Virgülüne dokunmadan – Fikrikadim

Virgülüne dokunmadan

Rasim Özdenoren / Yenişafak

Rasim Özdenoren / Yenişafak

Aşağıya iktibas ettiğim yazı yaklaşık 17 yıl önce bu sütunlarda A. Gaffar Taşkın imzasıyla tarafımdan kaleme alınmıştı. 28 Şubat süreci doludizgin gidiyordu… Benim, ne bu yazımda ne başka yazılarımda kolay kolay bir hukukî sorun oluşturacak hususlara rastlamak imkânsız ölçüde zordur. Böyle olmasına rağmen o zamanın hükümranları bu yazıda TBMM’ne hakaret olduğu zehabıyla beni bu gerekçeyle ağır ceza mahkemesinde yargılamaya sevk ettiler. Gazete İstanbul’da yayınlandığından duruşmalar da haliyle orada görülüyordu. Her çağrıya, her duruşmaya Ankara’dan bizzat gittim ve mahkemede hazır bulundum. Davanın bir an önce sonuçlanmasını istiyordum. 28 Şubat sürecinin en ehven mağdurlarından biri ben olmama rağmen, sonuçta beraat etmiş bile olsak, anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getirdiler. Şu sıralarda 28 Şubat konuşuluyor ya, bakın ne entipüften gerekçelerle davalar açıldığına örnek olsun diye alıntılıyorum bu yazıyı. Şunu ekleyeyim: yazı müstear isimle kaleme alındığından tarafıma ait olmadığını söyleyerek işin içinden sıyrılabilirdim; fakat gazete, ilgili mercilere müstear ismin bana ait olduğunu beyan ettiğinden o karışık dönemde bir de bu nedenle gazeteyi müşkül mevkie sokmak istemedim. İşte o yazı.

Kâbus

O anlar, benim için kâbus gibi bir şeydi. Birileri ayağa kalkmış, el çırparak: “Dışarı! Dışarı!” diye çığrışıyor. Öbür tarafta başka birileri, bu protestoyu protesto etmek isteyenleri teskine uğraşıyor, birileri ayağa kalkıp kürsüye yürüyor, kürsüyü kuşatma altına almaya çalışıyor, bir başkaları bunu önlüyor, öte yandan birkaç kişi de, bütün bu olan bitenlerin yöneticisi konumunda duran şahsa yönelip ondan bazı taleplerde bulunuyor ve fakat talepleri, anlaşılan, olumlu karşılanmayınca, aralarından biri kürsüye çıkıp önceden hazırladığı bir metni sinirli bir eda ile okumaya savaşıyordu. Tam bir kâbus havası yaşanıyordu. Hayır, kriz değil, kâbus.. Kürsüye fırlamış elindeki kâğıdı okumaya savaşanı engellemesi gerekenlerden çıt çıkmıyor, bilakis sanki orada meşru bir iş yapılıyormuş gibi durup ona bakılıyor, dahası belki de dinleniyordu. İşte o anda, Napolyon Bonapart’a atfen anlatılan bir menkıbeyi hatırlamaya başlıyorum. Rivayete göre, Napolyon, Fransız Millet Meclisi’ni tek başına işgal etmiş ve tek başına, yüzlerce milletvekilini tutuklamış. Olay şöyle gelişmiş: Napolyon, her nasılsa aniden Meclis’in toplantı salonuna dalmış. Milletvekilleri yerlerinde oturuyormuş, salona dalan Napolyon, seri ve kararlı adımlarla kürsüye yönelmiş, belinden tabancasını çıkartmış ve hakim bir tonda: “Hepiniz ayağa kalkın!” diye emretmiş. Milletvekilleri de, ne olduğunu anlamadan, büyülenmiş gibi ayağa kalkmışlar. O esnada, Napolyon’un ikinci emri duyulmuş: “Şimdi, birerli kolla dışarıya çıkın!” Teker teker dışarıya çıkan milletvekillerini, dışarda bekleyen Napolyonun’un yaveri hepsini kelepçeleyip tutuklamış.

Olur mu böyle şey denir mi? Olmuş. Benim yaşadığım kâbus aslında bundan daha vahim. Yukardaki kargaşayı tertipleyenlerin hedef aldığı kurban da o ortamda terkedilmiş duruyor. Ona sahip çıkması gerekenler, yalnızca seyirci konumuna çekilmişler. Sahip çıkmaya korkuyorlar. Çünkü karşılarında ceberrut tavırla duran birileri var. Ama zaten kâbusun özelliği budur: kişi, iki tehlike arasında sıkışıp kalır. İleriye gitse bir belâ, geriye çekilse ayrı bir belâ.. Ama onların bir misyon üstlendikleri düşünülüyor: kurban olarak ortaya sürülen genç kızı, onlar ortaya sürmüştür. Ama işi zorda görünce, ona sahip çıkmayı reddediyorlar. Karşı atağa geçmeyi, ortalığın büsbütün karışacağı gerekçesine sığınarak reddediyorlar. Oysa onların gözünün kirişi kırılmıştır. Yani bir kez dayak yiyince,ikinci bir dayaktan ürküyor; ikinci kez dayak yemektense pısmayı tercih ediyor. İyi de, madem pısacaksın, o meydanda işin ne? O kurbanı barbarların eline teslim etmenin sebebi hikmeti ne? Ama söylüyorum işte: bütün bunlar bir kâbus ortamınde cereyan ediyor. İnisyatifi ele geçiren bırakmıyor ve inisyatifi bir kez kaybeden bir daha onu ele geçiremiyor.

Bir kâbustan kurtulmanın yolu, ancak o kâbustan uyanmakla mümkün olur. Kâbusun içinde kalarak kâbustan kurtulmanın imkânı yoktur. Bilakis kâbus içinde kâbustan kurtulmaya çabalamak, kâbusun şartlarını ağırlaştırmanın yolunu açık tutmaya yarar. Yaşanan olayın bir kâbus olduğu kabul edilirse, ondan kurtulmak da kolaylaşabilir. Ama kâbus içinde kâbus yaşamak da olmayacak işlerden değildir. Uyanılan ikinci kâbusta verilen telefatın hesabının yapılması, yeni bir kâbusun yaşanmasına da yol açabilir. (Yeni Şafak, Yaşadığımız Günler/A. Gaffar Taşkın, 7 Mayıs 1999, Cuma).

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun