Sufilikte dün ile bugünün farkı – Fikrikadim

Sufilikte dün ile bugünün farkı

Ömer Lekesiz / YeniŞafak

Ömer Lekesiz / YeniŞafak

Yaklaşık iki hafta önce, televizyon kanallarının birinde, saçı kısa ama suratının asıklığı çok uzun, orta yaşlı bir hanımefendiden şöyle bir menkıbe dinledim:

Bir arkadaşı Bâyezid-i Bistâmî’yi (ks) ziyarete gitmiş. Birlikte oturup halleştikten sonra, o kişi kalkıp, bir aşağı bir yukarı dolaşmaya başlamış. Bâyezid-i Bistâmî, arkadaşına neden dolaşıp durduğunu sorunca, ona namaz kılabileceği temiz bir yer bulmaya çalıştığını söylemiş. Buna karşılık Bâyezid-i Bistâmî de ona “Önce kalbini temizle, sonra istediğin yerde namaz kılabilirsin” demiş.
Güya sufi olan hanımefendi, “kalp temizliğinin önemini” anlatmaya (belki de ispat etmeye) o kadar şartlanmıştı ki, tiz ve monoton sesinin elverişsizliğini de unutarak, menkıbenin son kısmını çığlık atar gibi söylüyor, biraz da bu heyecan taşmasından olmalı ki, devirdiği çamları saymaya da ihtiyaç duymuyordu.

Bu ortamda okka altına ilk giren, Bâyezid-i Bistâmî oluyordu kuşkusuz. Aslında o, kalp temizliğini en iyi temsil eden en temiz sufi olmakla örnek alınırken, birden pislik içinde oturan bir sufi olmaya mahkum hale geliveriyordu. Hemen ardından da birbirlerine bağlı olan temizlik ve ibadet konusundaki fıkhi hükümleri iptal etmekle, şeriatı değil vaziyeti gözeten aklı, akidesi karışık biri oluveriyordu.

Arkadaşının durumu ise onunkinden daha da sakata biniyordu. Öncelikle, talebini ev sahibine iletmek yerine, onun kusurlarını belirlemek üzere teftişe çıkma saygısızlığında bulunuyor; bununla da yetinmeyip adeta ev sahibine “senin namazda niyazda gözün yok ama biz Müslümanız namaz kılmamız lazım” hatırlatmasıyla, abitlik farkını ispat etmeye kalkışıyordu.

Bizde Bâyezid-i Bistâmî adıyla tanınan, tam adı ise Ebû Yezîd Tayfûr b. Îsâ b. Sürûşân (ö. 848?) olan hazretin kim olduğunu anlatmaya gerek yok. Çünkü, yediden yetmişe herkesin, hayatına dair çok az, menkıbelerine dair çok fazla şey bildiği, Sultanü’l-Ârifîn namında bir büyük sufidir o.

Evliya tezkirelerinde, tasavvuf ve tarikat tarihlerinde adı mutlaka geçtiği gibi, İbn Arabî başta gelmek üzere, tasavvuf anlayışlarını kitaplaştırmış bir çok ünlü sufi ondan hem övgüyle bahsetmiş hem de kimi tasavvufi terimin öneklendirilmesinde onun sözlerine bizzat başvurmuşlardır.

Şimdi siz haklı olarak, o hanımefendinin anlattığı menkıbenin, söz konusu kayıtlarda olup olmadığına dair bir bilgi vermemi bekliyorsunuz. Benim derdim bu değil, bu vesileyle başka bir önemli durumun altını çizmek istiyorum ama yine de merkanızı gidermeliyim.

Hayır, benim okuduğum kaynaklarda hazretin böyle bir menkıbesi yer almıyor. Onların en meşhurlarından Ferîdüddin Attâr ile Molla Câmî’nin tezkirelerinde yer almadığı gibi, geçtiğimiz aylarda yayınlanan Ahmed el-Harakânî’nin (ö. 1033) torunu Şeyh el-Harakânî’ye ait, Destûrü’l-cumhûr fî menâkıbı Sultâni’l-ârifîn Ebû Yezîd Tayfûr (Arifler Sultanı Bâyezid-i Bistâmî Hayatı ve Menkıbeleri) adı kitapta da yer almıyor (Çev.: Ozan Yılmaz, Semerkand Yay., İst., 2015).
Velev ki, ye alıyor olsun, yine de sorun değil. Nitekim, hazretin, bir çok İslam ulemasının hatalı buldukları ve eleştirdikleri onlarca başka menkıbesi, sözü var.

Mesele bunda değil, mesele geçmişte alimler, din ilimlerine vakıf sufiler arasında konuşulan, tartışılan bu vb. hususların, günümüzde ehil olmayan dillere yerleşerek, mezhebi geniş olmanın, dini dünyevi kutsallar toplamına havale etmenin bir tür onayı şeklinde, kitle iletişim araçlarıyla yayılmaya çalışılmasıdır.

Buradan baktığımızda, İslam düşüncesi içinde ve elbette İslami vasatın gözetilmesiyle konuşulması gereken sufilikten, bu isme yaslanan ancak onunla bağdaştırılması mümkün olmayan anlayışlarla yüz yüze bulunduğumuza hükmetmemiz gerekiyor. Hatta (onu Hasan-ı Basrî ile başlatırsak) bin üç yüz elli yıllık birikimi bıçakla keser gibi kesip atmaya çok hevesli olanların salt bu nedenle haklı olduklarını bile söylememiz gerekiyor.

Çünkü mesele, (sufiliği istibra ve istinca bilgisinden ibaret zanneden üç beş meczubun etkisi de göz önüne alındığında) birkaç çekiç darbesiyle, ikazla, ilgili doğruları öğretme çabasıyla hizaya gireceğe benzemiyor.

Daha net bir söyleyişle, günümüzde (modernizmin, sekülerizmin izinde) açık bir krize dönüşmüş olan sufiliği, müteşerri oluşlarıyla maruf önceki isimleri, görüşleri, eğilimleri münevverane bir perspektifle tekrar ele alarak bu krizden çıkarmak, o sufiliğin problem olması nedeniyle değil, yeni zaman sufilerinin, sufilikten önce Din ile ilişkilerinin problemli olması nedeniyle zor görünüyor.

Bu durumda son birkaç yazıdır ele aldığımız sufilikle ilgili Din merkezli yeni bir parantez açmamız elzem hale geliyor. Elbette daha önce de belirttiğimiz gibi bunu da (münevverlerin mukallidi olarak) münevverliğin gerektirdiği şartlarda yapmak durumundayız.
Bu maksatla (bu yazımızı istitraden yazılmış sayıp, konuya bilahare dönmek üzere) daha önce isimlerini “kandil”le nitelediğim, üç isimden sonuncusunu da, yani İbn Teymiye’yi de bir konuşalım inşallah.

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun