Bir koşullanmaya dair – Fikrikadim

Bir koşullanmaya dair

Hakkı Çelik

Hakkı Çelik

Dünyanın siyasi profilini belirgin kılan şeyin, zengin-yoksul, büyük-küçük devletler topluluğu olduğunu düşünüyoruz. Handiyse insanların tamamı, bu düşüncenin kuşkuya yer bırakmayacak kadar gerçeğe uygun olduğuna inanır. Bu inancın ve giderek konformist düşüncenin kaynağında gerçeği görmemizi engelleyen bir hiper-gerçeklik ya da simülasyon var. Oysa dünyanın siyasi gerçekliği, zengin-yoksul, büyük-küçük devletlerin varlığı dolayısıyla oluşmuş değil. Tam tersine dünyanın siyasi gerçekliğini meydana getiren yapı, şubeleri bakımından farklılaşmış, yekpare ve devasa bir şirkettir (Dünya-Sistem). Her şube, birer devlet olarak görünür insanlara ve bu durumu, bir benzetim olduğunu göremeyeceğimiz-anlayamayacağımız bir benzetime ya da simülasyona dönüştüren şey, koşullanmadır.

Dünya-Sistem, devletin biçimsel yapısını koruyan ve fakat devletin var oluş koşulu durumunda olan milleti-toplumu devre dışı bırakarak tüm başarısını elde etmiş olan yapının adıdır. Yukarıda belirttiğim koşullanma, devletin biçimsel yapısının korunması sayesinde gerçekleşiyor. Dünya-Sistem, devletin biçimsel yapısını zorunlu olarak korudu, çünkü devletin biçimsel yapısının korunmaması durumunda, devletler görünümündeki şirketin varlığını sürdürmesi mümkün olamazdı. Devletin biçimsel yapısı zorunlu olarak korundu, çünkü devlet, insanların bir arada yaşayabilmesi için en uygun durumların kaçınılmaz son-ucu durumundaydı. Devlet, bir icat değildir, tabii bir son-uçtur. Çünkü devleti meydana getiren şey, ne kan bağı, ne din bağı ve ne de dil bağıdır. Devleti meydana getiren şey, sadece ve sadece program bağıdır. Elbette ki, milletin-toplumun, üzerinde mümkün olduğunca anlaştığı program bağı ve amaç birlikteliğidir. Yani bir devletten söz edebilmemiz için öncelikle millet-toplum gibi bir dayanaktan söz edebilmemiz tam bir var oluş koşulu. 

Dünya-Sistem’i oluşturan hiçbir şube, şirketin genel gidişatının dışında bir yönelime sahip olamaz ve bu şubeler, yapıları itibariyle de türdeş unsurlardan oluşmazlar. Her şube, diğer şubelerin de söz hakkının olduğu bir yapıya sahiptir. Devlet diye yansıtmaya çalıştıkları her şubedeki yönetim, farklı çıkar öbeklerinin oluşturduğu bir koalisyonu işaret etmez. Yönetim kelimesi, yönetimi elde bulundurmak gibi bir koşullanmaya sebebiyet veriyor ve bu koşullanmayı aşmayı sağlayacak olan bakış açısı şudur:

Yönetim, dünya-sistem’in işlerini yürütmek üzere yaptığı istihdamın son-ucudur. Yani her şubenin yönetimi, müstahdem mevkiindedir ve fakat bu şubeleri oluşturan kadrolar arasında bazı farklar vardır. Bu farkların gerçekleştiği alan ise, şubelerin sahip olduğu bilinçlerde saklı sadece. Şubelerde istihdam edilmiş olan her unsur, müstahdem mevkiinde olduğunun bilincinde değildir, ama diğer bazı şubeler (ABD, Almanya, UK, Fransa gibi örnekler), bu mevkiin farkında olmanın şu son-ucunu görürler: Şirkete yeni bir biçimin verilip verilemeyeceği meselesi. Yani bazı şubeler, müstahdem mevkiini, müstahkem mevkii haline getirmek gibi bir farkla var. Bu fark, bu şubelerin, bağımsız birer devlet olarak görünmelerine sebebiyet veriyor ki, bu da ilk koşullanmanın son-ucu olan diğer bir koşullanma.

Tam da bu noktada sorulması gereken bir soru var:

Şubeler arasındaki bilinç farkının varlık sebebi nedir?

Şubede müstahdem mevkiinde olduklarını fark edenler (bunun bilincine erenler), bu bilinçlerini, şube ile şubenin işlediği insan toplulukları arasındaki doğru orantılı ilişkiye borçlular. Doğru orantılı ilişki dediğimiz şey, şubenin, şirketin uyruğu haline getirdiği insan topluluğuna, uyrukluk (enerji kaynağı) karşılığında sunduğu ücret ya da karşılıktır. Bu şubeler, koşullanmanın baskısı altında gören insanlara, zengin, büyük devletler olarak görünür (Kimisi bu durumu şöyle anlayabiliyor ki, bana kalırsa yanlış: Devletle, millet-toplum arasındaki uçurumun büyüklüğü ya da küçüklüğü). Koşullanmanın baskısı altında gören insanlara, yoksul ve dolayısıyla küçük, zayıf görünen devletlerde, daha doğrusu şubelerde ise, ters orantılı ilişki vardır. Yani bu şubelerde şirkete verilen hizmetin karşılığı, hizmeti sunan insan topluluklarına, hizmet etmek için gerekli olan canlılıklarını sürdürecek kadar sunulur ve hizmet sundukça, hizmet etme yükümlülüğü, varlığını sürdürme zorunluluğu-koşulu olarak artar. Bu sürecin en önemli yönlerinden biri de şudur:

Bu şubelerde, şubeyi idare eden siyasi örgüt, gün geçtikçe, devletin (şubenin) maddi varlığının dünya-sistem’in ya da şirketin etkinliğinin, şubenin yönetim alanında sürdürülebilmesine bağlı olduğunu fark eder.

Bu sistem tüm başarısını, yazımızın ikinci paragrafında da belirttiğimiz gibi, devletin biçimsel yapısını, maddi varlığını koruyarak ve fakat devletin varlık koşulu olan milleti-toplumu devre dışı bırakarak elde etti. Milleti-toplumu devre dışı bırakmasının en önemli sebebi, şirketin etkinliğini sorgulayacak olan insan kaynağının ortadan kaldırılmasıydı.

Şu gerçeği görmek zorundayız: Toplumun işleyişi konusunda getirilen her eleştiri bile sadece şirketin başında bulunanların dayattıkları değerler doğrultusunda ve hatta onları yenileyerek, yeniden üreterek yapılabiliyor ve bu yüzden, devlet görünümündeki şubenin merkeze bağımlı yapısını güçlendiren, geliştiren her eğilim, sistemin devamından başka bir şeye hizmet edemiyor.

Tüm bu değerlendirmelerden sonra şu soruyu ister istemez sormak zorundayız:

Bir çıkış yolu var mı?

Çıkış yolu, sistemin devre dışı bıraktığı unsuru, yeniden devreye almaktan geçiyor bana kalırsa ve fakat millet dediğimiz zaman anladığımız şey, sistemin devre dışı bıraktığı millet midir?

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

1975, Urfa doğumlu. Varide'de yazılar yayınladı. (Yazarın diğer yazılarını okumak için lütfen isme tıklayın.)
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun