Fehmi Koru: “Demek ki Tayyip Bey’i tanımamışım” – Fikrikadim

Fehmi Koru: “Demek ki Tayyip Bey’i tanımamışım”

Abdullah Gül’e yakınlığıyla bilinen gazeteci Fehmi Koru, Nokta Dergisi’ne konuştu. Koru’nun, “Demek ki Tayyip Bey’i tanımamışım” dediği söyleşi…
Suriye ile ilgili Rusya, ABD ve İran arasında “Sykes-Picot” türünde gizli bir anlaşma olabileceğini ima ettiniz, son yazılarınızın birinde. Böylesi gizli bir anlaşma gerçekse Türkiye bundan nasıl etkilenir?Sykes-Picot aslında bugün bile bilemeyeceğimiz gizli bir anlaşma olarak yapılmıştı. 1. Dünya Savaşı sırasında Fransız Picot ve İngiliz Sykes soyadlı diplomatlar, Çarlık Rusya’sının çıkarlarını da koruyan bir biçimde üçlü bir harita tanzim ettiler. Osmanlı bu savaşın sonunda yıkılacak, oradan çeşitli devletler çıkacaktı! Harita, İngiliz nüfuz bölgesi, Fransız nüfuz bölgesi, Çarlık Rusya’nın nüfuz bölgesi şeklinde alanlar tasarlanmıştı. Bolşevik Devrimi olmasaydı bu anlaşmadan belki de haberdar olamayacaktık. Çünkü Bolşevikler, çarlığı devirince gizli belgeleri açıkladılar.

Bugüne baktığımızda da bölgede taşlar yerinden oynuyor. Suriye’de bugüne kadar dikkate alınmayan, sadece BM Güvenlik Konseyi’nin veto kullanabilecek bir üyesi olduğu ve o kartını Suriye’den yana kullandığı için önemsenen Rusya birdenbire askeri bir güç olarak ortaya çıktı. Rusya, daha önce ABD’nin bu kadar iddialı olduğu bir bölgede, Türkiye’yi de önemsemeyerek kendine yer açmaya çalışıyorsa böyle gizli bir anlaşma olabilir gibi bir kuşkum var.

Böyle bir anlaşma varsa ve Türkiye bunun tarafı değilse -ki ilk tepkilere bakılırsa oldu bittiyle karşılaşmış görüntüsü veriyor- burada kaybeden biz olabiliriz.

“ABD’NİN ESAD POLİTİKASINA FAZLA BEL BAĞLADIK”

Suriye’deki iç savaşın ortaya çıkmasından bu yana Türkiye’nin dış politikasında ne tip hatalar, handikaplar gördünüz?

Türkiye önce iyi niyetli bir yaklaşım sergiledi. Tahayyül bile edilemeyecek büyük bir yakınlaşma oldu. 1979 yılının neredeyse bütününü Suriye’de geçirdim. Baas rejiminin Türkiye hakkındaki olumsuz görüşlerini iyi biliyorum. Bu nedenle Beşar Esad’ın açılım politikası gereği yaşananları çok olumlu gördüm. Türkiye bunu kullanmak istedi. Arap Baharı olup Suriye’de de hareketlenmeler başlayınca, Türkiye, ABD’yi ve diğer müttefiklerini “Burada Beşar Esad’lı bir çözüm bulalım” diye ikna etmeye çalıştı.

O dönemde ABD tam tersi bir politika benimsedi. “Esad’la olmaz. O mutlaka gitmeli” dedi. Türkiye de ABD’nin bu politik tavrını benimsedi ve bugüne kadar da sürdürdü.

Türkiye, Esad’ı reformlara daha fazla mı zorlamalıydı?

Fazla ısrarcı olunamadı orada. Bu konuda bildiklerimiz Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun anlattıklarıdır. Esad’la yedi saat süren ikna çalışmaları sürdürdü. Mutlaka birtakım ısrarlarda bulunuldu; ama ABD ile görüşmelerde reformlar konusunda ne kadar ısrarcı olundu, bilemiyoruz.

Dolayısıyla orada büyük bir kırılma oldu ve Türkiye, ABD’nin yeni politikasından itibaren tavır aldıktan sonra “Esad mutlaka gitmeli” politikasına fazla bel bağladı. Bu da Suriye’nin Türkiye’ye ‘düşman’ olarak bakmasına yol açtı.

Bu süre içinde Beşar Esad gitseydi, herhalde Türkiye bu süreçten çok şey kazanacaktı. Ama Esad’ın kalmaya devam etmesi, Türkiye’nin pek de lehine olmayan bir tablo ortaya çıkardı.

“YENİ BİR SYKES-PICOT’UN PARÇASI OLABİLİRİZ, KUŞKUCU DAVRANMALIYIZ”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hama-Humus’tan başlayıp Akdeniz kıyısında Lazkiye’ye uzanan bölgede düşünülen bir ‘Butik Suriye’ projesinden bahsetti…

Sykes-Picot benzeri bir anlaşmaya dair beni şüphelendiren şey de Erdoğan’ın ağzından işittiğimiz ‘Butik Suriye’ beklentisi. Bu beklenti, bölgenin küçük devletçiklere bölünerek yönetilmesinden yana bir anlayışın epeydir hâkim olduğunu gösteriyor. Irak ve Libya benzeri bir durum Suriye için de söz konusu olabilir.

Ya Türkiye için olabilir mi?

Eğer bugünlerde tanık olduklarımız, büyük bir planın uygulamalarıysa elbette Türkiye de bunun bir parçası olabilir. O bakımdan, daha kuşkucu olmakta fayda var bu dönemde.

“ABD, TÜRKİYE’Yİ KIRMAMAK İÇİN ZEVAHİRİ KURTARIR GİBİ YAPIYOR”

Türkiye’nin özellikle Rusya’yla yakınlaşması sırasında bu kuşkuyu elden bıraktığını düşünüyor musunuz?

Devlet kuşkuculuğu ile siyasi atraksiyonları birbirinden ayırmak lazım. Türkiye hafife alınacak bir devlet yapısına sahip değil. Devlet bütün kuşkuculuğunu devam ettirir; ama o arada da politik hesaplar nedeniyle politikacıların ağzından farklı mesajlar da verilebilir.

Butik Suriye’nin sınırlarının çizilmesinde söz sahibi olacak ülkeler şu anda Rusya, İran ve ABD olarak görülüyor…

Rusya ve İran çok aktif görünüyorlar. ABD zevahiri kurtarmak için aleyhte birtakım açıklamalar yapıyor gibi. Çünkü Türkiye bu konuda kendisini aldatılmış hissediyor. ABD için önemli olan kendi çıkarlarıdır. Takip ettiği çizgi, Türkiye’yi ve Suudi Arabistan’ı çok da gücendirmemek isteyen bir çizgi…

“RUSYA, TÜRKİYE’YE ‘HADDİNİ BİL!’ DEDİ”

Rusya’nın Türkiye’ye diş göstermesi neden kaynaklandı?

Bu bir diş gösterme midir, yoksa Türkiye’ye sınırlarını hatırlatmak mıdır? Ben ikinci tarafta olanlardanım. Moskova, Türkiye’ye, “Sen sınırlarının dışına bakma! Sen kendi dertlerinle ilgilen.” diyor.

Haddini bil!” diyor yani…

Bir çeşit, haddini bildirme denemesi olarak görülebilir. Ama daha ziyade, Moskova, Türkiye’nin Suriye’de dert edinebileceklerinin sınırını öğretmeye çalışıyor ve gücünü hatırlatıyor. Rusya, bugün Sovyetler’den küçük bir ülke olsa da gücünün azımsanmaması gerektiğini hatırlatıyor herkese.

Türkiye, Ortadoğu politikasını belirlerken fazla duygusal mı davrandı? Ahmet Sever’in kitabında okuduk ki dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na “Sen Suriye’nin Başbakanı mısın?” çıkışında bulunuyor. Darbe sonrası Mısır’la koparılan diplomatik bağlar için de aynı tepki söz konusu…

Duygusallığı hiç kabul etmeyecek bir alan varsa o da dış politika. Türkiye aslında doğru şeyleri, doğru zamanda söyleyemedi.

‘YENİ OSMANLICILIK’ DAVASI ORTADOĞU’YU ÜRKÜTTÜ

Mesela?

Rusya’nın, Sovyetler dönemindeki gücünü ve hâkimiyetini hesaba katarak Ortadoğu’ya bu kadar ilgi göstermesi, bizi şaşırtmasın. Türkiye de Osmanlı’nın mirası. O miras nedeniyle Türkiye’nin Ortadoğu’yla bu kadar ilgilenmesinden daha doğal bir şey olamaz.

Doku uyuşması nedeniyle AK Parti’nin 2000’li yılların başından itibaren belli bir noktaya kadar götürdüğü politikalar, Ortadoğu’da büyük heyecan da yarattı. Osmanlı geçmişimizi çok fazla vurgulayarak, bir tür ‘Yeni Osmanlıcılık’ davası sürmeye, bu görüntüyü vermeye başladığımız andan itibaren sorunlar ortaya çıktı. Osmanlı geçmişini tekrar canlandıracakmış gibi yaklaşılması, yanlış algılamalara sebep oldu. Fazlaca iddialı konuştuk. O günlerde de buna benzer görüşlerimi yazdım.

“GÜL UYARMASAYDI, DAHA FAZLA YANLIŞ YAPILABİLİRDİ”

Abdullah Gül, Cumhurbaşkanlığı sürecinde dış politikada daha etkin olabilseydi, Türkiye’nin Ortadoğu’da hâlihazırdaki konumu değişir miydi?

Abdullah Gül’ün, Cumhurbaşkanlığı döneminde, doğru bildiği konuları, hem içinden çıktığı AK Parti’ye hem de Başbakan Erdoğan’a anlattığını biliyorum. Ancak uygulama, hükümetlerin görevi. Onlar dinlerler, ama doğru bildiklerini yaparlar.

Gül, eğer uyarı görevlerini yapmasaydı belki çok daha başka yanlışlar da yapılabilirdi. Elinden geldiği kadar yanlışların önüne geçmek için çaba gösterdi. Bunu da yakın çevresinin yazdığı kitaplardan anlıyoruz. Kendisi de anılarını yazarsa –ki böyle olması da beklenir- merak edilenler de cevabını bulacaktır.

Ahmet Sever’in kitabında, Cumhurbaşkanlığı görevinin bitimine yaklaşırken, Gül’ün “Bazen düşünüyorum da Köşk’e çıkmakla hata mı ettim? Keşke aşağıda kalsaydım da ülkeme daha fazla mı hizmet ederdim?” dediğini öğreniyoruz. Böyle bir pişmanlık yaşadı mı sahiden?

Öyle bir pişmanlık yaşadığını hiç duymadım. Abdullah Gül’ü tanıyanlar bilir ki, hangi konumdaysa, o görevi en iyi şekilde yapmayı dert edinen bir insandır.

SADECE BEN Mİ YANILDIM?

Habertürk’e başladığınız sırada verdiğiniz bir röportajda, Cumhurbaşkanı adayı olan Erdoğan için “Neticede Anayasa’ya uyacağına dair yemin edecek. Anayasa’da yazılanları aşmak istiyor ama mümkün değil. Başbakan kim olursa olsun Gül-Erdoğan ilişkisinden farkı olmaz” dediniz ve görüntü itibarıyla yanıldınız…

Görüntü itibarıyla değil, fena halde yanıldım! Tek yanılan bensem, hatamı kabul ederim; ama pek çok insan benim beklentim içerisindeydi. Tayyip Erdoğan, “Halkın seçtiği Cumhurbaşkanı farklı davranmalı” pozisyonunu çok belli ettiği andan itibaren onu hiç tanımadığımı anladım.

Bunu biraz açar mısınız?

Normal şartlarda Tayyip Erdoğan değil, başka biri olsa, Anayasa’nın bir sınır belirleyici olduğunu düşünürdü. Ama Tayyip Bey’in böyle düşünmediğini anladık. Demek ki Tayyip Bey’i tanımamışım. Zaten çok yakından tanımadığımı da daha önce yazmıştım. Abdullah Gül kadar tanıdığım birisi değildi.

Söyleşinin devamı: Nokta Dergisi’nde

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun