Sinemadaki Kuş, Sinemadaki Kuştur: Reha Erdem’den “A Ay” – Fikrikadim

Sinemadaki Kuş, Sinemadaki Kuştur: Reha Erdem’den “A Ay”

“Anlatmalı ya, tabii anlatmalı. Yoksa nasıl olacak?”

Fransa’da gerçekleşen Nantes Üç Kıta Film Festivali’nden Gümüş Montgolfiere ile dönmüş bir film olan 1988 yapımı A Ay, son dönemlerin öncü yönetmenlerinden Reha Erdem’in ilk uzun metrajlı eseridir. Anlatmak için bu filmi seçmemin belki de en büyük nedeni, Reha Erdem’in sinema hakkındaki görüşlerinde saklı. “Özgür film, izleyiciyi yorumuyla da yaklaşımıyla da özgür bırakmalı. Artık film ortaya çıktıktan sonra yönetmenin kendi yorumları da çok önemli değil bence”[1] diyen Erdem, filmini yorumlamak isteyen izleyicinin hayal ve algı dünyasını serbest bırakıp, izleyicinin onun filmleri hakkında istediği gibi yazıp-çizmesini meşru kılıyor. Ben de bu eseri izlerken şeylere anlam yükleme konusunda epey cömert davrandım diyebilirim. Fransız-Türk ortak yapımı olan A Ay’ın çekimlerinin başlaması, Reha Erdem’in Paris’teki öğreniminin ardından Türkiye’ye geri döndüğü zamana rastlar. Erdem’in gerçeklik ve anlam arayışının ilk ürünü olan bu yapıt, döneminde “Türk filmi gibi değil” yaftası alsa da Reha Erdem filmi için “Ben ne kadar Türk’sem o kadar Türk işte” şeklinde karşılık vererek tartışmalara son noktayı koymuştur.[2] Belli bir yere ait olmayanın anlatısını içeren bu filmin bir de genel hatlarına bakalım.

A Ay’ın ana konusu, kendi dünyasını yaratma çabasında olan Yekta’nın, bu çabasını besleyen diğer unsurlarla -halaları ve ölen annesi gibi- arasında oluşan karşıtlıklardan örülmüş armonidir. On beşli yaşlarına henüz erişmemiş olan Yekta (Yeşim Tozan), geçmişe gelecekten daha sadık olan halası Nükhet Seza (Nurinisa Yıldırım) ile Osmanlı geç dönem modernleşmesinin timsali gibi karşımıza çıkan İngilizce eğitmeni halası Neyir (Gülşen Tuncer) arasında gidip gelen bir sandal olarak karşımıza çıkar. Bu sandalın yolunu bulmasına fotoğraf düşkünü Nuran (Arif Pişkin) ile manastır bekçisi (Münir Özkul) de yardım edecek ve filmin sonunda Yekta sonsuz boşlukta kendi yolunu herkesten bağımsız bir şekilde bulacaktır. Bu noktadan sonra, bahsi geçen filmin tüm olay ve karakterlerini tek tek incelemektense yapımın oturduğu temeli anlatmayı tercih ediyorum.

“Bu şehirde her şey yarım kalır Meliha, her şey bitmeden çürür. Bu ev de bitmeden eskiyecek.”

Öncelikle belirtmek gerekir ki, bu film insan merkezli bir yapım değil. A Ay’da, hayatın çok da fark edilemeyen ana kahramanları ön planda: Mekan ve zaman. Başka bir deyişle, A Ay’da insan ve insanların söyledikleri figürandır. Filmi izlerken fark edileceği üzere, bu yapımda zaman, kesinlikle mekandan bağımsız bir kimlikte değildir. Örneğin, konakta bulunan bozuk saat, sanki konakta zamanın durduğunu, aksaya aksaya aktığını, belli bir devirde takılı kaldığını bize haykırır. Buna ek olarak, karakterlerin hepsi bulundukları mekanın zamanlarını kabullenmiş ve ona göre yaşamaktadırlar. Diğer bir deyişle, her karakter kendi mekanının zamanına hapsolmuştur. Yekta, her gece annesini beklediği odanın içinde; Neyir Hanım, Ada’nın sınırlarında; Nuran, makinesinin objektifinde; manastır bekçisi, manastırında; balıkçı, ada etrafında çizdiği çemberde; Sırrı Bey, odasında, Nükhet Seza da konağın içinde hapislerdir. Onlar için zaman, mekanın sınırlamasında gerçekleşenlerden ibarettir. Zamanları ve mekanları birbirlerine uymayan bu karakterlerin çoğu, aynı zamanda birbirleriyle çatışma halindedirler. Filmde var olan zaman algısı, yer yer Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiir ve düz yazılarında göze çarpan zaman vurgusuyla benzerlikler gösterir. Filmde Tanpınar’ın yazılarını hatırlatan tek şey zaman değildir. Benzerlik listesine, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Freud muhtevalı rüya tasvirlerini içeren anlatımlarını da eklemek gerek.

Filmdeki zaman idrakinin en somut örneği eski konaktır. Konak, aslında tamamen kapanmaya yüz tutmuş bir devri temsil eder. Hiçbir dönemde nihayete ermeyen bu devir, son günlerini yaşamakta ve son temsilcilerini görmektedir. Bu en ihtişamlı günlerinde yarım kalan bir konak, son dönem paşazadelerin tezatlığını da bünyesinde barındır. Neyir Hanım’ın Avrupai tavırları ve yeğenine ezberlettiği William Blake şiiri ile Nükhet Seza’nın rüya tabirlerine ve eski anlatılara olan düşkünlüğü birbirlerine zıt haldedir. Bu bize, aynı zamanda, bir çağın farklı iki yüzünü gösterir. Bundan dolayı Yekta, konağın bir odasında kendine farklı bir zaman çemberi oluştursa da, çevresindeki başka zamanlarla ilişkide olmak zorunda olduğundan daimi bir arayış içinde bulur kendini. Bir başka yönüyle de bu durum için Erdem’in gerçek dışılığı gerçek olan bir sosyal olguya dayandırarak oluşturduğu yorumu yapılabilir.

“Sen daha bana inanma!”

A Ay filminde bir diğer önemli mesele, hem zaman dışılığı hem de gerçek dışılığı besleyen ve önceleri de üzerinde durduğumuz tezatlıktır. Bu yapıt, yapısı itibariyle bizlere zıtlıklardan meydana gelmiş bir kompozisyon sunuyor. Bu kompozisyonun ilk örneği filmin siyah-beyaz oluşu. Her ne kadar Erdem, filmin siyah-beyazlığını o yıllardaki siyah-beyaz filmlere olan tutkusuyla ve filmi gerçeklikten koparma isteğiyle açıklasa da bu kontrast, filmin ana akışındaki karşıtlıkla da uyum sağlayarak filme ayrıca bir katkı sağlamış gibi duruyor. Karakterlerin, fikirlerin, dönemlerin, dünyaların, hayallerin ve mekânların zıtlığından oluşmuş karanlık bir masal havasına sahip ve her sahnesinin bir fotoğraf karesini andırdığı A Ay filmi; diyalogları, sahne geçişleri ve karakterlerin jestleri hususunda da oldukça teatral bir hüviyettedir.

Sinemada doğallığın, yaratıcılıktan uzak düştüğünü[3] düşünen Erdem’in bu filminin çekildiği zaman ile filmin anlattığı zaman arasında bir çekişme mevcuttur. Filmdeki konuşmalar, giyilen kıyafetler, hareketler sanki doksanların girişinden değil, elli-altmışlı dönemlerden kalmadır. Bu zaman-bozum, kimilerince izleyiciyi yabancılaştıran bir unsur olarak görülse de esasen, filme masalsı ve tezat bir hava veren nüanslardan. Sözü geçen zaman farkının ve masalsı havanın en çok fark edildiği sahne, vapur sahnesidir. Yekta ve halası Neyir, vapurdan inerken o dönem gerçekliğinin arasında absürt birer roman karakteri gibi dururlar. Şehrin doğal sesi ve görüntüsü ile onların varlığı arasındaki tezat fazlaca göz çarpar. Bu kadar zaman ve gerçek dışılık bir yana, filmde martının uçuşunu, adanın serin rüzgârını tüm gerçekliği ve anlığıyla hissetmek mümkündür. Ki bu çelişki, filmin karşıt unsurlarını besleyen bir cihet olarak da görülebilir.

A Ay söz konusu olduğunda bir diğer göze çarpan husus diyaloglardır. Filmde yer alan konuşmalar, kişilerin söyleyemediklerinden oluşan bir monolog tarzında izleyiciye akseder. Gerçek hayatta seslendirdiklerimiz ile gerçekten düşündüklerimizin arasındaki çatışmada, düşündüklerimiz galip gelmiştir A Ay filminde. Bazı sahnelerde yer eden tekrar jestler ve replikler, insanların günlük hayatında yaşadığı sahneleri kafalarında tekrar oynatmalarına benzer bir dışavurum özelliği taşır. Bu filmde, her insanın hem ütopyası hem distopyası olan bir durum gerçek olmuş, ağızlar kıpırdamış; ama iç ses konuşmuştur.

“Ne diye bunca zahmet? Göstermek daha mı önemli? Gösterilemeyen şeyler görüyorum hep. Görmeyi, sadece görmeyi biliyor musun?”

Sahne içeriklerinin ve geçişlerinin, filmin manasıyla içinde bulunduğu ahenk, A Ay söz konusu olduğunda üstünde durulması gereken bir konudur. Bu ahenge bir misal, filmi izleyen hemen hemen herkesin aklında yer eden yukarıdaki Yekta’nın görme ve gösterme ile ilgili bu tiradıdır. Yekta’nın Nuran’ı hedef alarak sarf ettiği bu sözler, sadece ona karşı bir hayıflanma taşımaz; aslında seyirciye ciddi bir soru yöneltir. Yekta, söylediği her cümlenin ardından yavaş yavaş karanlığa gömülürken izleyici, Nuran’ın fotoğrafları ve bilinci kadar karanlık o sahnede, gerçekten neyi görmesi gerektiğini biliyor mudur?

a_ay_reha_erdem sinematopyaBu konuya bir örnek de, yine izleyenler tarafından en çok dikkat edilen Yekta-Martı sahnesidir. Yekta’nın atlama sahnesiyle martının uçuş sahnesinin ardıllığı sadece hoş bir mizansen örneği olma kimliğini taşımaz. Hakikatte Yekta bir martıdır. Hatta Nuran’ın aradığı Çocuk Başlı Martı’nın ta kendisidir. Bir aralık manastır duvarında görülen Çocuk Başlı Martı tasviri, son sahnede de bir fotoğraf karesinde anlık yer edinir. Yekta, kendi dünyasını gerçek dünyaya uyduramamış, kendi dünyasını efsanevi bir şekilde kurmuş ve o dünyanın Çocuk Başlı Martı’sı olmuştur. Yekta ve halalarının, gerçek dünyadan çalgıcı çocuklardan kaçtıkları gibi kaçmaları ve gerçek dünyaya bandocu çocuklara olduğu kadar da yabancı kalmaları da bahsi geçen entegrasyona bir örnek olabilir. Bu görüntülerde ilişkilendirilen “şey”ler aracıdır; Nuran, çocuklar ve martı gibi. Yönetmen, bu ve bunun gibi sahneleri farkları keskinleştirmek ya da aynılıkların altını çizmek amacıyla kullanmıştır, demememiz için hiçbir neden göremiyorum.

“Burası bu yolun başıysa, aynı zamanda sonudur.”

Zenon paradokslarını hatırlatan bu sözün sahibi, Ada’nın gizemli balıkçısı, Yekta’ya bunları söylerken sadece kendi hareketsizliğini tanımlamıyordu; Yekta’nın kaderini de özetliyordu. Bahsettiği durumdan kurtuluşun tepelere çıkmakta olduğunu söyleyen balıkçı Yekta’ya bir yok oluş-diriliş yolunu vermiş oldu. İlerleyen zamanlar da görülür ki Yekta, gizemli balıkçının öğüdüne uyarak çemberden kurtulmak için tepeye doğru kaçmış ve birdenbire ortadan kaybolmuştur. Bu kayboluştan önce, filmin sonlarına doğru Yekta ile halası Neyir arasında geçen İngilizce diyaloglardaki there-here vurgusu, esasında Yekta’nın kendisini, hem bulunduğu mekândan hem de halasından soyutladığının da bir işaretidir.

Anlattıklarımın dışında film hakkında birkaç kelam daha etmek istiyorum. A Ay’da belli kareler kendini tekrar ettiği gibi, belli karakterler de kendini bazen biz fark etmeksizin tekrar eder. Yapımda yer alan çoğu unsur/kişi/şey bir defadan fazla gösterilir. Buna örnek olarak siyah kedi, balık satan adam, Nükhet Seza’nın elindeki balta örnek gösterilebilir. Filmin ilk ve son sahnelerinde gösterilen deniz, martı, kayık, ay gibi görüntüler iyi takip edildiğinde, aslında yapımın bir özeti olabilecek nitelik gösteriyor. Yekta’nın böceğin bacaklarını koparışı, ağaca sus demesi, Neyir Hanım’ın ani dansı gibi farklı şekillerde yorumlanabilecek birçok sahne de filmde mevcuttur.

Filmde Neml ve Maide surelerinden ayetlere, Cebrail’in vahiy tasvirine yer verilmekle birlikte, filmle bütünleşen Vivaldi besteleri ve Edip Cansever’in şiirinin İtalyanca teatral sunumu filmin özündeki karşıtlıkla güzel bir uyum içinde ilerlemiş gözüküyor. Gözüme çarpan bir başka detay, Reha Erdem’in Korkuyorum Anne filmindeki deniz-anne ilişkisi, Freud göndermelerinden bir şey kaybetmeden A Ay filminde de yer alır.

A Ay’ın belki de en çekici özelliklerinden biri, edebi yönünün hissedilir ölçüde izleyiciyle paylaşılmasıdır. Blake, Cansever, Tanpınar öykünmelerine veya alıntılarına ek olarak; Sevim Burak’ın eserlerinin filme etkisi, saydığım isimlerden çok daha göze çarpar nitelikte. Yekta’nın çarşıda duyduğu yanık kokusu, iğnenin filmdeki manası gibi semboller, Yanık Saraylar ve Ay Ya Rab Yehova öyküleriyle fazlaca benzer noktalar içerir. Bundadır ki, Burak’ın eserleri ve gerçeklik algısı bu filmde geniş yer bulmuştur dersek yanlış söylemiş olmayız. İngilizce çevirisi “Oh, Moon” olan yapımın, bir de senaryo kitabının çıktığını; ama bulunmasının zor olduğunu söylemeden geçmeyeceğim.

Erdem’in kendi sözüne göre, sinemadaki kuş, sinemadaki kuştur;  rüyadaki kuşun rüyadaki kuş olması gibi. Biz nasıl rüyadaki kuşu kendi iç dinamiklerine göre yorumluyorsak sinemadaki kuşu da aynı sürece tabii tutuyoruz. Sinemadaki kuş, ne rüyalardaki gibi ne de daldaki gibi ötüyor. Sinemadaki kuş, bizim duymak istediğimiz tonda ötüyor. A Ay’ın sesini benim duyduğum şekliyle benden dinlediniz, sevgilerle.

[1] Ekşi Sinema’nın yaptığı röportajdan alıntıdır.

[2] Boğaziçi Üniversitesi, Reha Erdem Söyleşisi’nden alıntıdır.

[3] Boğaziçi Üniversitesi, Reha Erdem Söyleşisi’nden alıntıdı

Nur Banu Kuzu

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

  • YORUM
yorum ikonu
2016-11-13 10:18:12
yorum ikonu
NATO’nun IŞİD maskesiyle Türkiye operasyonu! | Bayraksevdasi.com: […] İstanbul Atatürk Havalimanı terör saldırısını gerçekleştiren canlı bombaların eylem
2016-10-13 16:50:13
yorum ikonu
Sözleşmeli öğretmenlik için ön başvurular devam ediyor – FİKRİKADİM: […] MEB 5 bin sözleşmeli öğretmen alacak […]
2016-09-07 00:47:43
Facebookta bizi bulun