Nefretin söylemine kısa bir bakış – Fikrikadim

Nefretin söylemine kısa bir bakış

servet_kızılay

Servet Kızılay

Siyasi arenada şu aralar sıklıkla kullanılan “nefret söylemi”, nefreti de söylemi de yeterince açıklamamakla birlikte zihnimizde kaba ve eksik bir resim oluşturmaya yardım eder. Siyasi anlamıyla; dışlamanın, ötekileştirmenin, düşman göstermenin ifadesi olarak muhaliflere-muhalefete yöneltilir. Yani bu ifade, kavramsal çerçevede değil muhalefete karşı siyasal strateji olduğu ve böyle kaldığı müddetçe nefreti de söylemin de üstünü gizliden gizliye örten  malzeme kalacağı için kaba ve eksik bir resmi oluşturur.

Nefret, kendi söylemini bireysel olandan daha fazla yere taşıdığında felaket aynı oranda büyür. Kötülük ahlakta daha fazla kötülüğü üretir. Tıpkı iyiliğin daha fazla iyiliği getirmesi gibi. İşte burada bizleri ilgilendiren husus, nefretin nasıl bir işleve sahip olduğu; onun neyi ürettiği ve onun neyle üretildiğidir. Dolayısıyla onun konuşmasını ve tepkisini anlamak  daha açık olur.

Nefret, istisnai durumlarda olumlu anlam ve rol kazanır. Bu durumda bile sürekli ve kalıcı olmaz. Geçici iş görür fakat onun doğası olan yıkıcılığı bir kere yerleşti mi, kullanılan  durum değişse bile yıkıma devam eder. Siyaset için nefretin bu geçici işlevi, iştah kabartır. İstediğini elde etmek ona yeterlidir. Demek ki; nefretin tehlikeli yapısı ve toplumsal yönü nefretin söyleminin en güçlü anlatımıdır.

Nefret, ahlaki kavram alanlarında yer alan “hırs”, “tamah”, “kin”, “hased”, “öç” vb…daha uzatabileceğimiz olumsuz kavram alanlarından beslenir. Neferetin geçişken ve dönüşümsel yapısı vardır. Bir yerde saplanıp kalmaz. Sosyal-siyasal alanları etkiler. Nefret, hareketlidir; büyükten küçüğe, küçükten büyüğe doğru içiçegeçen halkalarla rahatlıkla yol alır. Yaşadığımız coğrafyada farklı ırklar, farklı bölgeler, farklı şehirler, farklı köyler, farklı mahalleler, kapı komşular, hergünkü iş arkadaşları hatta aynı ailedeki fertler birbirlerine nefretin değişik tonlarını, yüksek ve düşük dozda uygulamaktadır. Anadoluda nefret nerdeyse bir kültüre dönüşmüştür. Yanyana iki köy kan davası güder, hayatın her alanında bunu yansıtır. Mesela; Kemal Tahir’in eserlerini okurken karşımızda nefreti üreten bütün renkleri bulabiliriz. Asıl ölümcül olanı ise; nefretin siyasal uzantısı ve kullanımıdır. Irk üzerinden nefretin üretilmesi, sadece kişilerle sınırlı kalan bir süreç değildir. Kurum ve kuruluşların, devletin katıldığı bir süreçtir. İş böyle olunca; nefret, büyük birim olan devlet(ler)in meşru politik aracı haline dönüşür. Nefret; şayet   uçnoktalara taşınırsa şiddeti, şiddet de daha uça götürülürse ortaya savaşı çıkarır. Nefret, halkın folklorik öğelerinde ( fıkra, şarkı, atasöz vb…) değişik biçimlere bürünür. Burada toplumsal bilinçtir. Vladimir Propp “Masalların Biçimbilimi”nde halk söylencelerinin toplumsal mantığı nasıl şekillendirdiğini, onun mantığını nasıl kurduğunu göstermişti. Nefretin söylemi de siyasetin elinde ırkları, toplumları aşağılamanın bazan yok etmenin mantığını kurar. Nefretrin bu niteliği, söylemle girdiği ilişkiyi gösterir. Bu durumda ; söylemin ürettiği nefret, nefretin ürettiği söylemle üst üstte çakışır. Belki aynı sebeble ülkemizde farklı etnik yapıların olması, devletin konuya daha hassas yaklaşmasını gerektirir. Belirli bir ırka karşı gerek medyada gerek diğer alanlarda oluşabilecek nefreti de söylemi de engellemeyi mecburi kılar. Coğrafyamızda ise nefretin en korkuncu kendine teolojik-tarihsel meşruiyetler arayıp bularak; en barbar, en hunhar, en gaddar, vahşetin en dayanılmaz şekliyle zihinleri ve ruhları kısaca insanı yıkarak, insana kıyarak ilerliyor. Demek ki; siyaset(ler) için teolojinin kendisi bile nefret malzemesine çevrilebiliyor. Mezhepler toplumsal hayatta iktidar olarak tek söylem olma yolunda ilerlediklerinde nefrete temas etmekten kaçamıyor. Aynı dinden olmak, ortak payda olmaktan çıkıyor. Geçen yazımızda; ‘coğrafyaya Sekülerizm kalıcı bir şekilde şiddet eliyle gelecek,’ derken Sekülerizmin önemli unsuruna dikkat çekmek istemiştik. Yoksa Sekülerizmi tek üreten unsur olarak bunları söylememiştik. Bu konuda yeri gelmişken Talal Asad’ın “Sekülerliğin Biçimleri” eseri gibi değerli eserlerin bizlere muazzam ufuklar açacağını belirtmek isteriz. Demek ki; Sekülerizm ve nefret çok ayrı şeyler olmasına rağmen bir anlamda aynı mecradan besleniyor.

Aydınlanmanın verdiği ivmeyle modernizm bireyi herşeyin merkezine yerleştirdi. İnsanı bu saatten sonra kendi hırslarıyla başbaşa kalan bir varlık olarak, içini ve dışını nefretin biçimleriyle doldurdu. Kendi menfaatleri etrafında dönen bir hayat ve dünya, kaçınılmaz olarak ahlakın olumsuz kavram alanlarının altını büyük şişkinlikle doldurdu. Nefretin bireysel ve toplumsal sebeplerine indikçe onun sisteminin sadece bilimsel olan kuruluşunu görmeyiz, bilimsel olmayan karanlık çalışmasını da görürüz. Herhangibir söylemin nefret üretmesi, nefretin varlığıyla ilgilidir. Nefretin gücü ne kadar fazlaysa o denli sesi çıkar. Kulakları ve vicdanları tırmalarcasına gürültü çıkarır. Bundan dolayı nefretin söylemine kısa bir bakış atmamız bile aklın-kalbin-ruhun kolay kolay tahammül edemeyeceği sesi işitmesine neden olur.

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun