‘Kendileri gidemeyen liderlerin hazin gidişleri’ – Fikrikadim

‘Kendileri gidemeyen liderlerin hazin gidişleri’

Türkiye siyaseti, “gidemediği” için “gönderilen” siyasi liderlerle dolu. Bu bahis açıldığında hemen akla gelen dört “çınar” (Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş) üzerinden kısa bir hafıza tazelemesi…

siyasi liderler

Alper Görmüş

Alper Görmüş

Milliyetçi Hareket Partisi’nde (MHP) Genel Başkan Devlet Bahçeli’ye muhalefet eden müstakbel başkan adaylarının, partinin olağanüstü kurultaya götürülmesi talebiyle açtıkları dava bugün (8 Nisan) görülüyor. Davetiyeleri ilgili taraflara gönderen mahkemenin “olağanüstü kurultayın yapılması”na hükmetmesi durumunda Bahçeli’nin kararı tanımayacağı önceden açıklanmıştı.

MHP Genel merkezi, sulh hukuk mahkemelerinin böyle bir yetkisinin bulunmadığını öne sürüyor. Şayet karar istemedikleri gibi çıkarsa, önce Yargıtay’da temyiz yoluna gideceklerini, temyizden de sonuç alamazlarsa Anayasa Mahkemesi nezdinde “hak ihlali” başvurusunda bulunacaklarını söylüyorlar. Buna karşılık MHP’li muhalifler, mahkeme kararının “olağanüstü kurultay” yönünde çıkması durumunda, derhal muhalif adayların avukatlarının oluşturduğu “çağrı heyeti”ni göreve davet edecekler, delegelere de kurultaya katılmaları için çağrıda bulunacaklar.

Hukuken ya da siyaseten hangi tarafın haklı olduğu bu yazının konusu değil; bu özetlemeyi bilgi için yazdım. MHP’deki iç mücadele beni, Türkiye’deki siyasetçilerin “bitirme” kararlarını bir türlü verememeleri, “tahttan inme”yi bir türlü becerememeleri ve her seferinde “tahttan indirilmeyi” beklemeleri yönüyle ilgilendiriyor.

“Hiçbir seçim yenilgisi liderlerde “istifa” sözcüğünü çağrıştırmıyor; bu yenilgilere yaşlılık gibi, hastalık gibi “istifa”yı telkin eden katalizörler eşlik etse de sonuç değişmiyor. ”

Gerçekten de: Hiçbir seçim yenilgisi liderlerde “istifa” sözcüğünü çağrıştırmıyor; bu yenilgilere yaşlılık gibi, hastalık gibi “istifa”yı telkin eden katalizörler eşlik etse de sonuç değişmiyor.

Bu yazı, “gidemediği” için “gönderilen” siyasi liderler bahsi açıldığında hemen akla gelen dört “çınar” (Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş) üzerinden kısa bir hafıza tazelemesi amacı taşıyor.

Hep o şarkı: Halka hizmet

Artık epeyce tecrübe birikti ve şunu rahatça söyleyebiliyoruz:  Gidemeyen, gitmesini bilmeyen siyasi liderlerin tümü, bu tercihlerinin “kişisel” değil “kamusal” olduğunu; kendilerinin siyasete ihtiyaç duyduğu için değil, siyasetin onlara ihtiyaç duyduğu için “hizmet”e devam etmek istediklerini söylüyorlar. Yani ısrarlarının bir “çıkar” meselesi olarak değil bir “fedakârlık” meselesi olarak görülmesini istiyorlar. (Süleyman Demirel’in, 12 Eylül’deki yasaklamanın ardından yeniden siyaset yolu açıldığında sarf ettiği ünlü cümle: Kendim için bir şey istiyorsam nâmerdim.)

“Çıkar” deyince akla maddi menfaatler gelmesin; yönetiyor olmanın, iktidar duygusunun sağladığı manevi “çıkar”lardan söz ediyor ve bu rezervle söylüyorum: Bir türlü gidemeyen siyasi liderler, iddialarının tersine, esasen “kendileri için”, “kendi çıkarları için” gitmiyorlar, gidemiyorlar.

2009 yılında kaleme aldığım portresinde Süleyman Demirel için söylediklerim, benzer siyasetçiler için de geçerliydi, aynısına bugün de inanıyorum:

“Memleket için çalışmak… Siyasetçilerin kişisel zaaflarını örtmek için başvurdukları bu klişe, hiçbir siyasetçinin ağzına, etrafında kendine hayran insanların bulunmadığı koşullarda yaşadığını hissetmeyeceğine emin olduğum Süleyman Demirel’den daha fazla yakışmazdı.”

“Tümüyle yalnız kalmayı göze alamayan (bu arada tavuk yetiştirmeyi küçümseyen), bunu bir kâbus gibi algılayan her meslekten, her sosyal düzeyden insan her türlü zillete hazırlıklı olmalıdır. (…) Biz, büyük insanların büyük tercihlerini büyük idealleri doğrultusunda yaptıklarına inanırız, oysa hiç doğru değildir bu. Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanlığı’nın beş yıl daha uzatılmasına, onu destekleyen basının ‘Baba’dan sonra kaos’, ‘Süresi uzatılmazsa Türkiye batar’ manşetlerine inandığından (söylemeye gerek yok, basın da inanmıyordu buna) ‘he’ demedi. İşsiz kaldığında ne yapacağını bilemediği için, bundan ‘tavuk yetiştirmeyi’ göze alamayacak kadar korktuğu için ‘he’ dedi.”

Türkiye’nin 1970’lerinde, 1980’lerinde ve 1990’larında dört temel siyasi akımın liderliğini hep aynı siyasetçiler yürüttü: Süleyman Demirel (sağ), Bülent Ecevit (sosyal demokrat-sol), Necmettin Erbakan (İslamcı) ve Alparslan Türkeş (milliyetçi).

Bu dört siyasi lider arasında en erken Alparslan Türkeş öldü.  Öldüğünde 80 yaşındaydı ve siyasetten kendi isteğiyle çekilebileceğine dair hiçbir emare yoktu… Süleyman Demirel 76 yaşında ikinci kez cumhurbaşkanı seçilmek için hamle etti, olmadı… Bülent Ecevit 81, Necmettin Erbakan 85 yaşında siyasetçi olarak öldüler.

Gelin şimdi de bu dört “gidemeyen” liderin “gönderilişlerinden” bazı sahnelere kısa kısa bir göz atalım.

Demirel: 76 yaşında yeniden cumhurbaşkanı adayı

Turgut Özal’ın Nisan 1993’teki âni ölümünün ardından, Doğru Yol Partisi (DYP) Genel Başkanı ve Başbakan Süleyman Demirel aynı yılın Mayıs ayında cumhurbaşkanlığına seçildi. 2000’de görev süresi dolduğunda 76 yaşındaydı ve herkes onun artık emekli olacağını düşünüyordu. Fakat 28 Şubat dönemindeki performansı onu, kendisini defalarca iktidardan uzaklaştıran vesayetçi güçlere yaklaştırmıştı ve o güçler bir dönem daha Demirel’in cumhurbaşkanı olarak kalmasını istiyorlardı.

Dönemin “iktidar kurup iktidar devirme” gücündeki iki büyük basın grubu da büyük bir kampanyayla devreye girince, Bülent Ecevit’in başbakanlığındaki üçlü koalisyon, bunu gerçekleştirebilmek için Cumhurbaşkanlığı Seçimi Kanunu’nda yasal değişiklik yapıp Meclis’e sundu.

“Bu cevap Erbakanca’da “lider benim” anlamına geliyordu. Bundan iki yıl sonra, 85 yaşında “lider” olarak öldü. Hiç kuşkusuz, sonraki yıllarda ölseydi yine “lider” olarak ölecekti.”

Ne var ki yeni yasa muhalefet milletvekillerinin yanı sıra koalisyon partilerinin milletvekillerinin de desteğiyle reddedildi. Demirel, 12 Mart döneminde askerlerin parlamentoya dayattığı cumhurbaşkanı adayı Faruk Gürler’in durumundan biraz hallice bir duruma düşmüştü.

Hırsını gemleyemeyip bir dönem daha cumhurbaşkanı olmak isteyen “Baba”, onu ölümüne destekleyen basının da alay konusu olmuştu. Meclis’teki oylamaya (5 Nisan 2000) kadar “Baba garantiledi…”, “Baba banko”, “Babadan sonra kaos…”, “Süresi uzatılmazsa Türkiye batar” manşetleriyle çıkan Sabah, sadece bir ay sonra bakın ne yapmıştı (2 Mayıs 2000 tarihli gazete):

Manşet ve spot:

“Baba’dan kalma siyaset bitti / Artık politikacı ’Kim ne verirse 5 bin lira fazlası benden’ nutukları atamayacak…. Demirel modeli politikalar tarihin karanlık sayfalarına gönderildi.”

Ve bunların yanında, Demirel’in çoban kepeneği ve sopasıyla fotoğrafı… Resimaltında: “Demirel’in tarihe geçen kararı: Tütüne kim ne veriyorsa 5 bin lira fazlası benden…”

Ecevit ve Erbakan

Demokratik Sol Parti (DSP) Genel Başkanı Bülent Ecevit, 1999 seçimlerinin ardından Anavatan Partisi (ANAP) ve MHP ile kurulan koalisyon hükümetinin başbakanlığını üstlendi. Yaşı çok ilerlemişti ve ağır hastalıklarla mücadele ediyordu.

İki büyük basın grubu, doğrudan ticari çıkarlarına ve “irticaya karşı mücadele”ye uygun düştüğünü düşündükleri koalisyon hükümetini başlangıçta desteklediler, fakat daha sonra Ecevit’e karşı açık bir mücadeleye giriştiler. Hastalığıyla ilgili ahlak sınırlarını zorlayan neşriyatta bulundular, Ecevit’i çekilmeye zorladılar.

Öte yandan hastalığı gerçekti ve bu da siyaseti zaten vesayetleri altında tutan güçlere ilave bir avantaj sağlıyordu. Her şey o kadar açıktı ki, bizzat Ecevit bile itiraftan çekinmiyordu. Mesela 28 Mayıs 2001 tarihli gazeteler, Başbakan’ın, bazı konularda “hükümetin yetkilerinin kısıtlandığını” itiraf ettiğini yazıyordu.

Ecevit ve hükümet bir yandan da iki büyük basın grubunun vesayeti altındaydı. Nitekim, onların doğrudan ticari çıkarlarının bir uzantısı olan Radyo Televizyon Üst Kurumu (RTÜK) Kanunu’nun çıkartılması için elinden geleni yapmış, fakat o da 2002’deki ağır seçim yenilgisinin ardından Demirel gibi arkasından teneke çalınarak uğurlanmıştı.

Ve Erbakan…

Millî Görüş çizgisinin kurucusu Necmettin Erbakan, bir dava nedeniyle 1998’de başlayan siyasi yasağı 2009’da kalkar kalkmaz aktif siyasete döndüğünü açıkladı. 83 yaşındaydı ve basın toplantısında oturduğu koltuktan kalkmak için iki kişinin yardımına ihtiyaç duymuştu.

O sırada Millî Görüş geleneğinin partisinin adı Saadet’ti ve başında Numan Kurtulmuş vardı. Basın toplantısında bir gazeteci Erbakan’a sordu:

“Kararınızdan sonra Numan Kurtulmuş’un pozisyonu nedir? Saadet Partisi’nin lideri midir?”

Cevap:

“Numan Kurtulmuş Saadet Partisi’nin genel başkanıdır.”

Bu cevap Erbakanca’da “lider benim” anlamına geliyordu. Bundan iki yıl sonra, 85 yaşında “lider” olarak öldü. Hiç kuşkusuz, sonraki yıllarda ölseydi yine “lider” olarak ölecekti.

Aljazeera

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun