak için lütfen isme tıklayın.)
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun