Fikretmek-akletmek-zikretmek (Tefekkür-Taakkul-Tezekkür) – Fikrikadim

Fikretmek-akletmek-zikretmek (Tefekkür-Taakkul-Tezekkür)

‘Akletmek’ hangi akıl ile ve nasıl?

murat_kap

FİKRETMEK-AKLETMEK-ZİKRETMEK (TEFEKKÜR-TAAKKUL-TEZEKKÜR)

Fikir

Yanlış saymadıysam Kur’an’da 18 yerde geçiyor FEKERE kökünden türeyen kipleri. Onlardan biri şu: ‘Onlar ayakta iken, oturuyorken ve yanları üzere yatarken Allah’ı zikreder ve onlar göklerin ve yerlerin yaratılışı üzerinde tefekkür edip (düşünüp) ‘‘Rabbimiz bunları batıl yere yaratmış olamazsın seni tenzih ederiz. ‘Bizi ateş azabından koru’ derler’’

Ayet, gördüğünüz gibi iki konu işliyor. Biri tefekkür biri tezekkür. Biri düşünme öteki duyumsama (zikri biz böyle çeviriyor, böyle anlıyoruz. Böyle çevirirsek ‘anma’dan çok daha fazla anlamı kucaklamış olur, bu sözcüğe daha fazla yaklaşmış oluruz).

Tefekkür (düşünme)nin geçtiği bütün ayetlerde,  tefekkür eden organımız, bir düşünce merkezimiz anılmamış. Taakkul böyle değil. Kur’an’a göre  akletme fiilini gerçekleştiren odak kalptir. (Akletmeye inşallah ilerde geleceğiz.) O zaman biz bu merkezi bulabilmemiz için tekrar Kur’an’a döneriz ve sanırım işimiz kolaylaşır. Yukarki ayetin tefekkür geçen bölümünü tekrar düşünürsek bu organın beyin olduğunu görürüz. (Tezekkür bölümüne de inşallah ilerde geleceğiz). Çünkü gökler ve yerin yaratılışı üzere tefekkür ediliyor ki nesnel dünyadır. Zihni faaliyetin nesneleri, kaynaklarıdır nesnel dünya. Kelam’da belirtildiği üzere beş duyu ve salim akıl kişide bilgi oluşturur. Yüzyılların birikimi içinde esasen Kur’anî olmayan bu terkip (salim akıl) zorunlu olarak beyin, zihin, dimağ anlamında kullanılmıştır. Asr-ı saadet’i takip eden yüzyıllarda Yunan felsefesi  İslam dünyasına çevrilince bu kavram da Kelam dünyasına girdi. Zorunluluktur. Onlar da akıl derken Kur’an’daki akletmeyi kasdetmiyor, yunan mantığını, mantığı, düz mantığı, her ne ise tefekkürü (düşünmeyi) kasdediyorlar. Bugün beş duyu yoluyla algıladığımız şeylerin beyinde değerlendirildiğini biliyoruz. Ben sadece bu ayeti ele aldım. Siz Kur’an’da geçen öteki 17 ayete de bakın lütfen: Bu (düşünme) kelimesinin içinde geçtiği her ayette herkesin bildiği, hepimizin bildiği, bilebileceği şeylerden, gerçekten düz mantığın kavrayabileceği, değerlendirebileceği şeylerden bahsedilmekte. Yani düşünce düşüncedir ve beynin işlevidir. Kâfirde müminde esasen eşit olarak vardır.

Buradan hareketle düşünme (tefekkürün) mutlaka ve her zaman iyi sonuçlara götürdüğünü, kutsandığını kesinlikle iddia edemeyiz. Ate ve ateistlerin hepsi düşünerek kâfir olmuşlardır. Ve hatta din düşmanları bile.

Söz buraya gelmişken Özgün Duruş’un 53. sayısındaki  yazar Metin Önal Mengüşoğlu’nun ifadelerini alayım buraya. Yazar diyor ki : ‘Herhangi bir ayet , düşünmenin aşırılığına değinerek, onun herhangi bir biçiminden insanları sakındırdığını gören, işiten, okuyan var mıdır?’

E var: ‘Onu sarp yokuşa sardıracağız. Ve o düşündü (fekkere) ve takdir etti (hüküm verdi). Kahrolası ne biçim takdir etti.’ (Müddessir:17-18-19).

Bu yazı (değil çalışma), anılan yazı için yapılmıştır. Salt düşünmenin, başka bütün algı odaklarımızı inkâr etmenin  kişiyi ne durumlara getirebileceğini göstermek istiyorum; teyakkuz için.

Zikir

Yukarki ayetin başında da bir zikretmek geçiyor: Zikretmek nasıl bir şeyse gün yirmidört saat o hal üzere olmalıymışız. Çünkü ayette üç konumdan bahsediliyor: oturarak, ayakta, yatarken. Biz insanlar, hatta bütün canlıların boşlukta yer tutma biçimimiz bu üç halin dışında değil. Boşlukta dördüncü bir  yer tutma biçimimiz yok: Ya ayaktayızdır ya oturuyor çömeliyoruzdur ya da yatıyoruzdur. O zaman bu ayet her zaman demektir ki mesela zikir Esmadan birini tekrarlamaksa insanın buna güç yetirmesi düşünülemez. İşte bunun için diyorum ki zikir esasen tefekkürden bambaşka, (mekanizması nerdeyse artık) bir tehassüs (duyumsama)dır. Evet bir halin adıdır. Duyumsamayan, salt düşünen bilmez. Allah’ı ve Ahiret’i duyumsayarak yaşayanın uykusu da zikirdir.

Akletmek

Yazar, siz bunu akletmek diye okuyun diyor ama yüklediği anlamla yazı boyu İslam’a bir bid’at sokarak, Allah korusun Yüce Kaynağımız’ı tahrif ederek akıl akıl deyip duruyor. Bir kez Kitabımızda böyle bir kelime olmadığı gibi yüklediği mânâ da bugün bilinen anlamıyla yukarda andığımız kısır akıl, Kur’an’daki düşünce, düz mantık, Yunan mantığı.

Ben bu yazı için üç gün  çalıştım. Allah’ın Kitabı üzerine yazacağım: veballi iş. Ve bu vebal içki içmeye, zina etmeye de benzemez. Ama Yazar’ımızda  böyle bir endişenin varlığını düşündürecek bir üslup göremiyoruz. Şu altta alıntılayacağım bir çırpıda sıralanan kavramların aralarında uçurumlar var ve az önce ikisini gördük. Ayrıca mekanizmaları da bir değil; onu da gördük, fikretme beynin işleviyken, akletme mesela kalbin eylemidir: ‘fikretme, fıkhetme, zikretme ve akletme gibi kalbi faaliyetler’ diyerek bütün kavramları birbirine karıştırıyor yazar.

Yine yanlış saymadıysam akletme Kur’an’da 59 yerde geçiyor ve hemen hepsinde itikadî (inançla) ilgili konular var. Mucizelere inanıp inanmamak, maveraya inanıp inanmamak gibi. Birbirine karıştırılan ‘pratik akıl’la, Yunan mantığıyla hiçbir alakası yok. Yani Kur’an’daki akletmenin sözcüğün bugünki kullanımıyla alakası yok. Kur’an’daki gerçekten iman anlamına gelen bu sözcüğü yerinden koparıp Yunan mantığına indirger, öyle yorumlarsan, bunu sadece zihin tembelliğine vermezler.

Taakkul, akletmenin sözlük anlamı ‘bukağı’ demek. Hayvanın belli bir dairenin dışına çıkmaması, kaybolmaması için  bir kazıkla yere bağlanması. O, aradaki, ipin adı âkıle. O zaman akletmek bağlanmak demektir. Gerçekten de gönül sahipleri bilir ki insan ancak kalbiyle bağlanır. Elbet şimdi daha şiirsel bir şey söyledim diye bu kelimenin irfanî boyutunu ihmal edecek değilim. Kaybolmuş hayvan neyse akletmeyen odur. Kur’an’da bunun adını dalalet olarak buluyoruz. Ama bir sağlam kazıkla bir yere bağlanmışsan kesinlikle kaybolmazsın. Dalalete düşmezsin. Ne kadar düşünürsen düşün iman eşiğine gelme durumun vardır (küfretme durumunun da söz konusu olduğu gibi) ama kesinlikle yakîn sahibi olamazsın, irfan sahibi olamazsın velev aklede, gönülden bağlanasın.

Herhalde beni söylüyor: ‘’insanda sanki iki kalp varmış gibi akıl ve gönül diyerek fıtratı  bölen ve gönül yönünde güya eğilimini belirten Müslüman münevverlerin bu yaptıkları yol kazası olsun.’’

Tutalım ki bizimki kaza ama Yazar’ın yaptığının taammüt olduğu yolunda ciddi endişelerim var.

Kim fıtratı bölüyor…  Ben şimdi desem ki insanın bir yüreği bir de dalağı var. Fıtratı mı bölmüş oluyorum. Fıtratın bir bloktan oluştuğu nerden çıktı? Tevhit böyle mi anlaşılıyor? Yaratılış sakil bir tek blok mu? İçinde cin, şeytan, insan vs. yok mu?..

Metin Mengüşoğlu, anılan yazıda bismillah deyip ilkten gönülü inkâr etti. Bu bizim kalp dediğimiz şey. Kalbin yolunu, ruhun yolunu inkâr etti. Daha önceleri de aşıklara leylek dediğini anımsıyorum. Böyle bir vak’a ile karşı karşıyayız..

Onun İslam’ı, söz konusu yazısında da görüldüğü gibi, kalbe, gönüle, tasavvufa, ruha, evliyaya, keramete negatif anlamda duyarlı bir İslamdır.

Oysa ne büyük bir öykücü, ne güzel bir şairdi.

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun