Neden dileniyor, ne hissediyor, ne kazanıyorlar? – Fikrikadim

Neden dileniyor, ne hissediyor, ne kazanıyorlar?

Akademisyen Aslıcan Kalfa Topateş, Türkiye’nin sınıfaltı insanları dilencileri yazdı

Hazal Özvarış

Hazal Özvarış

Sokakların sahipleri kim?

Kanunun bu soruya verdiği yanıt: Kamu. Ancak sokağa çıktığınızda kelimenin kökenindeki ‘bütün’ parçalanır ve insanlar gözükür. Zenginliğin, yetkinin, sınıfların ve kimliklerin yanı sıra daha pek çok taksimle ayrışan kalabalık akarken bazıları durur. Gözlerini görmemekle terbiye edenler ilerlerken onlar çoğu zaman avuçlarını açmış, kimi zaman “Allah rızası için” diyerek kendilerini görecek göz ararlar.

Açlığın, insana karşı nasıl bir şiddet olabileceği sorusu yerine zihinlerde inşa edilen “Duygu sömürüyor bunlar”, “Kolaysa çalışsınlar, biz eşek gibi çalışıyoruz”, “Bunun sorumlusu devlet, refah ülkesi olsak…”, “Böyle para verip iyice alıştırmamak lazım”, “Fakir değil, zenginler aslında”, “Utanmadan bir de çocuğuyla dileniyor bu soğukta” cümleleri kimi ağızlardan dökülürken kimi cebinde bozukluk var mı diye yoklar.

“Dilenciye para vermeli mi, vermemeli mi” ikilemi yeni değil, zira sorun eski.

Osmanlı’da, örneğin, loncaya bağlı olmadan dilenmek nizama aykırı görülürken yeniçeriye bağlı bir dilenciler başbuğu vardı. Dilenci kethüdası, ‘cer kâğıdı’yla dilenme vizesi alan dilencileri denetlerken dilenci pehlivanları yörelerindeki dilencilerden kestikleri haraçlarla geçinirdi. Dayağı bol, sürgünü çok nizam arayışları bugüne kadar taşınırken bu tarihin izini süren araştırmaları da kazıyarak “Peki bu dilenciler kim” diye soran Aslıcan Kalfa Topateş.

Aslıcan Kalfa Topateş, Aralık 2015, 319 sayfa

Aslıcan Kalfa Topateş, Aralık 2015, 319 sayfa

Türkiye’de ilk kez kapsamlı bir şekilde dilencilerle görüşerek bu sorunun cevabını arayan akademisyen Aslıcan Kalfa Topateş, doktora tezini İletişim Yayınları’ndan geçen hafta çıkan “Dilenciler” kitabıyla okuyuculara sundu. Ve yoksulluğu, “kişi başına düşen…” diye başlayan cümlelerin karşısına yazılan rakamlarla anlatmaya çalışmak yerine hiçbir sınıfa ait olamayanların, Türkiye’de yok denilen ‘sınıfaltı kesim’in, dilencilerin hikâyesini aktardı.

İnsanları dilenmeye sürükleyen süreçte neler oluyor? Dilenmeye zorlanıyorlar mı, yoksa kendi istekleriyle mi çıkıyorlar? Onlar dilenciliğe dair ne hissediyor? 24 saatlerini nasıl geçiriyorlar?Nerede dileneceklerine nasıl karar veriyorlar? Bir günde ne kadar kazanıyorlar? Kazandıklarını neye harcıyorlar? Hayata nasıl tutunuyorlar?

2012-2013 yıllarını yayılan araştırması için Ankara’da 26 dilenciyle görüşerek bu soruların yanıtlarına ulaşan Aslıcan Kalfa, aralarında bir zabıtanın da olduğu 17 yetkili ile de konuştu. Doktora tezi kitap olarak raflarda yerini aldıktan sonra internet üzerinden söyleştiğimiz Aslıcan Kalfa Topateş, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü mezunu. Yüksek lisansını aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı’nda, doktorasını Siyasal Bilgiler Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü’nde tamamladı.

Bugün Pamukkale Üniversitesi’nde öğretim elemanı olan ve sosyal politika ile çalışma sosyolojisi alanında çalışan Kalfa Topateş’in T24’ün sorularına verdiği yanıtlar, dilencilerle görüşmelerinden derlediğimiz alıntılar eşliğinde aşağıda. Medya dilinde üretilmiş “zengin dilenciler” efsaneleriyle vicdan muhasebenizi denkleştirmeye tenezzül edenlerden değilseniz buyrun.

Aslıcan-Kalfa-Topateş

Aslıcan Kalfa Topateş: Yoksullar arasındaki akrabalık, komşuluk gibi enformel dayanışma ağları inanılmaz ölçüde zayıfladı. Çünkü herkes yoksul artık, etrafındakiler de yoksul

Dilencilerin jargonunda neler var?

– Bir dilencinin gözünde, sokakta yanına yaklaşıp “Allah rızası için” dediği biz kimiz?

İngilizce literatürde buna ‘passer by’ deniyor, ‘yoldan geçen.’ Dilencilerse ‘sokaktaki insanlar’ diyorlar ve bu kişileri potansiyel yardım kaynağı olarak görüyorlar. Muhakkak çete tipi örgütlenmeler gibi kriminal bir boyutu da vardır ama bu kişiler büyük ölçüde dilencilikle geçindikleri için hakikaten yardıma çok ihtiyaçları var.

– Mecburiyetten dilenenler “Dilenciyim” diyorlar mı yoksa bunu söylemekten eriniyorlar mı?

Alana “Kesinlikle dilenme demeyeceğim” diyerek çıktım çünkü bu kişiler toplumsal olarak damgalanıyor, şüphesiz ben de araştırma sürecinde asla bu damgalayıcı tavra dahil olmak istemedim. ‘Dilenme’ yerine ‘çalışma’ kelimesini kullandım, çoğunun mendil satması da avantaj sağladı. Zaten onlar da kendileri için “Dileniyorum” demiyorlar.

Raziye: Dilenmiyorum affedersiniz. Öyle demem ben. Yavrum, kurban olsunlar, diyemiyorum. Yerin dibine girerim yoksa. Ben bunu da utana utana satıyorum. Bura sakin yer diye geliyom, bir tanıdık görecek diye utanıyorum.

“Dilenmek değil; selpağa çıkmak, avuç açmak…”

– Yerine ne kullanıyorlar, jargonda neler var?

“Çalışıyorum” diyorlar ama konuşma ilerledikçe “Bu iş değil ki, böyle iş mi olur” diyorlar. Hatta biri “Selpak satmak ne ki, hayat mı, hiçbir şey değil” dedi. Jargonları şöyle: Selpağa çıkmak, durmak, dikilmek, istemek, istemeye çıkmak, avuç açmak… İstisnai olarak biri ‘zanaat’ dedi ama genel olarak ‘selpağa çıkmak’ deniyor. Selpak satmadan dilenenler de az bahsettiğim diğer ifadeleri kullanıyorlar. Sadece biri ‘dilenmek’ ifadesini kullandı, geçmişini anlatırken “Biz eskiden dilenmiyorduk, bohçacıydık” dedi.

– Sizinle konuşmaları derinleştikçe ifadeleri değiştiği için soracağız: Dilencilerin dilenmeye ilişkin hakim duyguları ne; utanç, çaresizlik, kızgınlık…

Kesinlikle olumsuz duyguları var. Genelde mendil sattıkları için, mendil satmadan bildiğimiz geleneksel usullerle dilenenlerden kendilerini farklılaştıranlar oldu, bazıları onları kötülüyordu, bazıları “Onlar da mecbur kalıyorlar” dediler. Ama durumla asla barışık değiller.

“İlk başladıklarında çok utandıklarını, ağladıklarını söylüyorlar”

– Mendil sizce dilenmeye karşı kalkan olarak mı kullanılıyor?   

Kesinlikle bir koruma kalkanı. Etkinliklerini toplumsal olarak meşrulaştırmak, sokaktakiler tarafından yargılanmamak için satıcı görünümü edinmeye çalışıyorlar. “İlk çalışmaya başladığınızda ne hissettiniz” diye sorduğumda çok utandıklarını, üzüldüklerini, ağladıklarını söylediler. Ben konuşurken isterlerse görüşmeyi kesebileceğimi söyledim. Sadece bir erkek dilenci, çok ağladı, utandı ve görüşmeyi sonlandırdı.

Bekir: Hiç hoş değil. Şu dünyanın günahı benim olsun, şu gözlerim önümden aksın, kötü bir 600 lira maaşım olsa çalışırım. Kötü… Çaresizlik… Kimsenin yüzüne bakamıyon. Ya da bir tanıdık görürse diye… Bir tanıdık görse kendimi intihar ederim ya… Valla şu gözlerim şöyle kapansın, görmesin. Yüz karası….

– Sizin mendil satanları dilenci olarak değerlendirmenizin sebebi ne?

Yoldan geçenlerin çoğu zaman dillendirdikleri ‘hiçbir iş yapmayan birine para verilmemesi gerektiği’ düşüncesine rağmen parayı verip mendili almamaları bir neden, ama kendilerini çalıştıklarına inandıran bazıları selpağı vermek için ısrarcı da olabiliyor. Daha önemlisi, satılan ürünün kimi zaman önceden belirlenmiş bir parasal karşılığı olmuyor, ‘gönlünden kopacak’ miktar esas alınıyor. Zaten literatürde, değeri düşük ürünleri değerinden daha fazla bir fiyata sokakta satanların dilenci olduğu, hakim bir görüş. Buna benim eklediğim bir kriter de, mendil satılırken “Allah rızası” gibi ifadeleri içerecek şekilde yalvarılması. Bu önemli bir kriter, bu belirtilmezse, sokakta satış yapan herkesi, işportacıları, dilenci olarak nitelememiz gerekir, bu da yanlış olur.

– Yoğun utanma duygusuna rağmen “Bir insan neden dilenir” sorusunun yanıtını okuyucuların da bulması için; bize dinlediğiniz dilencilerin hikâyesini anlatır mısınız?

Urfa’nın bir köyünden veya İzmit’ten evi geçindiren erkeğin öncü rolüyle göç ediyor aile, örneğin Ankara’ya. Bir kere yanlış algıyla geliyorlar: “Ankara’dır, iyidir dedik, geldik.” Başkent olmasının olumlu bir algısı oluyor. Ama bakıyorlar ki burada iş yok, çok gelişmiş bir enformel sektör var, kocalarının yapacağı en iyi iş işportacılık oluyor, çöp topluyor ama yetmiyor. 3-5 tane de çocuk var çünkü doğum kontrolü yok. Kadınlar da, cinsiyet ilişkilerinin dönüşümü ile de ilgili, bir yerde pasif aktör olarak durmuyorlar. Muhakkak gelir elde etmeyi ateşleyen bir şey oluyor; o da genelde çocuklar; “Çocuklarım aç kalıyordu, çocuklarımın okula gitmeleri gerekiyor, ben de başladım selpağa çıkmaya…” Bu o kadar kadınlara yönelik bir gelir elde etme ağına dönüşmüş ki mahalleden, komşularından görüyorlar, birbirlerini harekete geçiriyorlar, önderlik ediyorlar, dilenme mekânını dahi gösterebiliyorlar birbirlerine. Ya da hepsi şehir merkezine gidemiyor, evine yakın bir mahalleye gidiyor dilenmek için. Ve süreç başlıyor. Bu çekirdek aileler için geçerli olan örüntü. Kocası ölen veya eşinden boşanan kadın için süreç hızlanıyor.

Dilencilerin çoğu kadın mı?

– Kadınlara vurgunuz nedeniyle soracağız; selpağa çıkanların çoğunluğu kadın mı? 

Görüşmeye kalktığınızda karşınıza çıkanların çoğu kadın oluyor. Erkekler de görüşmeye çok istekli olmayabiliyor ve görüştüğünüzde çok da açılmıyorlar. Ben bu yüzden sadece 3 erkekle görüşebildim. Genel olarak dilencilik kadınlar için müthiş bir mücadele mekanizması. Hayatta kalmaya çalışıyorlar. Bunu kendileri, çocukları, aileleri için yapıyorlar.

Itır: Ne yapayım ablam, gücüm yetmiyor, yavrum yetmiyor… Yeri geliyor da ablam, inanın Allah’ınıza çocuklara peynir bulup da sofraya koymaya götüremiyom. İşte kimse kimsenin içini bilmiyo. Çocuğumun ayağındaki ayakkabı böyle yırtık ablam, alamadım…

“Erkekler eşlerinin çalışmasına genelde karşı çıkıyor ama kadın galip geliyor”

– Bahsettiğiniz gibi bir çekirdek aile örneğinde, kocasının kadının selpağa çıkmasına tepkisi ne oluyor; kabullenme mi, itiraz mı? Bir tarafta da eşini dilenmeye zorlayan erkekler var mı? 

Daha çok karşı çıkıyorlar. Gerilimler olabiliyor ama kadınlar galip geliyor. Bazı eşlerde inanılmaz bir irrasyonalite var; “Çalışmanıza eşiniz bir şey dedi mi” diye sorduğumda “Engel oldu, çok kavga ettik, çekiştik, ama sonunda ben çalıştım” yanıtını veriyor. Karısına engel oluyor ama örneğin inşaatta çalışırken sakatlanmış erkek, kendisi de çalışamıyor. “Peki eşiniz evin geçimi için ne öneriyordu” diye sorduğumda kadına, “Hiçbir şey” dedi. Ama kadın bu irrasyonaliteyi deliyor dilenciliğe başlayarak.

Ayrıca ben rastlamadım ama yetkililer eşlerin dilendirdiği bir aile örüntüsünden bahsettiler. Bunun dışında boşanma çok yaygın. Vefat ve boşanma gibi nedenlerle aile parçalandığında kadın dilenciliğe başlayabiliyor. Eşi ölen kadın doğrudan dilenmeye başlıyor çünkü elinden başka bir şey gelmiyor. Çekirdek aile, boşanmış veya eşi ölmüş kadınlar dışında bir de benim “kaotik” ya da “eğreti” olarak nitelediğim bir aile biçimi var. Bu eşler arasında boşanma gerçekleşmese de ayrı yaşıyorlar. Burada erkek eş, kadını yalnızlaştırıyor, nadiren eve geliyor, geldiğinde şiddete başvurabiliyor. Bir kadın “Ben kocamı bulamıyorum ki boşanayım” dedi. Böyle bir durumda kadınlar dilenmeye başlıyor.

Nursema: Kaçmaz olaydım, pişman oldum. Çalışmıyo, görmüyo, alkol bağımlısı. Eve barka bakmıyo, valla yardımlar olmasa acımızdan ölüyoz. Nerde içiyo, orda içki içiyo, sızıp kalıo. Evlere barka da gelmiyo. Haliyle kavga dövüş de oluyo, evde beni dövdüğü günler de oluyo. Onlarda psikolojim bozuluyo…

“Yoksullar arasındaki akrabalık bağları çok zayıfladı çünkü onlar da yoksul”

– Bu kadınlara destek olacak akrabaları, sosyal destek ağları yok mu?

Yok. Bu Türkiye’deki yeni dönem yoksulluk araştırmalarında da ortaya çıktı; yoksullar arasındaki aile, akrabalık, komşuluk gibi enformel dayanışma ağları inanılmaz ölçüde zayıfladı. Çünkü herkes yoksul artık, etrafındakiler de yoksul. Köylüleri de göç ediyor, göç etmemiş olan varsa onlarla da ilişkileri zayıf.

“Dilenciler sınıfaltı; gündelikçiliğe yükselemiyorlar”

– “Paspasa gitsene dilencilik yapacağına” diyecek birine dilenci kadınlar ne yanıt verir?

Alt sınıftaki bir kadın temizliğe gidebilir ama sınıfaltı bir kadın gidemez.

– Sınıfaltı ne demek?

Toplumsal sınıfların herhangi birine dâhil olmanın esirgendiği insanlar. Dâhil olmayı başaramamış değil, bu tarz imkânların hiçbir şekilde sağlanmadığı insanlar. 1970-80’li yıllarda kullanılmaya başlansa da Marx’ın ‘tortu tabaka’ dediği kesime tekabül ediyor. Türkiye’de sınıfaltı diye bir grup olmadığı söylenirdi ancak ben araştırmamı yaparken Ankara’da olduğunu gördüm. Türkiye’de sınıflaltının var olmasının bir sebebi hane yapılarındaki dönüşüm. Bu kapsamda kadınlar, eğitim düzeyleri düşük veya hiç olmamasına rağmen evin içinde daha egemen duruma geliyor. Şöyle oluyor: Çekirdek ailelerde erkek eş evi geçindirirken iş kazası gibi sebeplerle ya da işten çıkartılma nedeniyle işsiz kalıyor. Çalışsa da çöp toplama, işportacılık gibi arızi işler yapıyor ve bu durum geçinmelerine yetmiyor. Kadınlar sürece doğrudan müdahil olarak, daha çok selpağa çıkarak evin geçimine katkıda bulunuyor, hatta üstleniyorlar. Çünkü sosyal yardım kurumlarıyla de onlar ilişkiye geçiyorlar. Temizliğe gitse bile nadiren gidebiliyor ama gündelikçiliğe yükselemiyor. Çünkü yoksulluk çok katmanlı ve gündelikçilik yoksul kadınlar hiyerarşisinde belli bir yere sahip. Temizliğe gitmek için gereken vasıflara sahip değiller.

– Vasıftan kastınız tam olarak ne; temizliğe çağrılmak için yeterince temiz bulunmamak veya mesela hırsızlık önyargısından kaynaklı endişeler mi?

Yolda görüp bazı dilenci kadınlara “Gel evimi temizle” diyenler olmuş. Ama genel olarak temizliğin bir “çevre işi” olduğunu söylüyorlar; “Benim çevrem yok ki nasıl temizleyeyim.” Dilencilikle temizliği kombine edenler var ama onları çağıracak bir kadını tanımaları çok zor. Tanısalar bile bayram gibi zamanlarda çağırılıyorlar ve ancak o zamanlarda temizliğe gidebiliyorlar. Ayrıca kronik hastalıkları var; bel, sırt ağrısı, fıtık veya yaşlılığın verdiği güçsüzlük var.

– “Kadınlar mahalleden, komşularından görüyorlar, birbirlerini harekete geçiriyorlar, önderlik ediyorlar, dilenme mekânını dahi gösterebiliyorlar” dediniz. Mahalle ve komşular etkinse “Dilenci mahalleleri var” çıkarımı yapmak ne kadar doğru olur?

Dilenci mahallesi demeyeyim ama örneğin Ankara Altındağ’ın bir bölümü, Çinçin, Hıdırlıktepe sınıfaltının yaşadığı semtler, mahalleler. Gelir elde etme etkinlikleri içerisinde dilencilik bu bölgelerde önemli bir yere sahip.

Nurten: Çoğu kişilere söyliyemiyorum eşimin gelmediğini, çünkü evde tek yaşıyorum. Etrafımız hep esrarcı dolu. Evime gelirler, çok kötü şeyler yaparlar. Onlardan korkuyorum. Bazı kişilere söyleyemiyorum yani, çünkü çocuklarımla ben tek başıma evde yatıyorum. Ben geceleri kapının arkasından neler koyuyorum ben. Sonra kapım bi de kırık, helak oluyorum yani.

“Selpak satmayanlar damgalanıyor”

– Altındağ’dan bir kadın, komşusundan duydu, selpağa çıkmaya karar verdi. Yol yordam aktarılırken ne söylemesi gerektiğine, nasıl giyineceğine dair kendisine aktarılan raconda neler var?

“Selpağı şuradan alacaksın” deniyor. 10’lu paketler 1 lira, 1 lira 20 kuruşa. Ne kadar satılabileceğini de birbirlerinden öğrenebiliyorlar. Ancak racon daha çok dilencilik çocuklara öğretilirken söz konusu oluyor.

– Çocuklara kim öğretiyor?

Çocuklar birbirlerine öğretiyorlar; “Bir tane alır mısın, diyeceksin” gibi… Genel olarak bakarak öğreniyorlar. Ama Foucault’cu anlamda normalleştirme pratikleri dilenme faaliyetlerine sirayet edebiliyor; selpak satmayanlar damgalanıyor. Yoldan geçenler mesela “Sen niye boş duruyorsun, bir şey sat” diyerek dilencileri belli bir kalıba, kapitalizmin ticari mübadele ilişkilerine sokabiliyor.

Kaç tür dilencilik var?

– Selpağa çıkmak ve geleneksel dediğiniz dilencilik dışında kaç tür dilencilik var? Örneğin engelli olanlar için rivayet edilen sakat bırakılarak dilenmeye zorlanmak bu türler arasında mı? 

Aktif, yani talepkâr olanlar, sadece duranlar, yani pasif olanlar, tekil-çoğul çıkanlar, kapitalizmle uyumlu-uyumsuz olanlar… Zorla dilendirmeye dair literatürden örnek verebilirim.

– Siz mafyöz organizasyonlara rastlamadınız mı?

Hayır, öyle olsa ben de tehlike atlatırdım galiba. Görüştüklerimin birileri tarafından gözlendiğine, herhangi bir tehdit altında olduklarına dair bir gözlemim olmadı. Ama bu benim araştırmam için geçerli.

– Örneğin Taksim İstiklal Caddesi’nde benzeri bir organizasyonun olmaması düşünülebilir mi?

Tabii vardır. Ama bu benim bahsettiğim örüntünün varlığını değiştirmiyor. Türkiye gelişmekte olan bir ülke ve bu nitelikteki veya azgelişmiş birçok ülkede dilencilik benzer bir örüntüye sahip. Çünkü yoksulluğun karakteri de bu ülkelerdekine benziyor. Ama mesela Afrika’da insan ticareti boyutu var, kriminal faaliyetler yoğun; çocukların uzuvlarının kesilmesi, zorla dilendirme gibi… Benimle görüşmeyi kabul etmeyen iki kişi vardı,  bir ihtimal, sebebi gözlenmeleri olabilir, belki kısmen kriminal bir yapı vardır.

– Selpağa veya dikilmeye çıkmadan önce öğretilenler arasında giyim kodları var mı? Kıyafet değişimi söz konusu mu?

Ben rastlamadım ama bir sosyal hizmet uzmanı şunu anlattı: Ankara’da kar yağarken üstü ince, ayakları çıplak bir çocuğu görünce görenler para veriyor. Biri gidip palto alınca o uzman kimliğini gösterip “İki dakika sonra çocuk o paltoyu çıkaracak” demiş. Ve hakikaten öyle olmuş, çocuk üstünde paltosu olmadan, ayakları çıplak dilenmeye devam etmiş. Böyle bir şey varsa bile bu çocuğun ne kadar kıyafeti olabilir ki? Kıyafetini değiştiriyorsa bile bu yargılanacak bir şey değil. Ancak tabii çocuğun kıyafetini değiştirmeye zorlayanlar var, bu durumda çocuğun iradesi yok elbette. Fakat, genel olarak, insanlar “Duygularımız sömürülüyor” diye sitem ederken, dilenen kişi çok daha ciddi bir şey yaşıyor, hayatta kalmaya çalışıyor. Bunu aşmak için her türlü stratejiyi uygulayabilirler.

“Genelde haftada 3-4 gün, yaklaşık 4 saat selpağa çıkıyorlar”

– Selpağa gitmenin yordamını öğrenen kadın, Çinçin Mahallesi’ndeki evinde uyandı. Onu nasıl bir 24 saat bekliyor?

Bu soruyu sordum ve çok homojen yanıtlar aldım. Sabah kalkıyorlar, evin işleri oluyor, okul çağındaki çocuklarını okula yollamaları gerekiyor, sonra okul çağında olmayan çocuğu varsa, diyelim ki bebeğini besliyor, öğlen çocuğu okuldan döndükten sonra büyüğüne küçük çocuğunu emanet ediyor ve tek başına akşam 16:00 ile 20:00 arası dilenmeye çıkıyor. “Çünkü o zaman zabıtalar daha az oluyor” diyor. Ya da gündüz okul çağında olan veya olmayan çocuğuyla çıkıyor. Çocuğunun eğitimini de aksatabiliyor elbette. Ama her gün de gitmiyor.

– Haftada kaç gün çıkıyorlar selpağa?

3-4 gün olabiliyor. Biri demişti ki “10-20 gündür gitmiyorum.” Esnek bir rutin var.

– İhtiyaç oldukça mı çıkılıyor?

Hep ihtiyaç hâlindeler ama sürekli çıkabilecek kadar boş vakitleri yok. Çünkü ev işleri, çocuk bakımı gibi yükümlülükleri var. Veya özellikle soğukta sokağa zor çıkıyorlar.

– Oturacakları mekânı nasıl seçiyorlar?

Komşularının, arkadaşlarının yönlendirmesi olabiliyor. İkincisi, kendileri toplu taşımaya binip bir yerleri keşfedebiliyorlar. El yordamıyla, deneyerek stratejik nedenlerle seçebiliyorlar. Örneğin, bazı trafik ışıkları daha uzun yanıyormuş, “Oraya gidiyorum” diyor.

Raziye: Dolmuş daha kolay. Otobüsleri bilemiyom. Okumam olmadığı için… Cebeci tarafından geçiyor musunuz diyorum, onlar da geçiyoruz, diyorlar. Ben biniyom. Üstünde yazıyo da ben bilemiyom. Ama çoğu zaman da ağlıyom ben. Niye dersen ben okumak bilmediğim için. Ben dolmuşa binerken bile sıkıntı çekiyorum. Bir kişiyi görsem de diyom, acaba şu dolmuş nereye gidiyor, diye sorabilir miyim acaba diyorum. Kızılay olursa sarı… Sarıysa binmiyom. O da yani abinin birisi bana geçen sene, Allah razı olsun, mavi dedi, Ulus, dedi. Sarı Kızılay, dedi. Ondan bazen aklımda kaldı o şekil. Bazen sıkıntı çekiyorum, ama sarıya hiç binmiyorum.

Otobüse binebilmekten yoksun kalmış bu kadın çünkü eğitim almamış. Büyük ihtimalle kırda doğmuş, kız çocuk olduğu için okutulmamış… Sürekli, her katmanda dışlandıkça merkezden çevreye doğru o kadar dış bir halkaya itilmiş ki sonunda dilenmeye başlamış.

Örneğin Raziye gözüne bir yer kestirdi ve selpak satmaya başladı ancak o mekân tutulmuş, başına ne gelir? Mekân savaşları nasıl işliyor?

Bu konuda çok ayrıntılı veriler çıkmadı ama “Burada ben duruyorum, sen git” denilenler olmuş. Bana anlatmaya çekindikleri daha travmatik deneyimler yaşamış olabilirler.

Dilencilerin gözünden Ankara’nın en kazançlı bölgeleri

– Ankara’da nereler mesken tutuluyor, rağbet gören mekânları hangileri?

Esas Kızılay; Karanfil, Konur sokakları, Güvenpark… Cebeci’de metro çıkışları ve üniversite yakınları. Bahçelievler 7. Cadde, Tunalı, salı günleri pazarın kurulduğu Emek 10. Cadde. Cami önlerinde de dilenebiliyorlar ama bazen sıkıntı olabiliyor çünkü zabıta cami önlerini çok sıkı denetliyormuş. Yine varoş denebilecek ama kendi oturdukları yerler kadar yoksul olmayan yerlerde de dilenebiliyorlar. Eğitim düzeyi biraz daha yüksekse bir yerlere daha rahat gidebiliyor, değilse zor.

– Dilencilerin arasındaki çatışmanın derecesini de öğrenmek adına: Tutulmuş mekânlarda bir dilencinin başına gelebilecek olası şiddetin seviyesi ne?

Bunu çok öğrenemedim, daha çok sözel şeyler olduğunu söylediler. Genelde korkup söyleneni yerine getirdiklerini söylüyorlar; “Korkup kalkıp gittim.” Kendilerinin ne yaptıklarını söylemiyorlar, ben maruz kalan kişilerle konuşmuş oldum. “İçkici abiler var, onlardan korkuyorum” diyen bir kadın olmuştu. Çok kopuklar çevrelerinden, yekpare bir sokak kültürü yok. Daha ziyade bireyselliğin ağır bastığı bir kültür var.

– İçkicilerin yanı sıra mesela tinerciler de korktukları gruplardan mı?

Çekiniyorlar. Korumaya çalışıp çocuklarını geri çektiklerini söyleyebilirim ama Ankara’da eskisi kadar tinerci yok.

“Yoldan geçenlerin toleransı daha çok yaşlılara”

– Selpak satmaya başladığında kişi, sokaktan geçenlerle nasıl diyaloglar yaşıyor?

Sözelse, ya hayır duası ya da anlatısal bir araç kullanıyorlar. Dini olarak “Allah rızası için” diyor, anlatısalsa geçim sıkıntısından dem vuruyor. İhtiyaçlarından bahsediyorlar; “Kiram, elektriğim birikti”, “Suyumu ödeyemiyorum”, “Çocuğuma süt parası” diyebiliyorlar. Ya da bir hikâyesi olabiliyor, “Kardeşime 23 Nisan müsameresi için elbise almam gerekiyor” diyerek dilenen genç bir kıza rastlamıştım, kendisiyle görüşebildim. Onlar böyle dilenirken yoldan geçenlerin tutumu değişiyor. Sadaka veren, mendil alanlar var; diğer tarafta kızanlar da var; “Elin ayağın tutuyor, niye dileniyorsun”, “Çocuğunu niye sokaklara çıkarıyorsun, yazık değil mi!” Sadece çocuklular değil, çocuksuzlar da eleştiriliyor. Tolerans daha çok yaşlılara gösteriliyor.

Şehriban: Bu işi yaparken genelde hep tartışıyorduk insanlarla. Bana hakaret ediyorlardı. Mesela çalış, diyolardı. Gençsin diyodular. Ben de ister istemez, abla iş imkânları var da ben mi çalışamıyorum yani. Benim okumam yazmam yok, ben bi okul bitirmemişim. Tahsilim yok, bi şeyim yok. Ben diyodum, yani kötü bi şey yapmıyodum. Ben bunu senden sadaka olarak da istemiyorum. Ekmeğim için mendil satıyorum. Gönlünden geçerse al, almazsan da kendin bilirsin, diyodum. Ama hakaret etme, diyodum karşımdaki kişilere. Onlar da diyolardı ki, bu iş değil, diyolardı. Böyle diyolardı, insanların duygularını sömürerek iş olmuyo. Ben de biliyorum sömürerek iş olmadığını, ama mecburum, elimden başka iş gelmiyo.

Sümeyra: Millet bize gülüyodu abla, arabadakiler…

“Osmanlı’da çalışabilir görülen dilenci erkeklere kürek, kadınlara dayak cezası”

– Sizce yaşlılara neden daha toleranslı davranılıyor?

Çünkü çalışabilir durumda olan-olmayan diye bir kategorileştirme yapıyor insanlar. Bu 1300’lü yıllarda Avrupa’da da yapılıyordu. Birbirine paralel tüm yasal düzenlemelerde bu ayrım var. Osmanlı’da da vardı aynısı; erkeklere kürek cezası, kadınlara dayak… Bugüne geldiğinde de örneğin 30-40’lı yaşlarda bir adam çıksa yanında çocuğu olan bir kadın veya yaşlı bir erkek kadar kazanamaz. Ve hatta “Sen niye çalışmıyorsun” denilerek belki başına kötü şeyler gelebilir. Bunu göze alamadıkları için de bazıları eşlerini dilendiriyordur.

“Çocuklarını bırakacak kimsesi olmadığı için onlarla dilenen kadınlar var”

İnsanlar 30’lu yaşlarında bir kadını dilenirken gördüklerinde de o kadının çalışabileceğini farz ediyor. Bir sosyal körlük var. Herkes çalışamıyor, bu kadınlar iş imkânlarından yoksun ancak bu ısrarla görülmüyor. Anneler için örneğin duygu sömürüsü yaptığı düşünülerek “Bir anne çocuğunu dilendirir mi” deniyor ancak şu göz ardı ediliyor: Çocuklarını bırakacak kimsesi olmayan kadınlar var. Genelde Türkiye’de var olan bu sıkıntı, selpağa çıkan kadınlar için çok daha geçerli. Bir başka neden de, yaşadıkları yerlerin tehlikelerle örülü olabilmesi, böyle bir durumda bir koruma güdüsüyle çocuklarını yanlarından ayırmak istemeyebiliyorlar. Çocuğunu yanına alıyor ve ne yazık ki daha çok kazanıyor.

– Daha çok kazanma arzusuyla çocuklarıyla çıkan anneler de var mı?

1 lira kazanacağına 5 lira kazanmak da isteyebiliyor tabii. Damla damla kazandıkları için arttırmayı tercih edebiliyorlar, ama “Her zaman da çıkarmıyorum” diyor. Ama çıkardıkları için çok eleştiriliyorlar.

Dilber: Kimi diyo ki, sen benden daha zenginsin diyo. Kimi, git diyo, kör müsün, çalış diyo, elin ayağın tutuyo, diyo. Kimi diyo, ayıp değil mi dileniyosun, diyo, terbiyesiz, diyo. Bu çocuğu sokağa çıkartıyosun, diyo. Ben de diyorum ki keyfimden çıkarmıyorum ki çocuğumu sokağa, diyom. Yoksulluktan çıkartıyom, diyom.

– Toplum bir yandan “Çocuğunla çıkma” diye eleştirirken dilenci kadınları, diğer taraftan çocuğuyla görünce daha çok para mı veriyor?

İnsanlar da homojen değil. Bazıları daha merhametli olabilirken, bazıları kızabiliyor. Kimin dilendiğine göre değişiyor dediğim gibi. Yaşlılar örneğin sempatik bir figüre de dönüşebiliyor; teatral davranabiliyorlar, seslerini biraz incelterek, sevimlileşerek. Kendi sınırları açısından iyi de kazananlara rastladım.

“Dilenci çocukların hayal mesleği polislik”

– Çocuk dilenci parantezi açsak: Genele zorlama mı hakim, aileye rağmen selpağa çıkmak mı, yoksa ailenin rızasıyla gönüllülük mü?

Çocuklar, ailelerine yönelik çok koruyucu davranıyor. “Beni sokağa yolladı”, “Beni dilendirdi” demiyorlar, “Ben kendim çıktım”, “Kendim akıl ettim” diyorlar. “Mendili nasıl aldın” dediğimde yine “Kendim” diyor. Bir çocuğun bunu kendisinin akıl etmesi her zaman çok olası değil. Akranlarından, büyüklerinden görebilir, annesiyle çıkıyor olabilir. Ya da şu olabiliyor: Başka çocuklardan görüyor, annesi razı oluyor, bir şey diyemiyor. Anneler çocuklarına göre bana daha açık davrandılar; “Gönderdim, ne yalan söyleyeyim” diyenler oldu.

Nurten: Ufak çocuğumda gelişim bozukluğu vardı gıdasızlıktan… Doktorlar bildirdi, bana kağıt verdiler, git çocuğunu kurtar, dediler. Her tarafa başvurdum. Adliyeye başvurdum, karakola başvurdum, netice gelmedi. Çocuğum karşımda eriyodu. En sonunda büyük çocuk (İdil) dedi ki “Anne ben mendil satacam” dedi. Mecbur gönderdim onu, böyle eşim terk edince… Aslında çocuk da dayanamıyodu.

– Selpağa çıkan anne rol model olabiliyor mu çocuğun selpağa çıkmasında?

Bazen olabiliyor, anneleriyle birlikte çıkıyorlar. Komşuları da anneleri yönlendirebiliyor, “Çocuğun mendil satsın, evin kazancına katkısı olur” denilebiliyor.

– Çocuklar paralarını nelere harcıyor?

Kendileri için saklayıp harcayabiliyorlar. Annelerine verebiliyorlar, ama bunu söylemeyebiliyorlar. Sonradan anneleriyle görüştüğümde, biri “Aldım ne yalan söyleyim” dedi mesela. Ancak tabii evin geçimine katkıda bulunduğunu ve bundan gurur duyduğunu söyleyen çocuklar da oldu.

SÖYLEŞİNİN DEVAMI

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun