Otellerin gizli hayatı – Fikrikadim

Otellerin gizli hayatı

Eskiden beri birçok ressamın, yazarın, yönetmenin eserlerine konu olan otelleri cazip kılan nedir?

İngilizce ‘hotel’ kelimesi geleneksel olarak bir soylunun kaldığı yer, belediye binası ya da benzeri bir resmi bina anlamına gelir ve ihtişam içerir. Bu kelime bugünkü anlamıyla ilk kullanıldığında da taverna, han gibi ucuz mekanlardan ayrı olarak yüksek kalite konuk evlerini ifade ediyordu.

Geçen yüzyılın sonlarını ele alan Andre Naffis-Shaley otelin çekiciliğinin “kişinin burjuva evinden uzaklaşma isteği ile bağlantılı olduğunu” belirtiyor. “Ev gelenekseli temsil ederken otel modernliği yansıtıyor, hevesli gözlemcinin sınıf, ırk ve cinsiyet bariyerlerini aşmasını sağlıyordu” diyor. Bu nedenle oteller en iyi gözlemcilerden olan roman yazarları ve film yönetmenlerinin gözde konularından biri olmuştu.

İngiliz yazar Arnold Bennett 1902’de yazdığı bir romanda (Grand Babylon Hotel) bir oteli konu almış, 1930’da Imperial Palace ile aynı konuya geri dönmüştü. Bundan iki yıl sonra Edmund Goulding ise Grand Hotel filmiyle Oscar almıştı. Bennet’in kurgu oteli Londra’daki en lüks otellerden biri olan Savoy’u esas almıştı.

1889’da açılan Savoy Hotel’in inşa edildiği topraklar 13. yüzyılda kraliyet ailesinin kaldığı yerlerden biri olan Savoy Sarayı’nı barındırıyordu. Melvyn Bragg, Now is the Time (Şimdi Tam Zamanı) adlı son romanında bu mekanın Londra’nın diğer bölgelerinden farklı, “kendine özgü kuralları olduğunu” söyler. “Savoy serbestliği geçerlidir burada.” Bu özgürlükler yıllar sonra modern otelin sunduğu psikolojik özgürlükler olarak karşımıza çıkacaktır.

Oteller hem fiziksel hem de psikolojik anlamda geçiş ifade eden mekanlardır. Otelde kalmak gündelik işlerden uzak olmak, evinde kendisine hizmet edilmeyen kişi açısından da bu hizmeti almak demektir. Bu, yaşamın gerçekliklerinden kaçış olanağı sağlar.

Viyanalı yazar Stefan Zweig’in The Post Office Girl (Postane’deki Kız) adlı romanında postanede çalışan ve sıradan bir hayat süren bir kız, zengin Amerikalı akrabası sayesinde İsviçre Alpleri’nde lüks bir kaplıcada tatile gider. Burası kız için gerçek bir mekan olduğu kadar, sonu gelecek bir masalsı rüya ortamıdır da. Sonunda akrabasının gözünden düşecek ve postanedeki eski yaşamına geri dönecektir.

Otel, konuklarına saklanacak bir yer sunar. Wes Anderson’un, Zweg’in eserlerinden esinlenen Büyük Budapeşte Oteli adlı filmindeki kahramanlardan Madam D, otelin güven verici atmosferinden uzaklaşma zamanı geldiğinde ürkecektir. Yine aynı yönetmenin Hotel Chevalier adlı filminde hayatının karmaşıklıklarından kurtulmak için Paris’teki bir otele sığınır.

Mathew Sweet’in The West End Front (Şehir Merkezi Cephesi) adlı kitabında anlattığı gibi İkinci Dünya Savaşı sırasında Londra’da gerçekten böylesi bir kaçış yaşanmıştı. Avrupa’nın sürgündeki aristokratları hem fiziksel hem de psikolojik olarak Londra’nın merkezindeki lüks bir otele sığınmış, üzüntülerini ve hava akınlarının gürültüsünü pahalı aşırılıklarla bastırmaya çalışmıştı.

Amerikalı ressam Joseph Cornell’in Otel serisinde de Büyük Budapeşte Oteli’nin temel aldığı eski lüks Avrupa otellerine özgü aynı gerçek ve psikolojik lüksü ve özellikleri görmek mümkün.

Otellerin seyahat ile ilişkilendirilmesi ve çok kültürlü ortamlar olarak görülmesi normaldir. Avusturyalı yazar Joseph Roth otel müşterilerini “dünya çocukları” olarak nitelemekte, “Kıtalar ve denizler, adalar, yarımadalar ve gemiler, Hristiyanlar, Yahudiler, Budistler, Müslümanlar ve hatta ateistler, bunların tümü bu otelde temsil ediliyor” diyor. “ Kasiyer birçok dilde toplar, çıkarır, sayar, kandırır ve birçok para birimini bozar. Yurtseverliğin, ulusal duyguların sınırlamalarından kurtulmuş, sevginin ve vatanın katılığını kısmen bir tarafa bırakmış olarak insanlar burada birleşmiş görünür.”

Bugün de otel hayatı lüksü ifade eder. Sofia Coppola’nın Başka Bir Yerde filmi ünlülerin Los Angeleos’taki Chateau Marmont otelinde, Kay Thompson’un çocuk kitaplarının kahramanı Eloise New York Plaza’da yaşamaktadır. Fakat oteldeki lüks yaşam yalnızlığı da içerebilir. Coppola’nın Bir Konuşabilse filmi otel hayatının bu yalnızlığını, yaşı ilerleyen bir film yıldızı ile kocası tarafından ihmal edilen bir genç kadının Tokyo’da bir otelde aralarında oluşan olağan dışı bağı konu edinmiştir. Daha eski bazı filmlere de konu olmuştur otelde yaşam.

İnsanlar otelde kalabilir ama buralar hiçbir zaman insanın evi gibi olmaz. Yazar Roth bunu şöyle ifade eder: “Burada yeterince kaldım. Kalışım uzarsa yabancı olmanın nimetlerinden yararlanamam. Ancak zorunlu olduğumda terk edeceğim yer haline gelirse oteli eve dönüştürmüş olurum. Evde olmasa da burada iyi karşılanmak istiyorum, istediğimde gelip gitmek.”

Otellerle ilgili kitap yazan Joanna Walsh otellerin gösteriden anlayanlar için, hayaletler, aktörler ve kadınlar için olduğunu söylüyor. Otelde her zaman bir sahne havası vardır; oraya girdiğinizde yaşamınızı ve kimliğinizi geride bırakırsınız. İnsanların kötü işler için otelleri kullanması bundandır.

Yazarlar, ressamlar ve müzisyenler çalışmalarını dikkatleri dağılmadan sürdürmek için otelleri ideal mekan olarak görmüştür. New York’taki Chateau Marmont ve Chelsea Hotel’in konukları ünlülerdir. Maya Angelou’nun yaşadığı her şehirde yazmak üzere bir otel odası kiraladığı bilinir. Bir röportajında “Odada hiçbir şey olsun istemiyorum. Odaya girdiğimde bütün inançlarım askıya alınmış gibi hissediyorum” der.

İşte bu otellerin birçok çelişkisinden biridir: Hem boş bir sayfa, hem de büyük bir ilham kaynağı olabilmeleri.

bbc

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun