Ankara Semalarında Onlarca F22 Raptor – Fikrikadim

Ankara Semalarında Onlarca F22 Raptor

Hakkı Çelik

Hakkı Çelik

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başkenti Ankara, son birkaç ay içerisinde birkaç defa bombalandı ve başkentin F22 Raptor’lar ile bombalanmasına, şimdilik gerek olmadığı da anlaşılmış oldu. Bu acı verici gerçeği şu yüzden ifade etmek zorundayım:

Ankara’nın bombalanması dolayısıyla başlayan tartışmalar, yani vakıanın istihbarat zaafiyeti, uygulama zaafiyeti ve benzeri zaafiyetlerden kaynaklandığı yolundaki tartışmaların tamamı, bana kalırsa, meselenin aslını gizleyebilen niteliktedir. Tam da bu noktada sorulması gereken bir soru var ve bu sorunun sorulmaması durumunda bu yazının yazılma maksadı da sapmış olacaktır. Soru şudur:

Mesele ya da meselenin aslı, kimden gizlenmektedir?

Millet, sadece bir ilişkiler bütününü değil, aynı zamanda onun son-uçlarını da işaret eder. Her insan topluluğunu, “o-insan-topluluğu” haline getiren bir biçim ve öz vardır ve bu topraklarda yaşayan insanlar olarak biz, kendimize millet diyoruz veya millet demememiz durumunda ne diyeceğimizi bilemiyoruz. Sözünü etmeye çalıştığımız ilişkiler bütününe sebebiyet veren şey, her şeyden önce edeb-iyattır.

Kelimeler, kelimelerle taşınamayan bir şeyi işaret edebildiklerinde işimize yarıyor.

Eskiden ‘mugaddi’ derlerdi besleyici olana. Bugün mugaddi yerine, ‘besleyici’ demek zorundayız. Çünkü mugaddi dediğimizde besleyici olanı işaret etmek mümkün olamıyor ve fakat mugaddi yerine besleyici dediğimizde ne oluyor? Bana kalırsa son-uç yine değişmiyor. Çünkü bir şeyin besleyici oluşunun işaret edilişi dolayısıyla beslenebildiğimizi iddia etmek de pek mümkün değil. Beslenemeyişimizin en önemli sebeplerinden biri, sadece ve sadece nefis olanın peşine düşmektir.

Diğer bir sebep daha var: Seçkin olana burun kıvırmak ve sosyal karakter kazanmış olan her şeye adeta bulaşmak.

Elbette ki bir başka sebep daha var: Kelime uydurma olunca, kelimenin işaret ettiği eylem de uydurma olmak zorunda kalıyor.

Yukarıdaki girizgahı, bir insan topluluğunun nasıl olup da bir millet haline gelebildiğini izah edebilmek için yazdım. Bu hadiseyi, daha doğrusu bu meseleyi, “ağyarını mani, efradını cami” bir biçimde izah edebilmek belki de mümkün değil ve fakat en azından ima edebilmek, işaret edebilmek mümkün.

Edebiyatın mugaddi olduğunu ve mugaddi oluşu dolayısıyla bir millete sebebiyet verebildiğini ifade etmek zorundayız. Çünkü bugün edebiyat dediğimizde ille de mugaddi olan bir unsurdan söz etmiş olamıyoruz. Tam tersine bugün edebiyat dendiğinde aklıma gelen ilk felakettir, züppelik (snobisme).

Tüm bu kısa değerlendirmelerden sonra bu topraklarda bir milletin yaşayıp yaşamadığı sorusu karşısında vakıa mahallinden sıvışma imkanını bize sunacak bir cevabımız yok, biliyorum. Öyle bir cevabımız yok, çünkü bu topraklarda milletleşme isteminde bulunan bir insan topluluğu var ve edebiyatın yokluğu dolayısıyla bu insan topluluğunun sahip olduğu milletleşme istemi her dönemde kesintiye uğratılıp yıldırılmıştır.

Milletleşme istemi ifadesini, bir milletin yokluğu dolayısıyla uydurduğumu düşünecek olanlar olabilir ve kendimi onlara pek uzak görmediğimi de ifade etmeliyim doğrusu. Uzak görmüyorum, çünkü bu iddia, gerçek cevabı ortaya çıkaracak kadar gözü karadır. Gözü karalık karşısındaki sağduyulu tavrımız ise, aslında korkaklıktan başka bir şey değildir. Sağduyu ya da common-sense dedikleri şey, yaşandıkça, ‘adamı’ (bu ifadenin ise hiçbir cinsiyetçi yanı yoktur, tam tersine karaktere işaret eder adam olmak) kalıbından çıkaran bir şaklabanlık.

Milletleşme istemi, bir milletin “kendisi için bir millet” haline gelmesi potansiyelidir ve bu potansiyel, milletin “kendisi için seçkin olana” burun kıvıracak kadar transforme edilmesiyle heba edilir. Milletin bugünkü hali ile örneğin DP’ye ya da Adnan Menderes’e oy veren milleti kıyaslamak, sadece ve sadece cehalettir. Cehalettir, çünkü bu topraklarda yaşayan insanların tabi tutulduğu transformasyon süreçlerini görmezlikten gelmektir. Söz konusu süreç, hassaten Tanzimat Fermanı’ndan bu yana yürürlüktedir. O günden bu yana, handiyse her sosyal, kültürel, edebi, siyasi, iktisadi vakıada onay verici mercinin bu topraklarda yaşayan milletin var oluş koşulları ile çeliştiğini ve giderek söz konusu var oluş koşullarını sabote etmeye dönük olduğunu görmemek, görememek mümkün değil.

“Meselenin aslı, milletten gizleniyor” biçiminde bir cevabı temin etmeye çalıştığımı düşünenler, yanılırlar. Çünkü böyle bir cevabı düzenlemek, gerçeğe uygun değil. Meselenin aslını, milletin var oluş koşullarının olgunlaşmasını hızlandırabilir diye gizliyorlar. Bu ülkeyi yönetenlerin ve dolayısıyla yönetilenlerin en büyük kuşkusu, bu devletin ya da “millet programı”nın tedrici olarak kurulup kurulmadığı konusundadır. Bu kuşkuyu giderecek, gerçekliği net bir biçimde gözlerinin önüne serecek olan de-facto durumların oluşmaması için en uygun şey, terör dedikleri ne idüğü oldukça belli olan maniveladır.

Terör, Fransızca bir kelime ve Türkçe karşılığı, korkutmak, yıldırmak. Yani düşmanı yıldırmaya, korkutmaya terör diyor Fransızlar ve hatta tüm Batılılar bu kelimenin köküne dayanarak isimlendiriyor söz konusu durumu. Elbette ki hadise bundan ibaret değil. Hadisenin güce dayanarak meşruiyet kazandırılan yönü, işin en önemli kısmını oluşturuyor. Güce dayanarak terör yapanlar, güce dayanmaksızın teröre karşı konulmasını ve terörün üretilmesini imkansız bir hale getirmiş durumda yeryüzünde. Yani terör yapacaksanız, güçlü olandan yana olmalısınız ve fakat söz konusu teröre karşı koyacaksanız, yine aynı gücün tarafında yer almak zorundasınız. Günümüz dünyasında güçlü olunduğu için başvurulan bir yöntem değil terör ve fakat gücü dağıtandan nasiplenebilmek için başvurulan bir yöntem.

Türkiye’nin sürüklenmesini istedikleri bir nokta var ve bu nokta, bu toprakların var oluş savaşını tüm unsurlarıyla birlikte kaybedebileceği gerçeğidir. Kabul edelim ya da etmeyelim, bu toprakların varoluş savaşının başrolünde Türk Siyasi Kimliği var ve beğensek de, beğenmesek de bu siyasi kimlik, I. Dünya Savaşının sonuna kadar İslam’ın siyasi, askeri, kültürel, iktisadi merkezini teşkil ediyordu ve “bu siyasi kimlikten kopmak dolayısıyla ortaya çıkabilen kimlikler” oldu ve bana kalırsa bu kimliklerin tamamı, (Balkanlarda oluşan siyasi kimlikler ve son olarak da Kürt Siyasi Kimliği) Türk Siyasi Kimliğinin yok edilebilmesi uğruna var olabildiler. Kürt Siyasi Kimliği ve dolayısıyla PKK, Türk Siyasi Kimliğinden kopuşun son örneğidir ve Kürt toplumunun “Kürt kökenli Türk” (Türk Siyasi Kimliği) tavrı, PKK denen yapının “operatör bir ekipten ibaret kalmasını” sağlıyor. Kürtlük ne kadar bir etnik kökeni işaret ediyorsa, Türklük de bir o kadar bir etnik kökeni işaret etmiyor aslında, her ne kadar aksi düşünülse de. Türkiye’nin sürüklenmesini istedikleri yer, Türkiye’nin her şeyden önce bir vatan ve dolayısıyla bir devlet ya da “toplum programı” olarak ortadan kaldırılmasıdır. Bu durumu yaratabilecek olan ise, en güçlü olanlardan başkası değil.

İşin garip tarafını teşkil eden gerçek şudur:

Şu an Türk Siyasi Kimliği hiçbir etkinliğe sahip değil ve hatta bu siyasi kimliği işaret edebilmemiz bile mümkün değil. Bu siyasi kimliğin temsilcisi olan ne bir hükumet ve ne de bir siyasi oluşum yok Türkiye’de ve fakat bu potansiyel, hep var oldu ve olacağa da benziyor…

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

1975, Urfa doğumlu. Varide'de yazılar yayınladı. (Yazarın diğer yazılarını okumak için lütfen isme tıklayın.)
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun