Arap dünyasının sınırları da varlığı da tehdit altında – Fikrikadim

Arap dünyasının sınırları da varlığı da tehdit altında

 

Fehmi Hüveydi

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Washington büyükelçisi Yusuf el-Uteybe, Amerikan Savunma Bakanlığı’na bağlı Milli Savunma Üniversitesi’nin düzenlediği bir konferansta yaptığı konuşmada, “BAE, aldığı inisiyatiflerle ve ABD’yle kurduğu altı ittifakla Arap coğrafyasını yönlendiren güçtür” dedi. Büyükelçi, BAE’nin son 25 senedir Afganistan’dan Irak ve Suriye’ye kadar ABD öncülüğündeki tüm askerî harekâtlara katılan ve katılmaya da devam eden tek müttefik ülke olduğunu ifade etti.

El-Quds el-Arabi gazetesinin 10 Ocak tarihli nüshasında yer alan habere göre, Büyükelçi el-Uteybe, ülkesinde 3 bin askerle büyük bir Amerikan askeri üssü bulunduğuna ve bölgedeki Amerikan savaş gemilerinin yürüttüğü tüm operasyonların Cebel Ali limanından harekete geçtiğine dikkat çekti. Temmuz 2014’te BAE sponsorluğunda kurulan ve radikal değil, orta yolcu aydın ulemanın dahil olduğu Müslüman Akiller Konseyi üzerinden ülkesinin ılımlı İslam’ı yayma gibi önemli bir rol üstlendiğini anlattı. Yine sosyal medya üzerinden radikal görüşlerle mücadele için ortaklaşa kurup yürüttükleri Sevab (Doğru) Merkezi çerçevesinde ABD ile BAE arasında bu alandaki mevcut koordinasyondan bahsetti.

“Mısır’ın geçmişteki liderlik rolüne geri dönmesinin her şeyden önce ülke içinde ciddi bir değişimi zorunlu kıldığı artık aşikâr.” Fehmi Hüveydi

Bu konuya paralel olarak, BAE’nin siyasi karar alma merkezine yakın bir araştırmacı ve akademisyen olan Dr. Abdulhalik Abdullah 11 Ocak’ta internette şöyle yazdı: “Bugün artık Arap ve İslam dünyasının siyasi ağırlık merkezi – dostların da düşmanların da itiraf ettiği üzere – Suudi Arabistan.” Önceki hafta yayınlanan bir yazısında ise 21. yüzyılda Arap dünyasındaki aydınlanma ve modernleşme hareketlerini yönlendiren şehirlerin Beyrut, Kahire ve Bağdat değil, Dubai, Abu Dabi, Şarika ve diğer Körfez şehirleri olduğunu dile getiren Abdullah, “Bugün Arap dünyasında rol model olan devletin BAE olduğunu ve modern Arap tarihinde lider güç olarak Körfez’in vaktinin geldiğini ne zaman dillendirsek bazıları bizi kınıyor” yorumunu yaptı.

Körfez’in vakti geldi mi?

Arap dünyasının karar merciinin Fırat, Dicle ve Nil havzasındaki su devletlerinden petrol devletlerine doğru kaydığına dair sözleri nakledilen Kuveytli siyasilerden kıdemli büyükelçi ve Körfez İşbirliği Konseyi eski genel sekreteri Abdullah Bişare de Körfez’in vaktinin geldiği görüşünde.

Bölge haritalarına ilişkin bu yeni oluşan vizyonda Mısır’ın da bir payı var. Önde gelen Suudi yazar ve siyaset bilimcilerden Dr. Halid el-Dakhil, Londra’dan yayınlanan el-Hayat gazetesinin 29 Kasım 2015 tarihli nüshasındaki makalesinde bu konuyu ele alıyor. Mısır-Suudi Arabistan ilişkilerinden bahseden el-Dakhil’e göre, mevcut bölge şartlarında ilişkilerdeki temel ikilem şu: Entelektüel Mısır eliti, ülkenin geçen yüzyılın ilk yarısında olduğu gibi bölgesel liderlik rolüne geri dönmesini istiyor ve Mısır’ın bölgeyi kasıp kavuran krizlere ilişkin resmî duruşu da aynı vizyon çerçevesinde ifade buluyor. Ancak bu duruşun muğlaklığı, öyle görünüyor ki, eski günlerdeki liderlik rolünü geri almanın artık imkanı olmadığının iyice idrak edilmesinden kaynaklanan hayal kırıklığına bağlı. Hem Cumhurbaşkanı Abdülfettah Sisi hem de öncesinde Muhammed Mursi dönemindeki Mısır, artık ne monarşi (1914-1952) ne de Abdülnasır (1954-1970) dönemine benziyor.

El-Dakhil’e göre, şu anda Arap dünyası 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın ilk yarısındaki halinden iyice uzaklaşmış durumda. Mısır’ın geçmişteki liderlik rolüne geri dönmesinin her şeyden önce ülke içinde ciddi bir değişimi zorunlu kıldığı artık aşikâr.

Hiç kimsenin Mısır’ın eski rolüne dönmesine karşı çıkmadığını, ancak siyasette liderlik rolünün dileklerle ve uzak geçmişte kalan hayallere bağlı kalarak gerçeğe dönüştürülemeyeceğini sözlerine ekleyen el-Dakhil, Mısır’ın artık siyaseten, iktisaden ve hatta kalkınma ve ilim alanında bölgenin öncüsü olamayacağı görüşünde. Mısır standartları açısından bakıldığında, artık Mısırlı devler çağı sona erdi. Mısır devleti, Arap devletlerinin birçoğu gibi büyük bir sıkıntı içinde ve değişimin bölgeyi ve dünyayı vurduğu gibi Mısır toplumunu da vurduğunu artık itiraf ediyor. Ancak devlet, değişime ve onun gerekliliklerine uyum sağlamak yerine değişimin kendisine uyum sağlamasını bekliyor.

El-Dakhil’e göre, Suriye ve Irak’ın çökmesinin ardından, Suudi Arabistan ile işbirliği olmadan bölgeyi kurtarmak mümkün değil. Bu da çözüm ve çıkış için Mısır’la ortak bir vizyonu gerektiriyor. Ancak görünen o ki, siyaseten ve iktisaden zor durumda olan Mısır, Riyad ile ortak bir vizyonda mutabık kalırsa, Ortadoğu’da belirginleşen Suudi liderliğinin bölgesel çapta kabul göreceğinden korkuyor.

El-Dakhil’in bu konuda şöyle bir yorumu var: “Mısır, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin mali yardımlarını istiyor ancak bunun ortak Arap çıkarları denklemi dâhilinde ödemesi gereken bir bedele dönüşmesine razı değil.”

“Mısır küçülürken diğerleri büyüyor”

Bu sözler, salt bireysel görüşlerden veya Körfez’deki bir entelektüel grubun çıkarımlarından ibaret değil, son yıllarda belirginleşen bir vizyonun ifadesi ve bu vizyon, Arap dünyasında artık itiraf edilmesi kaçınılmaz olan “Mısır küçülürken diğerlerinin büyüdüğü” hakikati ışında yenilenen haritaların bazı yönlerini yansıtıyor.

“Arap dünyasının muzdarip olduğu kırılganlık hali, onu parçalanmaya ve dağılmaya daha da yatkın hale getirdi. Öyle ki bu durumu kontrol altına almak ve derin ayrılıkları gidermeye çalışmak son derece zor bir sürece dönüştü.” Fehmi Hüveydi

Parantez arasında bazı yorumlarda yer alan abartılı ifadelere dikkat çekmek isterim. Bilhassa da 21. yüzyılda aydınlanma ve modernleşmede Beyrut, Kahire ve Bağdat’ın rolünü Dubai, Abu Dabi, Şarika ve diğerleri lehine ıskartaya çıkaran yoruma… Öte yandan, Arap karar alma merkezinin petrol devletlerine doğru kaydığı sözü (petrol fiyatları düşse dahi) pek yanlış sayılmaz. Yine el-Dakhil’in analizine de mantık dışı denemez.

Eski makalelerimde Arap dünyasının liderliğinin hiçbir ülkenin tekelinde olmadığına defalarca işaret ettim. Ancak bu sorumluluğu üstlenmenin de şartları var. Her kim liderliği üstlenip de daha yüksek yerlere taşıyabilirse ona layık olur. Dolayısıyla doğru soru “Kim yönetir?” değil, “Kriter olarak Arap âli menfaatleri çerçevesinde liderlik koltuğuna oturup sorumluluklarını yerine getirebilme kabiliyetine kim sahip?” olmalı.

Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır’ın vefatının ve 1979’da İsrail’le Camp David Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Mısır’ın Arap dünyasının siyasi liderliğinden vazgeçtiği artık bir sır değil. O dönemden beri her ne kadar kâh Irak lideri Saddam Hüseyin kâh Libya lideri Albay Muammer Kaddafi tarafından doldurulmaya çalışılmış olsa da liderlik koltuğu hâlâ boş. Büyük boşluğun gölgesinde bilhassa Maşrık’ta (Arap coğrafyasının doğusu) ardı ardına çöküşler yaşanırken, diğer bölge ülkelerinde olmayan bir iktisadi güce sahip Körfez ülkelerinin rolü öne çıktı.

Körfez ülkeleri “liderlik” kapasitesine sahip mi?

Ekonomik gücü sayesinde liderliği ele alan Körfez ülkeleri, nispi olarak siyasi rolünü de arttırdı, en azından Arap Birliği’nde söz sahibi oldu. Ancak bu, son derece karmaşık, hatta bana göre modern Arap dünyası tarihi açısından en kötü şartlarda gerçekleşti. Petrol fiyatlarının düşüşünün bu devletlerin mali gücünü sınırladığı doğru, ancak diğer Arap devletlerinin daha da zayıf olduğu bir ortamda, Arap kararlarını yönlendirmede Körfez’in hâlâ nispi bir rolü söz konusu. Karmaşık şartlardan kastımı şöyle özetleyebilirim:

Körfez ülkeleri, nüfus yapıları itibarıyla çok ciddi bir zaafla maluller ve bu, uzun vadede istikrarlarını da etkileyecektir. Körfez İşbirliği Konseyi’ne üye altı ülkenin istatistik merkezinin tahminlerine göre, 2013 yılı itibarıyla toplam nüfusları yaklaşık 49 milyon, bu ülkelerde çalışan Asyalı işçilerin sayısı ise şu anda 16 milyona ulaşmış durumda. Bu rakamın 2025’te 30 milyona varması bekleniyor. BAE’li araştırmacı Hüseyin Gubaşi’nin tahminlerine göre, yabancı işçi oranı BAE’de yüzde 90 ve Katar’da yüzde 85 iken, diğer Körfez ülkelerinde bu oran yüzde 30-60 arasında değişiyor.

Arap dünyasının başını çeken ve karar alma süreçlerini kontrolünde tutan Körfez ülkeleri, bilhassa İran’ın Yemen’e müdahalesinin ardından dış çevreden endişe ve korku duyar hale geldi. Silahlanma için en fazla harcama yapan ülkeler listesinin başını çekseler de (BAE dünyada en çok silah satın alan beş ülkeden biri) neredeyse tamamen yabancıların himayesine bel bağlamış durumdalar. İşte bu yüzden istisnasız tüm Körfez ülkelerinde yabancı askerî üsler yaygın olarak mevcut. Üstelik bölgedeki yabancı üsler sadece Amerikalılar, İngilizler ve Fransızlarınkiyle sınırlı da değil. Sırada Avustralyalılar ve Güney Koreliler var. Listeye en son Katar’da askerî üs kuran Türkiye de dâhil oldu.

Arap dünyasının geleceğine artık sınırları dışında karar verilir hale geldi. Bölgedeki büyük oyuncular ABD, AB, Rusya, İran ve Türkiye ile sınırlı oldu. Suriye dosyasında bu durum apaçık bir hal aldı. Bilhassa Rusya, Suriye sahasındaki varlığıyla söz sahibi. Açıkça görülüyor ki Arapların aldığı kararlar Suriye krizinde herhangi bir etkiye sahip değil, tıpkı Yemen ve Libya meselelerinde hiçbir şeyi çözemedikleri gibi.

Arap dünyasının muzdarip olduğu kırılganlık hali, onu parçalanmaya ve dağılmaya daha da yatkın hale getirdi. Öyle ki bu durumu kontrol altına almak ve derin ayrılıkları gidermeye çalışmak son derece zor bir sürece dönüştü. Bu durum, herhangi bir Arap liderliğinin rolünü saf dışı bırakıyor. Tıpkı Irak’ın Sünnilerle Şiiler arasında bölünmesinin ilk işaretlerinde ve Kürdistan Bölgesi lideri Mesud Barzani’nin bağımsızlık referandumu çağrısında gördüğümüz üzere…

“Yüz sene önce Sykes-Picot Anlaşması’nın arkasındaki güçler İngiltere ve Fransa iken, bu defaki bölünmenin sponsorları birkaç kat arttı ve aralarına ABD, Rusya, İran, Türkiye ve İsrail de dâhil oldu.” Fehmi Hüveydi

Yine öyle görünüyor ki Suriye’nin bölünmesi ve Alevi devletinin kurulması için haritalar hazırlanma aşamasında. Libya’da birbiriyle çatışma halindeki bölgelerin kaderi de bilinmiyor, tıpkı Sudan’daki Darfur meselesinin halen kapanmamış olması gibi. Bu kırılganlık, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerindeki elini serbest hale getirdi. Ramallah, el-Bire ve Kubatiyye bölgelerini kuşatma altına alan İsrail, Gazze Şeridi’ne yönelik klasik ablukasını ve Mescid-i Aksa’ya baskın girişimlerini de sürdürdü.

Bu yıl, Birinci Dünya Savaşı sürerken 1916’da imzalanan ve savaşın ardından Arap dünyasını bölen Sykes-Picot Anlaşması’nın 100. yıldönümü. Yeni yüzyıl ise çok daha kötüsünün habercisi. Zira söz konusu anlaşma, Avrupa’nın hasta adamı olarak nitelenen Osmanlı Devleti’nin çöküşünün ardından imzalanmıştı. Şimdi de benzer şekilde Arap düzeni çöküyor ve Arapların hasta adamı olan Mısır’ın rolü geriliyor.

Nasıl ki o dönemde Osmanlı Devleti’nin bayrağı inip hâkimiyeti kırıldıysa, Mısır’ın İsrail’le barış antlaşmasına imza koyarak Arap uzlaşmasından ayrılmasını takiben yaşadığı siyasi ve iktisadi artçı sarsıntılardan sonra da Arap iradesi kırıldı. Arap dünyasının yeniden paylaşımından ve yeni haritaların çizilmesinden bahsedenlerin iştahını kabartan bu kırılma, çeşitli parçalanmalara genişçe kapı açtı. Irak, Suriye ve Sudan bundan nasibini aldı. IŞİD projesi de bunun tezahürlerinden biri gibi görünüyor.

Bu bağlamda düşünülmesi gereken iki temel nokta var: Birincisi, yeni haritaların gölgesinde Arap dünyasının sadece sınırları değil, varlığı da tehdit altında. Üstelik bu dışarıdan gelen bir işgal gücüyle değil, büyük ölçüde iç etkenlerin neticesinde gerçekleşti.

İkincisi, çevredeki güç dengesinin değişmesi. Yüz sene önce Sykes-Picot Anlaşması’nın arkasındaki güçler İngiltere ve Fransa iken, bu defaki bölünmenin sponsorları birkaç kat arttı ve aralarına ABD, Rusya, İran, Türkiye ve İsrail de dâhil oldu.

Fehmi Hüveydi, Mısırlı gazeteci ve yazar.

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun