Terapi ve mana arayışı-dördüncü kısım: Terapide varoluşsal sorunlar

Alper Hasanoğlu / Radikal

Alper Hasanoğlu

Bu soru insanlık tarihi kadar eskidir. Neden varız? Niçin buradayız? Yapıp ettiklerimizin manası nedir? Hayatımızın manası nedir? Bu soru en çok kendimizi iyi hissetmediğimiz anlarda ortaya çıkmakla beraber, her şey yolunda gider gibi görünürken de aklımızı kurcalayabilir. Felsefenin tamamı anlam arayışıdır diyebiliriz.

Carl Gustav Jung başa çıkılamayan varoluşsal sorunlar nedeniyle terapiye gelenlerin sayısının düşünüldüğünden çok olduğunu söyler: “Vakalarımın en az üçte biri gerçek bir klinik nörozdan mustarip değiller. Şikayetleri anlamsızlık ve hayatlarıyla ne yapacaklarını bilememeleri. Bunun, günümüzün genel nörozu olarak kabul edilmesine hiçbir itirazım olmazdı.” Bugün de sanırım benzer bir iddiada bulunabiliriz. Ama bunun böyle olduğuna dair bir tespitin yapılabilmesi, semptomatik düşünce biçiminden çıkabilmekle mümkündür. Tıbbın içine sıkıştırılmış bir psikiyatri pratiğinde, tanı koymaya ve ilaç yazmaya çalışmaktan, altta yatan ya da o semptomlara neden olan varoluşsal sorunları görmemiz mümkün olmaz.

Oysa insan teki en başından beri, neden var olduğunu, hayatta olmasının niçinini ve bunlarla bağlantılı olarak da nasılı sorgular. Dil de bu soruya yanıt verebilmek için ortaya çıkmıştır.  İnsan tekinin biricikliği, karşılaştırılamazlığı ve sonluluğu bilgisi nasıl var olacağımızla ilgili soruların kaçınılmazlığını getirir koyar önümüze.

Günümüzde felsefeyle birlikte psikoterapi de aynı sorularla yüz yüzedir ve bu sorularla yüzleşmekten ne kadar kaçınmaya çalışırsa çalışsın, karşısındaki insana yardım edebilmek, birlikte bir manaya ulaşmak istiyorsa önünde sonunda sorumluluktan kaçmayı bırakıp hayatın manasını tartışmaya başlamak zorundadır. Psikoterapi, Thomas Mann’ın dediği gibi bir gün ‘klinik felsefe’ de olmak zorunda kalacak ve aşağıdaki konularla hesaplaşacaktır.

Anlam vs. anlamsızlık. A. 38 yaşındaydı ve hayatını yaşanır kılacak her şeye sahipti. Kendisini seven bir kocası, iki güzel çocuğu ve maaşı oldukça iyi olan bir işi vardı. Bir avukatlık şirketinde iyi bir pozisyonda çalışıyordu. Güzeldi. Gayet normal bir yaşam sürüyordu ve kendini oldukça iyi hissediyordu. Birçok kız arkadaşının onu gizli gizli kıskandığının, hadi daha yumuşak bir sözcük kullanalım, ona özendiğini biliyordu. Bundan iki ay kadar önce gazetede bir okul arkadaşının insan hakları konusunda Birleşmiş Milletler’de çalıştığını ve Güneydoğu’da yaşananlarla ilgili bir davada önemli bir rol oynadığını öğrenmişti. Bu arkadaşı 20 yıldan beri aklına bile gelmemişti ama işte bu gazete yazısı onu derinden sarsmış ve seanslarında içindeki o kocaman boşluk duygusundan yakınır olmuştu: “Yaptığım her şey anlamsız ve boşmuş gibi geliyor bana. Ne yapıyorum ki ben burada? Şımarıklık gibi gelebilir size ama sahip olduğum her şeye rağmen, kendimi iyi hissetmem manasız geliyor bana artık. İşe gittiğimde, parasına para katmaya yardım ettiğim insanları gördükçe, kendimi daha da sığ ve yüzeysel hissediyorum. Ülkenin öbür ucunda insanlar ölürken her gün sahip olduğum şeyler daha da saçma geliyor.” Okul arkadaşının yaptığı gibi bir şeyi yapıp yapamayacağını düşündüğünde, bu kadar köklü bir değişiklik için oldukça yaşlı olduğunu, o alanda eğitim görmek için zamanının kalmadığını söylüyordu kendine. Bu gerekçeler ne kadar doğru da olsa, onu çok da fazla rahatlatmıyordu. Korkunç geliyordu A.’ya; “O gazete haberini okumasaydım eskisi gibi kendimden  ve hayatımdan memnun yaşayıp gidecektim. Neyin daha iyi olduğunu hiç bilmiyorum – bu haberi okumuş olmak mı, yoksa eğer bir şeyleri değiştirebilecek durumda değilsem, ki değilim, hiç gözümün açılmamış olması mı?” *

Bu soru insanlık tarihi kadar eskidir. Neden varız? Niçin buradayız? Yapıp ettiklerimizin manası nedir? Hayatımızın manası nedir? Bu soru en çok kendimizi iyi hissetmediğimiz anlarda ortaya çıkmakla beraber, yukarıdaki örnekte olduğu gibi her şey yolunda gider gibi görünürken de aklımızı kurcalayabilir. Felsefenin tamamı anlam arayışıdır diyebiliriz. Bu soruya birey kendi dünyası içinde sosyolojik, kültürel, içine doğduğu Zeitgeist’a göre ve hayatının hangi evresinde olduğuna bağlı olarak farklı yanıtlar verebilir. Sorun bu sorulara yanıt veremediğinde başlar.

Sorumluluk vs. suçluluk duygusu. B. 55 yaşında bir doktordu. Terapiye, demansı olan annesini 8 hafta önce bir bakım evine yerleştirdiği için geliyordu. Evde bakımını sağlamak artık imkansız hale gelmişti. Karısı ve kendisi o kadar zor durumda kalmışlardı ki, yapabilecekleri başka bir şey yoktu. Ama o zamandan beri derin bir suçluluk duygusu içindeydi: “Annemi ortada bıraktım. Benim ihtiyacım olduğu bütün zamanlarda o yanımdaydı, beni büyüttü, yetiştirdi, doktor olmam için elinden gelen her şeyi yaptı ve şimdi, onun yardıma ihtiyacı olduğu sırada onu yüzüstü bıraktım. New York’ta yaşayan kız kardeşim de, onu başımdan attım diye suçlayıp duruyor beni. Haksız da sayılmaz. Ne yapacağımı bilmiyorum.”

Frankl acı, suçluluk ve ölümü insanın ‘trajik triad’ı olarak adlandırır. Bu üç varoluşsal, insan hayatını belirleyendir ve her insan önünde sonunda bunlarla yüzleşmek ve hesaplaşmak zorundadır. Suçluluk duygusuyla hayatı boyunca karşılaşmamış tek bir kişi bile yoktur. Hiç suçluluk duygusu hissetmemiş olmak ruhsal bir bozukluğa işaret eder. Örneğin ‘antisosyal kişilik bozukluğu’nda suçluluk duygusu görülmez. Suçlu hissetmek insan olmaya ait olan bir şeydir, bu anlamda normaldir. Bu gerçeklik, bu duygunun insanı felç eden, hayatını kısıtlayan bir durum olmasına, depresyona yol açmasına engel değildir. Bu da suçluluk duygusunun psikoterapiye baş vurmak için neden önemli nedenlerden biri olduğunu açıklar. Hangi nedenden terapiye başlanmış olunursa olunsun, herhangi bir evrede bu duygu mutlaka ortaya çıkar ve çalışılması gerekir.

Sorumluluğun reddi. 34 yaşındaki C.’nin seanslarında kendimi ‘Bugün aslında dündü’ filmini izler gibi hissediyordum.https://tr.wikipedia.org/wiki/Bugün_Aslında_Dündü Kadının hayatı bir tekrardan ibaretti ve onunla olan seanslar da birbirinin aynısıydı. Aylardan beri işini bıraksa mı, bırakmasa mı etrafında dönüp duruyordu düşünceleri. “Artık iş yerinde sıkıntıdan patlamak üzereyim. Bütün gün yaptığım, bilgisayar karşısında oturmak ve bir önceki ayın finans datalarını girip rapor hazırlamak. O kadar sıkıcı ki. Bir o kadar da önemli olduğunu biliyorum yaptığım işin. Yapacağım hatanın oldukça kritik bir durumda olan şirketi daha da zora sokacağının farkındayım. Her ay sonu hazırladığım raporların yanlış olduğu ve benim yüzümden iflas ettiğimiz gibi saçma bir kabusla yaşayıp duruyorum. 10 senedir bu işteyim, şimdiye kadar büyük bir hata yapmadım. Ama iş değiştirmeyi de göze alamıyorum. Ayrılsam tazminatımı alamam. Bulduğum başka bir işte de benzer sıkıntıların ortaya çıkacağına adım gibi eminim.” Seanslar bu minvalde geçip gidiyordu ve C. her defasında işten ayrılmamak için akla yakın başka gerekçeler bulmakta oldukça maharetliydi.

Sorumluluğun reddi kendini çok çeşitli şekillerde gösterebilir. Alınması gereken kararlar çeşitli şekillerde ve sürekli olarak ertelenir ya da başka insanlara delege edilir. Olan bitenin bütün sorumluluğu geçmişte ve başkalarında aranabilir vs. Hayatın sorumluluğu alınmadığında hayatın kendisi de hissedilmez olur. Sanki yaşamıyor da, başkaları tarafından yaşanıyor gibi hisseder insan. Hayat otantik olmaktan çıkar. Aşılması gereken bu korku, sorumluluk almaktan kaçınmayı içeren temel duruş insan hayatını belirleyen tutum halini almıştır. Psikiyatrik tanı sisteminde ‘kaçıngan, güvensiz kişilik’ olarak sınıflandırılır bu durum.

Yaşam vs. ölüm. Terapi sona yaklaşmıştı ve çok başarılıydı. 42 yaşındaki D.’nin ağır bir sosyal fobisi ve ilişki sorunları vardı. Terapiye başladığında kendisine bağımlı ve duygusal baskı yapan annesiyle oturuyordu (“Sen benim sahip olduğum tek şeysin.”). Terapi sürecinde yalnız oturduğu bir eve taşınmış ve hayatında ilk defa bir kadınla çıkmaya başlamıştı. Bundan sonraki birkaç seansta D.’nin hareket alanını daha da genişletmeye, kendine ait hobiler edinebilmesi için onu cesaretlendirmeye karar vermiştim. Ama son seansa çökmüş bir halde geldi ve iki gün önce ilerlemiş bir mide kanseri teşhisi konduğunu ve bir seneden daha az zamanı kaldığını söyledi.

Ölüm teması terapide çok çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Yukarıdaki örnekte olduğu gibi aniden ve gerçek bir ölüm olasılığı olarak karşımıza çıkabileceği gibi, fiziksel olarak gayet sağlıklı bir insan ölüm duygusuyla başa çıkamadığını söyleyerek de doğrudan terapiye başvurabilir. Son zamanlarda sağlık anksiyetesi oldukça sık görülmektedir. Bir hastalığa yakalanmaktan korkmak ve bu nedenle sık sık doktora gitmek ya da kötü bir şey bulunacak korkusuyla tıbbi kontrolden kaçmak olarak tezahür edebilecek sağlık anksiyetesinin altında ölüm korkusu vardır. Yakın ve bizim için önemli kişilerin ölmeleri ya da ölümcül bir hastalığa yakalanmaları sonucunda da başa çıkmakta güçlük çekmeye başladığımız bir konu haline gelebilir ölüm.

Değiştirilmesi mümkün olmayan zor yaşam koşulları. E. 55 yaşındaydı ve ağır bir depresyon nedeniyle başvurmuştu. Omuzları çökmüş, başı önüne eğik bir şekilde girdi terapi odasına. Yavaş ve acı çektiği belli hareketlerle çantasını açtı ve bir kağıt uzattı. “Burada bugüne kadar başıma gelen hastalıklar ve şu an aldığım ilaçların listesi var doktor bey. Neler çektiğimi anlamanız için” dedi. Listeye bakınca E.’nin kendini neden depresif hissettiğini anlamak zor değildi. Ağır bir elektrolit bozukluğu vardı ve yıllardan beri düzeltilemiyordu. Her an durumu ağırlaşabilir ve haftalarca kolunda serum hastanede yatması gerekebilirdi. Ki iki defa başına gelmişti bu. Kronik bir damar hastalığı nedeniyle iki ayak parmağını kaybetmişti. Ağır bir tinnitusu vardı ve bir yıl önce günlerce yoğun bakımda kalmasına neden olan bir beyin kanaması geçirmişti. Neredeyse her hafta 8-10 saatini doktor muayenehanelerinde ve hastanelerde geçiriyordu. Artık her şeyden vazgeçmek istiyordu, zaten hiçbir şey işe yaramıyordu. Çünkü her yeni doktor muayenesi acı veren yeni tetkikler anlamına geliyordu. Bedeni ona hayatı zorlaştırmaktan ve daha acılı hale getirmekten başka bir şey yapmıyordu. “Artık yaşama gücümü, isteğimi kaybettim. Uyusam bir daha uyanmasam diyorum.”

Acı çekmek insan varoluşunun kaçınılması mümkün olmayan bir parçasıdır. Logoterapinin kurucusu olan Frankl, Nazi döneminde iki yılını konsantrasyon kamplarında geçirdi ve bütün ailesini kaybetti. Bu anlamda hayat ona acı çekmenin ne demek olduğunu en derinden öğretti. O da acı çekmeyi bütün uğraşının odak noktasına yerleştirdi. Ve hatta bu başlıkta bir kitap yazdı; ‘Acı Çeken İnsan.’ Frankl’ın bütün meselesi, acı çekmeyi başka bir şeye, manalı bir uğraşa dönüştürmek olarak tanımlanabilir. Bütün ailesini kaybetmiş bir insan olarak Frankl, yukarıda da belirttiğimiz gibi acı çekmeyi insanın trajik üçlüsü (acı, suçluluk ve ölüm) arasında değerlendirir ve insanın başına gelebilecek bütün felaketlere rağmen, onun ‘trajik iyimserlik’ olarak adlandırdığı içsel duruşun benimsenebileceğine inanır.

Yalıtılmışlık, tek başınalık. F. 34 yaşında bir kadındı. Kendini hayal kırıklığına uğramış ve çaresiz hissediyordu. “Hayatım boyunca onu, o erkeği aradım. Beni tamamlayacak,  beni anlayacak, bana ait olacak erkeği. Ama hayal kırıklığından başka bir şey yaşamadım. Her ilişkim hüsranla sonuçlandı. Her şeyim var, işim, ailem, dostlarım. Eksik olan ve galiba o olmayınca diğerlerini de önemsizleştiren tek eksiğim bir hayat arkadaşı, bir sevgili, bir eş. Bir sevgilinin yokluğunu derinden hissediyorum. Kendimi koca şehirde tek başına, yapayalnız ve terkedilmiş hissediyorum. Her akşam işten sonra ya da arkadaşlarımla bir şeyler yaptıktan sonra buz gibi soğuk ve boş bir eve geliyorum. Bütün eşyalar, duvarlar üzerime üzerime geliyor. Boğulacak gibi oluyorum. Neyi yanlış yapıyorum bilmiyorum ki? Neden doğru erkeği bulamıyorum?”

Ötekiyle bir ilişki içinde olmak kaçınılmaz olarak her insanın en derinden hissettiği arzulardan biridir. Biyolojik ve evrimsel olarak bakıldığında da insan tekinin hayatta kalabilmesi için ötekine (hayatın ilk evresinde anneye) ihtiyaç duyması, yani insanın sosyal bir varlık olduğu gerçeği, bu arzunun neden yaşamsal bir öneme sahip olduğunu kanıtlar. İnsanın var olduğu ilk zamanlardan beri çok şeyin değiştiği açık. Bireysellik, birey olabilme günümüzde en önemli hedeflerden biri olmasına rağmen insan, doğası gereği ötekine meyillidir ve zorunludur.

Yukarıdaki örnekte olduğu gibi bir yalıtılmışlık, tek başınalık günümüzde insanların en önemli sorunlarından biridir. Günlük psikoterapi pratiğimizin de gittikçe önemli bir kısmını bu konu işgal etmektedir. Diğer yarısını bulamamış insan tekinin çektiği tek başınalık ve yalıtılmışlık acısı. Öteki yokken var olan her şeyin anlamını yitirmesi.

İntihar. İki yıldan beri yoğun bir terapi yapıyorduk G. ile. G. 44 yaşındaydı ve ilk geldiğinde yoğun intihar düşünceleri vardı. Ağır bir ilaç tedavisi, yoğun bir psikoterapi ve birkaç klinik yatışa rağmen pek bir ilerleme sağlayamadık. G. kronik bir şekilde intihara meyilliydi. Neredeyse her seanstan sonra kesin bir söz almak zorunda kalıyordum kendini öldürmeyeceğiyle ilgili. Her seans neden ölmesinin herkes için daha iyi olacağını konuşuyorduk neredeyse. İntihar fikri Demokles’in kılıcı gibi tepemizde sallanıp duruyordu seans boyunca. Son zamanlarda hastanın tedavisiyle ilgili kendime olan güvenim de sarsılmaya başlamıştı. “Acaba onu ayaktan tedavi etmeye devam etmem ne kadar doğru olur? Daha uzun süre klinikte yatması hasta için daha iyi değil mi?” Oysa birkaç klinik yatış gerçekleşmişti ve yatarak tedavinin hastaya ne kadar iyi geldiğinden pek emin değildim. Son seansta G. daha da karamsar bir tablo çizdi: “Hayatımın gerçekten hiçbir değeri yok. Her insanın mutlu, en azından huzurlu bir hayat sürme hakkı vardır. Ve eğer bu mümkün olmuyorsa, hayatına son verme hakkı da olmalıdır. Lütfen bana hayatıma son verebilmem için gereken cesareti verin. Ve bundan dolayı hiçbir suçluluk da hissetmeyin. Ölmem herkes için daha iyi olacak.”

Psikoterapi pratiğinde biz psikiyatr ve terapistlerin karşılaştıkları en netameli, başa çıkılması en güç ve bizi en fazla zorlayan konudur intihar düşüncesi. Kendini öldüren insanın ve onların en yakınlarının çektikleri acının yanında, bir terapistin başına gelebilecek en trajik olaydır.

Bir yandan teorik olarak kendi hayatıyla ne yapacağı temelde kişinin kendini ilgilendirirken, hekim ve terapist olarak bizim sorumluluğumuz da hastamızın yaşamasını sağlamaktır. Bu konu, üzerinde bir saniye bile tartışılmayacak kadar temel bir zorunluluktur hekim için.

İntihar düşüncesinin ortaya çıkması altta yatan bir başka nedenin olduğunu gösterir bize. Ölüm ve/ya da intihar düşüncesinin kendisi felsefi olarak başlı başına bir konu gibi gözükse de, aslında tartışılması gereken şey anlam / anlamsızlık çelişkisidir. Camus felsefenin en önemli sorununun intihar olduğunu söyler ama ardından da ekler: “Hayatın yaşanmaya değer olup olmadığı temel sorusuna yanıt bulmalıdır felsefe.” diye ekler.

Dikkat edilecek olursa yukarıdaki varoluşsal konuların hepsi gelir anlam / anlamsızlık sorusunun yanıtına dayanır. Bu açıdan baktığımızda felsefenin olduğu kadar psikoterapinin de en önemli sorusu hayatın manasıdır. Peki böyle bir durumda neden biz psikiyatrlar, psikoterapistler bu kadar az ilgileniriz felsefeyle, edebiyatla ve dolayısıyla hayatın manasıyla? Özellikle ölüm düşüncesinin terapide bu kadar az tematize edilmesi bir tesadüf olabilir mi? Belki de bütün psikoterapistler yeniden bir terapi sürecinden geçip kendi hayatlarında bu kavramlarla hesaplaşmalı ve bu kavramların hayatlarının içindeki yerlerini belirlemelidir.

Acı, suçluluk, sorumluluk, ölüm, tek başınalık ve yukarıda sözünü etmediğimiz özgürlükle nasıl bir yüzleşme içindeyiz ve en önemlisi bu yüzleşme sonucu hayatı nasıl manalandırıyoruz? Psikoterapi, insana yardım etmek istiyorsa açıklıkla üzerine düşünmesi gereken sorular bunlardır.

*Yazıdaki bütün vaka örnekleri etik nedenlerle (hastalarımın onların yaşam öykülerini ve sorunlarını bir gazete yazısında anlatacağım endişesini yaşamamaları için) yabancı bir meslektaşımın vakalarından alınmış olup bazı detaylar bize daha yakın olsun diye değiştirilmiştir.

-RADİKAL-

YAZAR HAKKINDA

  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

  • YORUM
yorum ikonu
2016-11-13 10:18:12
yorum ikonu
NATO’nun IŞİD maskesiyle Türkiye operasyonu! | Bayraksevdasi.com: […] İstanbul Atatürk Havalimanı terör saldırısını gerçekleştiren canlı bombaların eylem
2016-10-13 16:50:13
yorum ikonu
Sözleşmeli öğretmenlik için ön başvurular devam ediyor – FİKRİKADİM: […] MEB 5 bin sözleşmeli öğretmen alacak […]
2016-09-07 00:47:43
Facebookta bizi bulun