Hangi sınırlar içerisinde kalarak böyleyiz? – Fikrikadim

Hangi sınırlar içerisinde kalarak böyleyiz?

Hakkı Çelik

Hakkı Çelik

Toplum, hem oluşumunu, hem de devamlılığını, üzerinde oluşturulan etkiye borçludur. Bu gerçeğe uygun olarak toplumun kendi kendini yönetmesi, yani kendi hareketine ve bu hareketin yönüne dayanak olabilecek kuralları ve dolayısıyla koşulları kendinin koyması mümkün olamıyor. İster kabul edelim, ister etmeyelim, önünde sonunda toplum, ya yönetici bir zümrenin dayattığı (bu dayatmanın gerçekleşme biçimi yükselen trende uygun olarak değişiyor) kurallara, yasalara, ya töreye, geleneğe, ya da ilahi otoritenin gereklerine uygun olarak biçimlendiği için var. Toplum, bir toplum olarak devamlılığını bile, işaret etmeye çalıştığım toplum-üstü güçlerin çizdiği sınırların içinde kalarak sağlıyor. Toplumun bundan başka bir şey olduğu zehabını uyandırmak için ellerinden gelen her şeyi yapanların cirit attığı bir çağdayız. Dolayısıyla izah etmeye çalıştığım gerçekliğe burun kıvıranlar, aslında yaptığım tanımlamanın gerçekliğini hissettirmemek, üzerini örtmek isteyenlerden oluşuyor genellikle.

Bugün demokrasi dedikleri şey, en kaba özetle şu demek:

Toplumu ve geleceğini, topluma bırakın.

Birinci paragrafta işaret etmeye çalıştığım gerçeklere uygun olarak, toplumu ve onun geleceğini yine topluma bırakmak demek, söz konusu toplumun sahip olduğu tüm meselelerin müzminleşmesi demek. Eğer toplum ve geleceği, topluma bırakılacak olursa, her toplum biriminin gücü, yaşamak için en kısa vadede ne yapabilecekse onu yapmaya yetecektir sadece. Bu ne demektir?

Bu şu demektir:

Karşımıza mesele olarak çıkan hususlar, yine birer mesele olarak varlığını devam ettirecek demektir. Günümüz Türkiye’sinde olan bitenler de bu gerçeğin son-ucu.

Müzminleşmiş meseleleri özellikle işaret etmeye çalışıyorum. Çünkü bu meselelerin müzminleşmesinin çok özel bir son-ucu var: Müzminleşmiş meseleler, toplumun direncini kaybetmesine ve elbette ki hedeflerini gerçekleştirme konusunda hazırlıklarını ihmal etmemiş bir güç tarafından kolaylıkla ya da ucuz bir yolla söz konusu toplumun, deyim yerindeyse resmen avlanabilmesine yol açar.

Şu soruyu açık bir biçimde sormalı ve açık bir biçimde cevaplandırmalıyız:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti nedir?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, asker ve askere bağımlı sivil (?!) bürokrasinin (ki bu iki unsurun ilki, Türk Modernleşme Hareketi’nin öncüsüdür) öncülüğünde ve bu bürokrat kadronun toplumu adeta teslim alması son-ucunda oluşmuş bir devlettir. Bu devletin kurucu felsefesi, kabul etsek de, etmesek de İslam’dır ve fakat yine bu devlet, devamlılığını ideolojik anlamda İslam kültürünü reddetmek suretiyle sağlamış ve dahası, üzerinde hükümranlık kurduğu Müslüman toplumun kültürel birikimini de istismar etmiş ya da yozlaştırmıştır. Özellikle bu bağlamda sorduğumuz sorunun cevabı şudur:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, asker ve askere bağımlı sivil bürokrasinin Müslüman toplum üzerinde kurduğu de-facto (fiili) üstünlüktür.

Sözünü etmeye çalıştığım bu üstünlük, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte kayda değer miktarda zayıfladı ve fakat bu zayıflamanın ardından 1960, 1971 ve 1980 tarihinde gerçekleştirilen askeri darbeleri gördük. Bu darbelerin yapılma sebeplerinden biri de, Müslüman toplumun merkeze yerleşme ihtimali idi. Müslüman toplumun merkeze yerleşme ihtimali karşısında geliştirilen askeri darbelerin Dünya-Sistem tarafından açıkça desteklenmesi ise anlaşılması gereken bir mesele.

Müslüman toplumun merkeze yerleşme ihtimali demek, Müslüman toplumun hedeflerinin teminat altına alınabildiği milli bir odağın oluşabilmesi demektir. Dünya-Sistem’in birincil hedefi, II. Dünya Savaşı öncesindeki tanımlamanın geçerliliğini sürdürmesi değildir. Çünkü söz konusu tanımlamanın sürdürülebilir olmadığı konusu, Dünya-Sistem’in en önemli deneyimlerinden biriydi. Gerçekleştirilen üç askeri darbenin en önemli son-uçlarından biri, biçim ve yön verici gücün, tüm toplum bileşenleri arasında parçalanmış olarak dağılmasıdır. Bugün ülkedeki hiçbir siyasi, sosyal, askeri (sermaye, asker, bürokrasi, hükumetler, toplum örgütleri, dernekler ve diğer tüm örgütlü kuruluşlar) bileşen, kural koyacak yeterlikte değil ve dahası, işaret etmeye çalıştığımız tüm bu güçler, gücü taksim eden güce (dünya-sistem) yaranmanın peşindedir. Devletin gücünün şu yönünü hiçbir zaman unutmamak gerekiyor: Devletin gücü, toplum içinde dağıldığı (bu bağlamda her dağılma, parçalanmadır) zaman söz konusu güç, riayet ettirici değil, riayet edici bir güce dönüşür ve bu kaçınılmazdır.

II. Dünya Savaşı sonrasında Dünya-Sistem’in tüm dünyada gerçekleştirdiği demokratikleşmenin asli sebebi budur ve toplumu, topluma bırakmadıkça ne demokrat olabilirsiniz ne de Dünya-Sistem’in parlayan bir yıldızı haline gelebilirsiniz. Tüm bunlara rağmen Dünya-Sistem, demokrasinin kontrol edilmediği zaman sakıncalı bir yöntem olduğunu her fırsatta acı bir biçimde gösteriyor bizlere. Müslüman toplumlara, Müslüman demek zorundayız. Çünkü bu toplumlar, kendileri hakkında sahip oldukları tasavvuru Müslümanlık olmaksızın gerçekleştiremiyorlar ve bu gerçeklik bile, demokrasiyi sakıncalı bir yöntem haline getirebiliyor.

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

1975, Urfa doğumlu. Varide'de yazılar yayınladı. (Yazarın diğer yazılarını okumak için lütfen isme tıklayın.)
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun