Nazan Bekiroğlu ve son romanı ‘Mücellâ’ – Fikrikadim

Nazan Bekiroğlu ve son romanı ‘Mücellâ’

MÜCELLÂ İLE OKURLARIN KARŞISINA TEKRAR ÇIKAN NAZAN BEKİROĞLU

‘Yazar’ bir annenin kızı olarak kelimelerin girift ve tehlikeli dehlizlerinde gezinen bir söyleşi gerçekleştirmek çok kolay bir şey olmadı şüphesiz. Birazdan sayfalarda karşılaşacağınız metin, bir anne-kız sohbetinden daha fazla anlam ifade ediyor bu yüzden. Nazan Bekiroğlu ve son romanı ‘Mücellâ’ çerçevesinde kendi korunaklı dünyasını özenle örmüş bir yazarın iç evrenine sızma çabası da diyebiliriz bu röportaja…

Söyleşi: Leyla Didar Bekiroğlu Özyazıcı

Telefonuma gelen mesajda, “Sana ceza veriyorum, Trabzon’a gidip Nazan Hanım’la röportaj yapacaksın!” diye latife ettiklerinde bunun gerçekten de benim için zorluğu bilinerek mi ‘ceza’ sözcüğü kullanılmıştı bilmiyorum. Ama onunla; son romanı ve sanatkârlığıyla ilgili sohbet etmek için mutfak masasının başında bir araya gelmiş olarak bulduk birbirimizi.

Nesnel mesafeden uzaklaştığım anların yansımaları kısmen burada olmayacak. Kimi zaten bilinen, kimi benim için bile ilk kez duyulmuş meseleleri içeren bir sohbetti. ‘Yazar anne’yle edilen sohbetin bir kısmı okuyucuya emanet edilmek üzere bu sayfalarda sıralandı. Bilinen söyleşi gerekleri belli ölçülerde çiğnenmiş olabilir. Ne de olsa söyleşi mekânı olan yazar evinde, muhabirin de bir odası vardı.

Nazan Bekiroğlu’yla son romanı Mücellâ, sanat yaklaşımı, yaşamak ve anlamak çabası ile daha birçok şey üzerine evde gülüşüp konuşurken, Trabzon Limanı’nda iyot kokusunu içimize çeke çeke yürüdük. Bize anı oldu. Siz, sevgili okurlar da, varsa bizimki gibi nohut kahvesi, yoksa da Türk kahvesi eşliğinde buyurun şöyle.

Yeni romanın ‘Mücellâ’ daha evvel yazdığın bir hikâyeden romanlaştırıldı. Bu genişleme ihtiyacı neden doğdu? 

‘Mücellâ’ benim ona adım adım gittiğim değil, kendisi bana aniden gelen bir metin. Yıllar önce bir anda içime düşüvermişti. ‘Mücellâ’ diye bir hikâye çıktı o zaman. Fakat o hikâye bana yetmedi. Zihnimde hep işledi durdu. Onu roman olarak anlatma ihtiyacını hissettim.

Fakat bu, cesaret isteyen bir şey, bir tuzak aynı zamanda… ‘Mücellâ’dan Mücellâ’ya geçiş, bir hikâye romana dönüşürken nasıl bir süreçten geçer, bu anlamda da dikkate değebilir.

Okuyucuyu ne bekliyor?

Babasız, anne baskısıyla büyüyen, başlangıçta silik görünen yalnız bir kız: Mücellâ. Onun gözünden arka planda toplumsal değişimler, siyasal çalkantılar. En çok da dönemsel ayrıntılar. Bugün bizim için mazi olmuş, unutulmuş kokular, kumaşlar, gelenekler, renkler, masallar, şarkılar. Mücellâ’nın hayatına bir biçimde dokunanların fırtınalı hikâyeleri de bekliyor okuyucuyu.

Peki, Mücellâ bir ‘başkalarının hayatı’ romanı mı?

Öyle de denebilir. Çünkü Mücellâ’nın hayatı dümdüz bir çizgi halinde ilerlerken etrafındakilerin hayatı sürekli olarak onunkiyle kesişiyor.

Bunu Mücellâ’nın romanı yapan şey bu kesişme mi yalnızca ve bu yeterli mi? 

Hayır, yeterli değil. Yeterli olsaydı dağınık bir roman olurdu sadece. Dahası, roman değil hayat olurdu. Bunu Mücellâ’nın romanı yapan şey, aradaki zıtlık. Etrafındakilerin fırtınalı kaderi Mücellâ’nınkine yapışık olarak ilerlerken, o bütün bunları sedirinin üzerinde oturduğu yerden seyrederken, Mücellâ’nın eylemsizliğinin onların eylemleri üzerinden fark edilmesi.


Bir eser nedensiz yazılabilir mi? Yazılamazsa Mücellâ niçin yazıldı? 

Kanımca her eserin sebebi vardır, yazarı fark etmese bile. Yazma isteği benim için ilk sebeptir. “Beni yaz” diyen bir şey varsa o yazılır. Mücellâ’da hikâye bir yana, unutulmasına gönlümün razı olmadığı ayrıntıları da anlatmaya kalkıştım. Nar Ağacı “Neden dedeler kuşağına daha fazla anlattırmadım?” acısından doğmuştu. Mücellâ, anneler-babalar kuşağının hikâyesi. Ayrıca benim kuşağımın da hikâyesi. Bu defa bizatihî ben, kimse beni zorlamadan anlatmak istedim. Ben de anlattırılmayanlardan biri olmayayım, diye anlattım. Düşünsene, en azından şimdilik yayımlamayı planlamadığım halde sadece sen ve kardeşin için, ailemiz için çocukluk anılarımı yazdım. O bahçeli büyük evde sekiz yaşıma kadar yaşadığım hayatı. Yoksa siz bunları nereden bileceksiniz?

Sorunun ikinci kısmına geçersek yazının hayata borcu vardır. Mücellâ, yazının hayata borcunu ödemek için yazıldı.

Bu her roman için geçerli değil mi?

Doğru, her romanda bu böyledir. Ama Mücellâ’da daha fazla. Çünkü onda bir vasiyet gerçekleştirildi. Hiç fark etmeden hem de.

Nedir o vasiyet? 

Kitaptaki o cümleleri bana söyleyen biri oldu hayatımda. Bugün gibi kulaklarımda; lise yıllarımın sonu… Çok
okuyorum ve okumaktan başka bir şey de yapmıyorum neredeyse. Annemle o teyzenin evine gittiğimiz bir gün her zamanki gibi kitaplarım da yanımdaydı. Pencerenin içine oturmuş okuyordum. O teyze bana baktı ve dedi ki: “Nazlıgül, (bana böyle hitap ederdi) ne kadar çok okuyorsun kızım. Sen acaba yazar mı olacaksın?” Ve ilâve etti: “Bir gün eğer yazar olursan beni yazarsın. Şu teyzenin solan gülünü.” Solan gül… Ben o an öyle gülüp geçmiştim. Üniversiteye gitmek üzereydim ve doktor olmayı düşlüyordum.

Peki, bu romanın ne kadarı gerçek, ne kadarı kurgu? 

Mücellâ, gerçek hayatla adı belli bir ilişkisi olan bir roman. Onda benim gerçekte tanıdığım kahramanlar, mekânlar var. Neyyire Hanım’a benzer kadınlar tanıdım. Mücellâ’ya benzer birden fazla kadın tanıdım. Biri doğrudan odur. Olayların bir kısmının kökü gerçekte yaşanmıştır. Ama unutmamak lâzım, neticede Mücellâ yine de kurgusaldır.

Bazı romanlarının yazma öykülerini de romana dâhil ederek ‘yazıcı-anlatıcı’ olan sana, romanda bir karaktere dönüşmüş olarak rastlıyoruz. Nazlı karakteri kimliğinde, Mücellâ’nın sedirinde oturanlardan biri olup bir görünüp bir kaybolma sebebin nedir? Bu bir içeri sızma, denetleme isteği mi? 

Nun Masalları’ndan itibaren yazma serüvenimi de yazımın konusu arasına soktum. Yazdıklarımın dışında kalmaya tahammül edemedim. Ama Nar Ağacı’nda ve Mücellâ’da bizatihî bir roman kahramanına dönüşmüş vaziyetteyim.

Gerçi Mücellâ’daki Nazlı’yı kendi gözünden değil Neyyire Hanım’ın, Sahir Efendi’nin, Mücellâ’nın gözünden seyrediyoruz. Ama Nazlı da Mücellâ’nın sedirinin önünden geçenlerden biri. Belki o da en büyük hayat dersini Mücellâ’dan alıyor. Bir vasiyeti gerçekleştiriyor çünkü ve o da bir roman kahramanına dönüşüyor. Dahası kırk yıl sonra kendi gerçeğini fark ediyor. Mücellâ ile benzerliğini.

“Mücellâ’nın dantelleri, Nazlı’nın kitapları” dersek bu benzerliği örneklemiş olur muyuz?

Örnekten fazlası olur. Bu roman bu cümle için de yazıldı. Çok farklı gibi görünen iki kadın kahraman. Sosyal konumları, eğitimleri, yaşları, dönemleri çok farklı. Ama Nazlı’nın kitaplarıyla Mücellâ’nın dantelleri arasında hiçbir fark yok.

‘Mücellâ Teyze’ diye seslenilen bir kişinin ‘Mücellâ’ olması noktasına gelmek/ geçmek… Kitabın ilk bölümünde, buna ölümün yaşları eşitlemesi meselesini sebep olarak gösteriyorsun. Öyle mi yalnızca, yoksa Nazlı bir kızın Mücellâ’ya ‘yazar’ olmasıyla mı ilgili bu durum? 
Romanda başta açılan sonda kapanan 2015 tarihli çerçevede ‘Mücellâ Teyze’ hitabı var. O katmanda Nazlı dünyevî kayıtlara bağlı. Asıl metinde ise anlattığı kahramanlardan bir farkı kalmıyor. Çünkü anlatmaya başladığı anda o dünyanın bir parçası oluyor. Öyleyse evet, ‘Mücellâ Teyze’ benim şu andaki yaşımdan daha ileri bir yaşta vefat etmiş olsaydı da o yine ‘Mücellâ’ olacaktı.

Mücellâ’nın başında “Bir gün romanlar yazacağımı bilseydim ne olurdu acaba?” diyorsun. Ne olurdu?

Farklı olurdu herhalde. Ben de mesela ortaokul sıralarında, ileride yazar olacağımı bilseydim, bu demektir ki bugünkü bilincimin en azından bir kısmına daha o zaman sahip olabilseydim, en başta şu anlattırma meselesini tamamlardım tabii. Daha farklı okurdum. Daha çok gezerdim. Zamanımı daha bilinçli kullanırdım.
Bu refleks bir şeylere mal olmaz mıydı?

Bir bakıma doğru bu söylediğin. Belki içimdeki o boşluğu o günden doldurmaya başlasaydım onun acısını çekmeyecektim. Oysa o boşluğun acısı sanatın ivmesidir. Hiçbir şey olmasa bile, bir romana bu cümleyle başlayamayacaktım.

Senden, güçlü aşk hikâyeleri beklenirken, Mücellâ’da okuyucuyu aşksız bir kız karşılayacak. Bu bir risk sayılmaz mı?

Ne adına risk? Bir kere bunu geçelim. Risk hesabı yaparak roman yazılmaz. Tersinden söylersek, risk almadan roman yazılmaz. Ama yine de aşka gelince. Mücellâ’da aşk var. Yokluğuyla var. Başkalarında var. Farklı cepheleriyle, platonik, tutkulu, trajik aşklar var.

Mücellâ ve Yusuf Ziya ilişkisi daha sansasyonel olabilecek potansiyeldeyken abla-kardeş ilişkisinden öteye geçmiyor. Kalemine sorumluluklar mı veriyorsun onu bu özgürlüğünden kurtararak? 

Hayır! Tam tersine müdahale etmiyorum. Kalem, Rodin’in taşında saklı heykel gibi benim de henüz görmedi
ğim ama sezdiğim estetik bir bütünü açığa çıkarmak için işliyor kâğıdın üzerinde. Dolayısıyla Mücellâ ve Yusuf Ziya’nın bu romanda ‘bir şey’ olamaması o bütünün gereği. Öbür türlüsü kalemime hiç gelmedi. Trajik olana duyduğum ihtiyacı giderebileceğim başka kahramanlarım var Mücellâ’da.

Yusuf Ziya’nın uzun bir mektubu var romanda. Mücellâ bile belki o kadar cümle etmemiştir. Neden onu aşk acısıyla bu kadar çok konuşturdun? 

Mücellâ’yı konuşturamadığım içindir.


Savaş, ihtilâl, muhtıra, demokrasi sancıları arasında bir ömür geçiyorken Mücellâ gibi bir kız bunca sosyal ve siyasal cenderenin neresinde kalabilir?

Mücellâ, ilkokul mezunu bir kenar mahalle kızı üzerinden birey psikolojisine bakan bir roman. Onun asıl meselesi siyasî ve sosyal sorunlar değil. Fakat yine de 20’lerden 76’ya kadar gelirken arka planda silik de olsa çalkantılı demokrasi tarihimiz, II. Cihan Harbi’nin etkileri, 70’lerde tırmanan siyasal olaylar, çatışmalar vs. akıp gidiyor. Bunlar hayatın içine siyasetle ilgilenen veya ilgilenmeyen herkesi etkileyecek şekilde girmiştir çünkü zamanında. Bir toplumun değişimini de seyrediyoruz.

Mücellâ hem hayatından çok razı hem de ondan çok alacağı varmış gibi görünüyor. 

Çok… Çok alacağı var. Ama tüm bu alacağa rağmen, içinde bir acılık hissetmesine rağmen hayata kırgın değil. Mücellâ’nın mutsuz biten bir roman olduğundan çok emin değilim. İki günlük dünyadan mıdır mutluluğun tarifi? Hayattan razı olmak, nasibe boyun eğmek çaresizlik midir sadece? Yoksa bir aşkınlık noktasını da işaret etmez mi?

nazan-4Peki, Mücellâ’nın annesi Neyyire Hanım gerçeği… 

Neyyire Hanım, edebiyat bilimindeki terimle söylersek tam bir tip ve roman boyunca da öyle kalıyor, karaktere dönüşmüyor. Düz bir kahraman, bizi hiç şaşırtmıyor. Mücellâ’nın bir tipten bir karaktere dönüştüğünü düşünürsek onu anlayabilmemiz için önce Neyyire Hanım’ı anlamamız gerek. Çünkü Mücellâ, Neyyire Hanım’ın eseri.

Ben Neyyire Hanım gibi de çok kadın tanıdım. Bir kenar mahallede yaşayan, orta alt tabaka, mahallenin değer yargılarını tek doğru olarak benimsemiş, ahlâkın aranacağı tek yer olarak ‘mahallenin namusu’ kavramını görmüş, erkek egemen kültürün temsilcisi bir kadın tipi. Tek dileği var; Mücellâ’nın ‘bir kazaya uğramadan’ şanıyla şerefiyle gelin olması. Neyyire Hanım bütün ömrünü bu rüyanın gerçekleşmesine adıyor. Seçtiği yöntem ise kontrol ve otorite. Şu açıklamaları yapma ihtiyacını hissetmem bile Neyyire Hanım’ı peşinen hükmetmek yerine onu anlama isteğimden olsa gerek.

Mücellâ, sen ve Mayıs?

Elli küsur yılın olaylarını anlatırken hemen her ay, her mevsim girdi zaman cetveline. Fırtınalar, taşkınlar, tipiler girdi romana. Eski fırtınalar, eski takvim hesapları, eski yaprak dökümleri
bile hayatımızdan çekildiği için (çünkü bahçe yok) tabiatın hallerini anlatmak da bir dönemi anlatmanın çaresine dönüştü. Mayıs’ı sevdiğim ise doğrudur…

Karayemiş imajı neredeyse bir karakter romanda. 

Bu karayemiş ağacı da gerçek hayattan ödünç alınmıştır. Onu da çok iyi hatırlıyorum. Nar Ağacı diye bir romanım olmasaydı Karayemiş Fidanı koyabilirdim bu romanın adını. Romandaki karayemiş, sokakla evi ayıran bir simge. Neyyire Hanım’ın zihniyetine göre sokak, kötülüklerin kaynağı. Ev, koruyucu alan. Karayemiş ise sınır taşı.

Mücellâ’nın bir kahramanı da ana mekânı olan ev mi? Peki zaman? 

Zaman başlangıçtan beri en büyük meselemdi. Benim için daha bakir bir alan olan mekânı ise uzun süre arka plana ittim. Fakat giderek mekân daha fazla önem kazanmaya başladı yazdıklarımda. Nar Ağacı’yla birlikte iyice öne çıktı. Mücellâ ise neredeyse bir mekân romanı. Yani bir evin romanı… Her şey onun içinde ya da dışında cereyan ediyor ama sonunda eve hatta odaya dönülüyor.

Roman anlayışında zaman ve mekân bağlamında da olduğu gibi başka değişmeler oldu mu?

Elbette. Yusuf ile Züleyha ve Lâ’yı da katarsak benim roman anlayışım sabit kalmadı. İlk ikisinde mesnevi ile roman arasında bir tür aradım. Daha doğrusu romanın sınırlarını mesneviye doğru genişletmeye çalıştım. Bunlar dil ve yapı bakımından deneyseldi. Roman dilim de hem fonetik hem mana olarak şiirseldi. Bu denemelerde daha ileri atılacak bir adımım kalmadı. Bu kez duruldum, sakinleştim. Nar Ağacı ile klasik romana döndüm. Mücellâ, mekânın da zamanın da öğelerinin klasik roman anlayışına göre yerli yerine oturtulduğu bir roman oldu. Dil sadeleşti. Fakat o şiir görünmese de bir yerlerde yine akıyor.

Romanda sürekli olarak eskiye veda ederken yeniye alışmaya dair sahneler var. Bu bölümlere sıklıkla başvurulma sebebi nedir? 

1920’lerden 1976’ya kadar uzanan bir zaman çizelgesinde sosyal anlamda da keskin değişimler yaşanıyor. Büyülü Fener’den sinema salonlarına, lambalı radyodan televizyona, gaz lâmbasından elektriğe her şey değişiyor. Eşya üzerinden toplumun değişimini izlemek mümkün. Benim için en önemlisi şehrin çehresi değişiyor. Mahalle ve sokak bozuluyor, bahçe dağılıyor. Buna bağlı olarak değerler sarsılıyor. Yerine yenileri konuluyor ya da konulamıyor. Kahramanlar bu değişimlerin tanığı, öznesi, mağduru ya da mağruru. Mücellâ bir yanıyla eskiye özlem. Yok olan bahçeye, mahalleye ağıt. Betonarmeci müteahhit zihniyetine bir eleştiri.

Romanda edebî eserlere atıflar epey fazla… 

Mücellâ’da iki edebiyatçı var. Biri Nazlı, diğeri Yusuf Ziya. Tabii bir de şu yangından mal kurtarma telâşı. Romana monte ettiğim masalların, hikâyelerin çoğunu Google bile bilmiyor. Kumaş isimlerinin bir kısmı gibi.

Kadın kahramanlarının nitelik ve nicelik olarak en yoğun olduğu roman ‘Mücellâ’ gibi görünüyor. 

Bende kadın kahramanlar her zaman baskın. Mücellâ ise evet bütünüyle kadın kahramanların romanı. Erkek kahramanlar bile kadınların biçimlendirdiği taraflarıyla görünüyorlar onda. Yusuf Ziya Müzeyyen Hanım’ın, Fahir önce Neyyire Hanım’ın sonra Keriman’ın eseri. Yusuf Ziya’nın dediği gibi; “Kadınları güçlü olan bu sülâlenin erkeklerinden geriye bir avuç yazı kalır.”

Mücellâ’da da diğer romanlarında olduğu gibi araştırma safhası vaktini aldı mı? Kaç defter kullandın meselâ? 

Nar Ağacı’nda bir doktora tezi yazacak kadar tarihî eser okumuştum. Mücellâ’da hazırlıksızdım çünkü o içimde zaten vardı. Mücellâ iki defterden çıktı. Nar Ağacı’nda bu sayı ondu.

Mücellâ, sayfa hacmi bakımından birbirine eşit iki kısımdan oluşan bir roman. Fakat zaman aralığı açısından baktığımızda ilk kısmın uzun, ikinci kısmınsa kısa bir süreci içermesinin sebebi nedir? 

Hayatta da öyle değil mi? Birinci kısımdaki gibi, gençlikte olaylar çok çabuk ilerler ve zaman çok hızlı geçer. Ama yaşlılıkta zaman bir türlü geçmez, olaylar azalır ya da etkisini yitirir.

Yazma serüveni ne zaman başladı?

Defter, kalem ve kitap hep elimdeydi. Üniversite yıllarımda hiçbir yerde yayımlatmayı düşünmediğim hikâyeler yazdım. Yazmanın sadece kendisiyle yetindim. Ancak otuzlu yaşlarımda yazdıklarımı yayımlatmaya başladım. O da kendiliğinden gelişen bir süreçti. Sonra birdenbire kendimi burada buldum. Nasıl olduğunu anlamadan. Biri bana bir gün buraya geleceğimi söylese gülüp geçerdim. Mücellâ’nın sediri başında doktor olmayı düşleyen o kız gibi.

Okumak, yazmanın neresinde? 

Bana göre en başında.

Bir yazarın beslenme kaynakları da önemli sanırım. Seni neler besliyor?

Tabiat. Okumak, seyahat, aşk… Empati.

Yazma eyleminde bir hiyerarşi gözetiyor musun?

Başlangıçta duran şey benim içime bir meselenin düşmesi. Sonrası onun dilini bulabilmek. Her roman kendi diline muhtaçtır. Bunun bende en baştan halledilmiş, romanın, kendi diliyle gelmiş olması gerekir.

Yazarların farklı farklı yazma alışkanlıkları, gereçleri var. Seninkiler nasıl? 

Yazarken defter ve kalem, daima. Duygu ve düşünce kelimeye çevrilirken kalem ve kâğıda elimin temas etmesi gerek. Sonra bilgisayar faslı başlıyor. Mesainin çoğu bilgisayar başında geçiyor aslında. Orası mühendislik ve inşa aşaması. Aritmetik.

Osmanlı, Antik Mısır, insanlığın başlangıcı derken 20. yüzyılda bulduk kendimizi. Tüm zamanlarla ilgilisin. Nerelere kadar geleceksin/gideceksin acaba? 

Roman yazmak, zamanın ve mekânın kayıtlarından kurtulmaya yeltenmek değil mi? Büyük ihtimalle günümüzde geçen bir roman da yazabilirim.

Hatta belki sonrası…

Neden olmasın? Nar Ağacı’nda gelecekten gelen bir kahraman vardı.

Kadın kahramanların dile gelse acaba senden bir alacakları var mıdır?

Kırık hikâyelerini anlattığım için mi? Hayattan alacakları varsa benden de alacakları olsun. Ama unutmamalı ki hayatta yarım kalmış bir hikâye edebiyatta mükemmel bir hikâye olabilir. Bu da bir hayat, bu da var.

Farklı romanlarından başka başka karakterlerin bir araya gelip yepyeni bir roman oluşturabilecekleri fikri geliyor aklıma. Böyle bir durumda kimlerin hikâyelerini kesiştirmek uygun olurdu sence? 

Halide Edib’in yirmi bir romanından aslında tek roman çıkar. Belki benimkiler de öyle olacaktır. Düşünsene onca kahramanın zaman ve mekân kayıtlarından bağımsız olarak karşılaştığını. Mansur (Numan) ile Güzide’nin, Büyük Hanım ile Neyyire Hanım’ın, Yusuf Ziya ile İsmail’in yüz yüze geldiğini. Ama ben de mutlaka aralarında olmalıyım.

Sanatında bir tarza daha yakın buluyor musun kendini? 

Şu son iki romana kadar Büyülü Gerçekçilik’e yakın olduğumu düşünüyordum. Fantastik ve bilim kurgu değil ama mucizevî olanın gerçekliğe sirayet etmesi. Olağanmış gibi olağanüstü. Son iki romanda daha gerçekçi bir tavrım var. Ama gerçekliği tüllendiren, uçuşturan  o tavrın yine de bir yerlerden uç verdiğini fark ediyorum.

Bu kadar çok kelimeye neden ihtiyacın var? 

Düşünebilmek, yazabilmek için ihtiyacım var. Anlatabilmek ve anlayabilmek için. Kısacası var olabilmek için. Dahası düşüncenin kelimesi var ama duygunun yok. Duyguyu tanıyabilmek için kelimeye ihtiyacım var. Ben Kelime Defteri, Cümle Kapısı, İsimle Ateş Arasında adında kitapları olan biriyim. Kelimeyle alıp veremediğim var.

Kelimeler ile yakınlık kurulabiliyor mu? Kelimeler bazen çok masum durmuyor. Dokunuyor, kanatıyor, dönüştürüyor. 

Hem nasıl! Benim için kelimenin neredeyse maddesi var. Somutlaştığı anlar oluyor. Kelime keser, acıtır, öldürür insanı. Bunu mecazî olarak söylemiyorum. Gerçek anlamıyla söylüyorum. Kelimelerden öleceğimi zannettiğim zamanlarım var benim.

Hangi maddeye benziyor olabilir? 

Sabit değil. Keşfedilmemiş bir element belki. Ve kelime elementi değişken. Bazen tül, bazen kezzap.

Renkler ile kelimeler arasında nasıl bir ilişki olabilir? Bazı renkler hüzne daha mı yakın? 

Renklerin kelimelere çok benzediği muhakkak. Renkler de bir dilin unsurları çünkü. Ama her dil gibi kullanıldığı bütünün içinde onların da manaları farklılaşabiliyor. Renk lügatimiz de şahsî. Benim mor’um başka morlara uymaz meselâ.

Hiç kelimesini, cümlesini bulamadığın bir duygu oldu mu?

Olmaz mı? Hem ne kadar çok… Her yazarın vardır. Kelimeler duyguya yetmediği için edebiyat var zaten. Edebiyat sanatı dediğimiz şey kelimeleri bulmak için dile karşı verilen mücadele değil mi?

Yazarak susmak, diye bir şey olabilir mi? Yazmak susmanın beslediği bir şey midir? 

Kelimesini bulamadığım için gerçek hayatta sustuğum anlardır bunlar. Sessizliğe gömüldüğüm. Kelimem yok ki konuşayım. Ve bu çok acı. O zaman yazıya sarılıyorsunuz. Kelimesini bulunca hafifliyor. Adını koyunca tahammül edilir oluyor. Çünkü adını koyarsam ayan-ı sabitede, ya da Platon’un ideaları arasında karşılığı vardır. İnsan içindir yani. O halde tahammül edilir. Adını koyarsam kurtulacağım.

Başkalarının depresyonunu yaşıyorsun zaman zaman ve nasıl iyileşiyorsun? 

Uzun yıllar önce el yordamıyla bir cümle sarf etmiştim: “Herkese yetecek kadar gözyaşım, herkese yetecek kadar tebessümüm var.” diye. Öyleymişim, anladım. Bu çok ağır ama… Çünkü insanoğlu koskoca bir gezegenin kimyasını değiştirmeyi başardı. Kırık bir dala ağlar mı insan? Giderek dengeleneceği, evcilleşeceği yerde yırtıcılaştı da bu duygu. Böyle nasıl yaşanır? Çok zarar görsem de, hayatı ve insanları reddetme noktasına gelsem de şikâyetçi değilim. Yine böyle gelmek isterdim dünyaya. Çünkü empatiyi insanlığın ilk şartı olarak görürüm. Sezen Aksu’nun bir cümlesi kalmış aklımda; “Ölürsem mezar taşıma ‘anlamaktan öldü’ yazın” gibi bir cümle. Öyle iyi anlıyorum ki.

“Ne iyileştirir seni?” dersen. Bunun bütünüyle iyileşmesi yok. Sadece bir süreliğine hafifler. Yazarak atabilirsin içindeki zehri bir parça. Okumak biraz işe yarar, etrafta kaldıysa tabiata sığınmak hafifletir. Ama bütünüyle geçmez. Belki sadece kendin gibi olanlarla halleşmek, dertleşmek.

Sanatın bütünüyle çok ilgilisin. Özellikle resim, yerleştirme, tasarım. Ellerin sürekli bir şeylerle meşgul.

Sanatkârlık evren karşısında şahsî bir duruştur. Farklı bir algının ifadesidir. Bir tekliftir. Resimde de, müzikte de, heykelde de ve diğerlerinde de bu böyledir. Ben de gençken ressam olmak istemiştim ama olmadım. Galiba ben de Neyyire Hanım gibiyim. Bir şeyin içinde ya tam varım ya yokum. Kıyısında kalamıyorum. Hobi kelimesinden hoşlanmam bu yüzden. Ara sıra sen ve kardeşinin hediye ettiği boyalarla bir şeyler çiziktirsem de elim, gözüm durmuş.

“Tadından yenmez bir yalnızlığım var.” demiştin. Bu yalnızlığa bir yerde doyulmaz mı? Dostların var mı?

Benimkine “Yalnızım” demekten çok “Kalabalık değilim” demek daha uygun. Bu, bulunmaz nimet. Yalnızlığımı seviyorum çünkü bereketli. Zamanım da, mekânım da yeteri kadar benim. Hem birden fazla dostum var.

Hazır bulmuşken seni, sormadan geçemeyeceğim: Neyyire Hanım’ın Mücellâ için yaptığı gibi yıllara yayılmayan ama birkaç ay içine sıkıştırılmış hummalı bir çeyiz toparlama dönemin var. O neydi? (Gülüşmeler…) Yoksa bu roman için yapılmış bir alan araştırması mı? 

Anneler ayrı bir ırktır ve birbirine benzer. Hepimizin içinde biraz Neyyire Hanımlık var galiba. Benimki de açığa çıktı. Güzel günlerdi.

Gündelik bazı şeyleri anlattığımızda bizi anlamadığını ancak benzer olayları en kuytularına kadar roman karakterlerine yaşattığını ve onları anladığını görüyorum. Nedir bizim suçumuz, bir romana karakter olamamak mı? (Gülüşmeler…)

Dedim ya, yazarken anlıyorum. Anlamak için yazıyorum. “Neden yazıyorsunuz?” sorusuna verebileceğim yüzlerce cevaptan beni en fazla doyuranı bu. Seninle de şu masanın başında sohbet ediyoruz sadece.

Tamam öyleyse biz de yazarız.. 

Mektuplaşalım mı?

Yazma işini gizli gizli yapıyor gibisin. Seni hep okurken görüyoruz. Bunca kitap, sürekli aldığın o notlarla mı ortaya çıkıyor? Yazmanın vakti olur mu? Yoksa aslında hayatın her anında yazılıyor da, kâğıda geçirmek mi belli bir vakitte oluyor? 

Ben sana bir şey söyleyeyim mi, fiziksel anlamda ne zaman ve nasıl yazıyorum, bunu ben de hatırlamıyorum. Üzerinde adım yazılı şu kitaplar değil ama sırtımı yasladığım kitaplığın alt iki rafını dolduran onlarca defter olmasa ben de tüm bunları yazdığıma inanamayacağım.

İsimlerin senin için ne ifade ettiğini bildiğimden çok geç fark ederek de olsa sormak istiyorum: Niçin kızlarının adları biri çölden biri nehirden? 

“Nil’i ırmağına, Leylî’yi çölüne” götürmüştüm. Hatırlıyor musun?

Bir zaman makinesiyle hangi zaman ve mekânda kime misafir olmak isterdin?

Bana bir değil milyonlarca zaman makinesi lâzım. Tek sefer yetmez. Yaradılıştan itibaren dünyanın tarihine tanık olmak isterdim öncelikle.

Bir yazarın zamanına giderdim ama onu alıp başka bir zamana da geçerdim. Doğu-Batı Divanı’nı yazmış Goethe’nin yanına gitmek, sonra Goethe ile birlikte dört beş asır öncesine, Şirazlı Hafız’ın zamanına gitmek isterdim. Goethe ve Hafız’ın karşılaşmasını bir köşecikten seyrederdim. Bir de Dostoyevski’nin koluna girip, onunla o dönemin İstanbul’una gelmek isterdim. Ya da Dostoyevski’nin hiç tanışmadığı Tolstoy’un yanına onunla birlikte gitmek isterdim. Bir de Mevlânâ’yı alıp bugünkü Türkiye’ye getirmek isterdim. Bakalım neler söylerdi?

Yazmak mı, yanmak mı? 

Yanmak, rahatsızlık duymak, kırılmak, incinmek, zehirlenmek. Bunlar öncedir. Yazı sonradan gelir. En azından benim ilhamı önceleyen yazı anlayışıma göre bu böyle.

“Hangi ateş sonsuza kadar yanmış ki?” dedirtiyorsun bir karakterinde. “Biraz tüter sonra sönersin…” Söner mi yazma yangını?

Her ateş gibi yazı ateşi de sönebilir ne yazık ki. Beslenmesi gerek bu yüzden.

Tabiatı Yunus gibi mi görüyorsun (gözlemliyorsun) ki tasvirler Yunusvari çıkıyor kaleminden? 

Öyle bakmak isterim. Çünkü tabiat bizi dünyanın en yalın, en kadim haliyle yüz yüze getiriyor. Onun hemen yanında mutlak hakikat duruyor.

“Kalbe giden yol, dilden geçer” diyorsun. Bir yazar okurun kalbine mi, ruhuna mı, zekâsına mı hitap etmeli?

Benim için tam da sorduğun sırayla.

Okurken ağladığımız, hüzünlendiğimiz şeyleri yazarken sen de hissediyor musun? Yazarken ağlar mısın meselâ? 

Sizin okuduğunuz gibi yazıyorum ben de. Yazarken ağladığım da oluyor, güldüğüm de. İçerlediğim de oluyor hayata, insanlara kızdığım da. Bu sahneler, cümleler okuyucu tarafından fark edilince mutlu oluyorum. Gerçi niye mutlu olduğumu da bilmiyorum ya o ayrı bir hikâye. Fakat benim içimde çok derinlerde duran bazı kıyı-köşe sahnelerin fark edilmediği de oluyor. Onlar sadece bana kalıyor. Nar Ağacı’nda Settarhan’ın, sokak köpeklerine ekmek veren dervişlerle arasında geçen konuşmayı bu gün bile ağlamadan okuyamam. Bunu hiçbir okuyucuyla konuşmadım meselâ. Mücellâ’da da böyle birkaç sahne, birkaç diyalog var. Zamanım bol. Bekliyorum.

Gece; insanlar için bir tür kabuğuna çekilme, uykuya dalma haliyken bir yazar için tersi sanırım. Yazarlar mıdır geceyi çoğaltanlar?

Ben gece yaşayanlardanım, Haşim gibi. Sabaha itirazım yok ama seher vaktinin sevdalılarıyla bir araya bir türlü gelemedim. Güneşin doğuşuna tanıklığım azdır. Bir şeyleri kaçırdığımın farkındayım ama artık çok geç. Gece
bana yetiyor. Meşrebime daha uygun. Tanpınar’ın tabiriyle ‘kendine rastlama’ anlarımdan birisi güneşin batışına denk düşer. Yazarların, bütünüyle sanatkârların geceyi güzelleştirdiğine inanırım. Biz uyurken bir yerlerde bir ressam tuval başında sabahlıyor. Bunu bilmek bana güven veriyor. Hâlâ.

Küçük bir Kelime Defteri yapalım şimdi. İncir ağacı, dağ, uçurum, hatta soyut şeyler uyku, rüya vs…

İncir ağacı: Eminim yaradılış anının tanığıdır.

Dağ: Bizden daha eski, bizden daha fazla bu Yer’li.

Uçurum: Bir ses çınlayıp duruyor ve hiç kesilmiyor.

Uyku: Uyandığımda ilk hissim neyse o hakikidir. Çünkü gece boyunca kalp aklı ikna eder.

Rüya: Tabirinde bile yanıldım çoğu kez. Rüyalara en fazla daldığım anda bile bir gözüm daima açık olduğundandır.

İki güne yayılmış sohbetimiz bittiğinde, kayıt cihazı kullandığımı bir aralık itiraf ettiğimden ve sevgili fotoğrafçımız Mehmet’e kedimizin saldırdı saldıracak endişesinden olacak ki başına ağrı girmişti.  “Anne” dedim, “Bu röportajdan sağ salim çıkmak mümkün oldu mu dersin?” Dedi ki: “Bilemiyorum. Ben senin sorularına sen benim yanıtlarıma ilişmediğimiz sürece çıkılır da, başıma ağrı girdi benim. Hadi bir kahve yap içelim…”

Sonra mutfaktaki kalemliğe uzandı. Yazmaya başladı.

Kaynak: yedirenkdergi.com

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

  • YORUM
yorum ikonu
2016-11-13 10:18:12
yorum ikonu
NATO’nun IŞİD maskesiyle Türkiye operasyonu! | Bayraksevdasi.com: […] İstanbul Atatürk Havalimanı terör saldırısını gerçekleştiren canlı bombaların eylem
2016-10-13 16:50:13
yorum ikonu
Sözleşmeli öğretmenlik için ön başvurular devam ediyor – FİKRİKADİM: […] MEB 5 bin sözleşmeli öğretmen alacak […]
2016-09-07 00:47:43
Facebookta bizi bulun