Bozkır bestesinde bir natürel nota – Fikrikadim

Bozkır bestesinde bir natürel nota

Abdurrahim-Zararsız

Abdurrahim-Zararsız

Aynı anda hem odanın camına, hem de bahçe kapısına vuruluyor. “Hayırdır İnşallah! Gece gece.” deyip pencereye yöneliyor Ali Hoca. Perdeyi sıyırıyor. Aşağıdan, güçlükle uzanarak cama vuran, Ötegeçe’den Pala İbaş. Telaşla atılıyor ibaş “Hocam yetiş! Balak gidici. Durum kötü, ölecek Hocam!” Ali Hoca birkaç gündür vaziyetten haberdar. “Geliyom hemen. Siz varın, yetişirim ben.”

    Paltosunu giyip hızla çıkıyor odadan. Nuriye, sedirin bir köşesinde olanı biteni seyrediyor. “Mundar olmadan kesseler bari hayvanı… Keserlerse, Hoca pay istemeyi unutmasa keşke ” Diye düşünüyor. Aylar olmuş et görmeyeli. Dört ay var daha Kurbana. Hocayı uyarmalı. O böyle şeylerin üstüne pek düşmez. Pencereye doğru atılıyor. Hoca henüz geçiyor pencerenin dibinden. Camı açıp, sesleniyor.“ Hoca Efendi! Balağı keserseniz etten pay getirmeyi unutma ha.”  Bir an şaşıran Hoca, dönüp bakıyor ters ters. “Gir içeri hanım. Gir!” diyebiliyor kısık sesle. Acelesi var. Sokağa dönmek üzere olan adamlara yetişmek için hızlanıyor. Bir yandan da “İnşallah adamlar duymamıştır” diye hayıflanıyor.

     Saf ve dupduru bir kadın Nuriye. Doğup büyüdüğü köyden evlenmiş, hiç çocuğu olmamış. Otuz sekiz yaşında dul kalmış. Bir sene sonra kendisi gibi dul olan Bağyayla’lı Ali Hoca’ya varmış. Hoca da Onu, iki senedir imamlık ettiği Köklü Köy’e getirmiş. Badirelerle geçen onca yıl; Saflığın, kalbindeki riyasız tahtına da, yüzüne çizdiği o duru güzellik tablosuna da, fazla hasar verememiş. İçi dışı bir. Gizlisi saklısı yok. Bazen bu saflığı başına dertler açabiliyor. İşte bir gece önceki ‘Balak’ hadisesi de bunlardan biri. Meğer ‘Balak’ köyden bir adamın lakabıymış.

   Ali Hoca ve Nuriye, Köklü Köy’ün, dar- büklüm sokaklarında, ağır aksak ilerliyorlar. Vakit yatsıdan sonra. Bu saate kadar, Hoca’nın bir gece önce, son duasını ettiği Balak Ahmet’in evinde taziye için kaldılar. Öncesinde ise cenazeydi, defindi,  derken epey yorulmuşlardı zaten. Sohbetleri de yorgunlukları kadar koyu. Ali Hoca şaka yollu takılıyor Nuriye’ye.

“Sizin köyde imamken de, az çok seni bilirdim Nuriye. O zaman da, aha böyle saf, aynı böyle dembelekçeydin. Heç mi değişmedin mübarek.”

“Ben de lakap nedir bilirim Hoca. Emme! Ben bu köye geleli şunun şurasında, Dört, bilemedin beş ay oldu. Ne bilirim Balağı malağı. Hemi yiğit lakabıynan anılır dimezler mi?”

“Hee derler! Hatta lakabımı dimiyo diye, kimisi kızar bile. Beni saymadı diye düşünür. Amma sen etten pay isterim diyin, zöddedenek çıkmıyaydın camdan…”

“Öyle lakap olursa, böyle de şaşıran olur elbet.” diye kendini teselli etmeye çalışıyor Nuriye.

    Ali Hoca, tok sesine tecrübe kırıntıları katarak devam eiyor.

“Onda ne var ki! Daha neler var Hatun. Dur, bir-ikisini hikâyesiynen beraber annadıyım da belle. Hem âsâbın düzelsin ecik. Bak mesela… Bahri var. Baca Deviren Bahri derler. Gençliğinde nişanlı görmeye gitmiş Bu. Gizli haa! Gece bi de. Gittiği evin damında, ayağı tökeziyince duramamış, damdaki kerpiç bacaya toslamış. Baca, ta dibinden sökülmüş. Bizimki de bacaynan beraber hoop aşşaya. Helâya çıkan müstakbel kayınbabasının dibine, havluya düşmüş. Armut gibi‘gurp’ diyin. Bacanın altında ezilmekten kıl payı kurtulan Ese dayı, can havliyle bi güzel pataklamış damadı olacak haytayı. Bahri damdan düştüğüne mi yansın yediği köteğe mi? Hadise duyulunca da, Bahri, olmuş Baca Deviren Bahri. Bak, Ese dayı diyince, İt Çatlatan Ese derler, duydun mu heç?”

“Nerden duyacam herif! Kardan kıştan kapıya çıktığım mı oldu !”

“İyi, dinle o zaman. O nu da diyim sana.  Bi gün, bu İsa Efendi, ‘bu süt bozuk, araya gitmesin’ diyin, itin yalağına dökmüş sütü. Hayvan aç. İştahlan içiyomuş sütü ‘şalap-şulap’ diyin. Ese’nin pek hoşuna gitmiş. Hemi de, itin karnı iyice doysun diyin, bi hile etmiş. Çaktırmadan elindeki güğümden su ilave ediyomuş süte. Tabii, doyduğunu bilir mi hayvan? İçmiş de, içmiş, karnı olmuş davul. Sığınamayıp, çatlayıp ölmüş. Ese, bin pişman olmuş amma nafile. Olmuş, İt Çatlatan Ese”

“Hoca Edendi, kadınlardan da var mı böyle? Onları da belleyim. Bahar geldi. İnsan içine çıkarım artık.”

“Var bir iki dene. Bilmessin mesela; ‘Tumanı Dolu Şekire’ yi. Yiğit kadındır. Harp zamanı, tumanının içinde bi mavzerinen gezermiş hep. Bi düşman mangası yahut eşkıya çetesi, köyü basarsa diyin. Bide bu, ‘Eli Tüten Saliha’ var. Gene harp, kıtlık, yokluk… Amma bunların durumları köylüye bakarak gayetin iyi. Gel gör ki, Saliha’ya Er’inin cepheden şehit haberi gelmiş. Artık, Saliha, neyi var neyi yok, köylüye… Kimin ne ihtiyacı varsa gideriyomuş. Evinde, her daim ocağı tütüyomuş. Günde iki öğün sofra kurup, köylüye ikram ediyomuş. Bu durum, taa köylüynen aynı yokluğa düşene kadar sürmüş. Tabi bu arada Ona, kimi ‘Eli Bol Saliha’ kimi de ‘Ocağı Tüten Saliha’ diyomuşlar. Gün gelmiş, iki lakap birleşmiş. Olmuş ‘Eli Tüten Saliha’.     

    Laf lafı açyor, sohbet uzayıp gidiyor. Bu esnada eve gelmişler. Hoca çabucak yatıp uykuya dalıyor. Nuriye ise derin düşüncelere… Bir gece önce kırdığı potun mahcubiyetinden yeni yeni kurtuluyor. Bir de ‘Tumanı Dolu’ ile ‘Eli Tüten’ i aklından çıkaramıyor. En çok ta, Eli Tüten Saliha’ya imrenmiş. “Sevdim ben bu köyü, büyük köy. Adı gibi de eski. Bi de, kadınları bana karşı soğuk durmasalar. Misafirim diye her hal. Allah bana da bir imkân verir mi ola. Benim de bu Saliha kadın gibi, köye faydam dokunsa. Aha o zaman beni sever, sayarlar. El üstünde tutarlar. Belki lakap bile takarlar. Çocuğum olamadı ya, namım kalır geriye. ”                                    

   1957 yılı, Nisan ayı. Köklü Köy’lüler, baharın coşkusunu rençperlik mesailerine katık edip, olanca güçleriyle çalışıyorlar. Horasanların Şevket, Selami ve Derviş de, bu imecenin bir parçası olan üç kardeşler. Yaklaşık üç sene önce, birer ay ara ile anne ve babalarını kaybettiler. Ebeveynleri hayatta iken aynı evin farklı odalarında kalıyorlardı. Bir kazanda pişen aşı, yer sofrasında hep beraberce yiyorlardı. Anne-babalarının vefatının hemen ardından, avluya iki dam daha yapıp evlerini barklarını ayırdılar. Zaten çoluk-çocuk da çoğalmıştı. Üretilen veya satın alınan ne varsa, üçe bölünüyor. Böylece artık herkes kendi ocağında kendi kazanını kaynatıyor.

  O gün, Şevket, şehirden getirdiği nevaleyi, ikindi vaktine yakın köye yetiştirdi. Evin hanımlarına teslim etti. Hemen üstünü değişip, kardeşlerine yardıma koştu. Bu Salı şehirden gelen yükte; daha çok çal-çaput, lastik ayakkabılar, bir de bez torba da küp şeker var. Eltiler kumaşları ve lastik ayakkabıları paylaşmakta zorlanmadı. Zaten herkesin ihtiyacına göre sipariş edilmişlerdi. İş şekere geldiğinde ise biraz sıkıntı çıkıyor. Hassas bir tartı olmadığından şeker küplerini tek tek sayarak paylaşıyorlar. Ancak sıkıntı bitmiyor. Daha da derinleşiyor. Torbanın dibinde kalan yaklaşık iki avuç kadar şeker tozu yüzünde tartışma çıkıyor. O esnada Nuriye, elinde kalaylı bir tas ile üstü damlı çatal kapıdan Horasanların avluya giriyor. Yoğurt için süt eşi isteyecek. Lakin içerdeki hararetin dozu epey yüksek. Eltiler avluya giren misafiri fark etmediler bile. Nuriye oracıkta kaldı. Yanlarına yanaşmalı mı, Yoksa çıkıp gitmeli mi bilemiyor. Bildiği bir şey varsa, o da yanlış zamanda yanlış yerde olduğu.

    En büyük elti Meryem, sıkı sıkı tuttuğu şeker torbasını kendi eşyalarının yanına koyarken “ Bu toz bende kalsın.” Diye emri vakisini yeniliyor. Cemile de itirazını.

“Olmaz öyle. Her şeyi bölüştük, tozu da bölüşek”

En küçük gelin Sıdıka’dan, Cemileye destek geliyor.

“Yengem haklı bölüşek.”

Meryem tekrar çıkışıyor.

“Kız! Öteki seferlere de, siz alın anam. Devamlı ben alıyım mı diyom.”

Sıdıka’nın sesi bu sefer daha gür çıkıyor.

“Yook! Bi daha ne zaman kaya şeker gelir, Allah bilir? Bana da sıra gelmez.”

Meryem ortamı yatıştırmak için sesini yumuşatmaya çalışarak söz alıyor.

“Yavrum şuncaz toz! Neynen tartak, neynen bölüşek. İnat etmeyin, öbür…”

Cemile, Meryem’in sözünü bitirmesini beklemeden atılıyor.

“Zaten sen hep böyle yapıyon Meyrem Hatın. Şeherden tuz geldiğinde de ‘çekemediğimiz topaklar bende kalsın, başka zaman öğütür, bölüşürük’ dediydin. O da getti.”

“Hee doğru!” Diye tasdik ediyor Sıdıka.

“Kızım yemedik tuzunuzu. Duruyo daha. Aha getirip çekek”

“Nerde duruyo yenge. Kapı aralığından gördüm geçen akşam. Çekiyodun sen o tuzu”

  Tuz’du, un’du derken iş büyüyor. Ağızlar bozuluyor. Daha sı; mazide küllenen ufak tefek anlaşmazlıklar, sitemler, gün yüzüne çıkarılıyor. Körüklenip yeniden alevlendiriliyor. Derken, Cemile, kimin hangi eve oturacağının belirlendiği kuraya getiriyor sözü.

“O zaman da, aha siz ikiniz, düzen kurup bu eski dama tıktınız bizi” Deyi veriyor. Müttefikler durmadan değişiyor, kim kimden yana belli değil. Bu arada avluya giren çıkanlar oluyor ya, kimin umurunda. İlk temas Cemileden Meryem’e geliyor.

“Şu belindeki kuşakta benim kapıda bağlıydı. Ne ara aldıysan?” Deyip çektiği gibi Meryem’i sendeletiyor. Derken o onun yemenisini, diğeri önlüğünü… Saç saça, baş başa bir kavga ki… Aralaya bilene aşk olsun. Bu curcuna yaklaşık yarım saat sürüyor. Kocaları da gelip, her biri kendi eşlerinin yanında bu amansız kavgaya dâhil oluyor. Kavga büyüyor. Jandarmalar geliyor ve köydeki karakolda alıyorlar soluğu. Oradaki sulh çabaları da netice vermiyor ve iş mahkemeye kalıyor tabi ki.

    Güneş, Köklü Köy bozkırına henüz doğmamış, ancak müjdeci ışıkları ufku aydınlatıyor. Gölgeden zarflara, pul pul yapışan huzmeler, yavaş yavaş hanelere dağılıyor. Sabırla bekleşenleri çığlık çığlığa sevindirmeye bu bile yetiyor. Horozlar ötüşüyor, köpekler havlıyor, koyunlar, keçiler meleşiyor. Bu cümbüşe inat, ölgün bir kafile, köy meydanından şehrin yolunu tutmaya hazırlanıyor.  Bir at arabasına doluşan altı yedi kişi, üç eşekli, iki de atlı, sessizce köyün çıkışına doğru ilerliyorlar. Adliye yolcuları bunlar.

   Ali Hoca, pür heyecan beklerken, bir yandan son hazırlıklarını kontrol eden Nuriye’ye sesleniyor.

“Geliyolar! Bak, ellinci kez söylüyom Nuriye. Kurban oluyum, orda dembül dümbül konuşma. Mahkeme reisi sorduğunda, kim ne yaptı, ne etti, tafsilatına girme yani. Şunu bil, sen ne söylersen söyle, üçü birden memnun olmaz. Bi öteki sana düşman olur. Sen, sadece kavganın neden çıktığını biliyon, o da iki avuç şeker tozu. Başka bi şey görmedin, duymadın ha. Şeker tozu, başka yok.”

    Ali Hoca, bunları üstüne basa basa tekrarlarken, kafile sokağa girmiş bile. Ali Hoca önde, Nuriye arkada, bahçe kapısına doğru yürüyorlar. Ali Hoca hafiften arkasına dönerek, kısık bir sesle son uyarısını yapıyor. “Unutma haa!! ‘şeker tozu’ o kadar”

    Nuriye, hayatında ilk defa mahkeme görüyor. Burası kalın duvarlı, oldukça yüksek tavanlı, hatırı sayılır büyüklükte bir salon. Mübaşirin çağrısı ile içeriye dolan kalabalık içerisini köy kahvesine çevirdi adeta. Seslerin yankılanmasından dolayı, salon olduğundan daha gürültülü bir hal alıyor. Neredeyse kapı büyüklüğünde iki penceresi var. İkindiye doğru dönen Haziran güneşine rağmen, soğuk bir havası var salonun. Nuriye bir kez daha etrafına bakınıyor. İçine buz gibi bir kasvet çöküyor. “Millet birbirine, boşuna ‘mahkeme duvarı suratlı’ dimiyomuş.” diye hayıflanıyor.

   Çok geçmeden geldi Hâkim. Altmış yaşlarında, kara-kuru yüzlü ve cılızca bir adam. Sonuna yaklaştığı meslek hayatının bütün tecrübeleri, yüzünün kıvrımlarına sinmiş adeta. Salonu şöyle bir süzüyor. Ve ilk sözü tokmak söylüyor. “Tak! Tak! Tak!”

Kısa sürede sesler, önce uğultuya dönüşüyor, sonra da aniden kesiliyor. Hemen ardından da duruşma başlıyor.  Kürsü önüne çağrılanlar, bir bir konuşuyor. Herkes, kavganın, mal paylaşırken patlak verdiğinden başlıyor ve devam ediyor. İnen cam çerçeve, yarılan kafa göz, hakaretler ve küfürler. Her birinin, bir diğerine isnat ettiği suçlar. Sıra şahitlere geldiğinde, yatıştırmaya çalışanlar olduğu kadar, yangına körükle gidenler de yok değil hani.

   Bu esnada, korku ve heyecan, kap kara birer ip olmuş, kirmen gibi dolanıyorlar Nuriye’ye. Başı dönüyor, arada bir bayılacakmış gibi oluyor. İsmi söylendiğinde bir an sendeliyor. Kafasının içindeki her şey, tüm görüntü ve sesler tamamen silindi. O an nerede olduğunu anlamaya çalışıyor. Gözlerinin önünde, yaşadığı köyün, harman yerindeki kayalığın silueti beliriyor. Kulaklarında ise derin bir uğultu. O uğultunun içinde “Şeker tozu… Şeker tozu”  diye tekrarlanan o ses. Kayalık siluetinin önündeki, korkuluğa tutunduğunda, görüntü biraz netleşiyor. Ahşap bir kürsünün önünde şimdi. Kürsünün tepesinde cüppeli biri var. “Ali Hoca köyde kalmadı mıydı?” diye sayıklıyor. O’nun bu durumunu deminden beri endişeyle izleyen Hâkim soruyor.

“İyi misin hanım? Bir şeyin yok ya?

“….”

“Adın ne senin?”

“Şeker tozu”

“Ananın adı ne?”

“Şeker tozu”

“Babanın adı?”

“Şeker tozu”

İşte tam o anda başlıyor curcuna. Cebidişlilerin Muzip Murat, güçlükle tuttuğu, avurdunun dolusunca kahkahayı, daha fazla zapt edemiyor ve aniden salıveriyor. “Puhhuhahha…!”

Sanki bu ilk patlamayı bekliyor, Ördekgözlerin Övüngeç Ömer. “Hiiihhihhiii!” diye inliyor. Harmana Sığmaz Rüstem de bu koroya katılıp makineli tüfek gibi saydırıyor ”Hahahahaha….!”

   Derken gülme krizi, kadın erkek demeden tüm salona sirayet ediyor. Reisinden kâtibine, kadar tüm mahkeme heyeti dahi işini gücünü bırakmış katıla katıla gülüyorlar. Hatta Nuriye bir ara, mahkeme duvarlarının bile güldüğünü görür gibi oldu. Bir kaç dakika süren bu kahkaha tufanında son sözü yine tokmak söyüyor.

Hah! Hah! Tah!”… “Tah! Tak! Tak!

   Bütün bu hengâmede utanan ve kırılan Nuriye neredeyse ağlayacak. Gözleri doldu, hatta birkaç damla yaş süzüldü yanağından. Yavaş yavaş heyecanı yatışıyor ve kendine geliyor.  Az önceki soru cevap sahnesi gözünde canlanıyor. Bu duruma kendisi bile gülüyor. Birkaç kırık gülümseme bu. Tekrar ciddiyetini takınıyor.

“Tak, tak, tak”

Hâkim de toparlanmış. Gülme nöbetinden geriye, yüzünde babacan bir eda kalmış.

“Eveeet! Devam edebilecek misin kızım”

“Ederim Reis Bey”

“Adın Nuriye, annenin adı Tekmile, babanın adı Osman, doğru mu?”

“Doğru Reis Bey”

“Kızım bunların hepsi burada yazıyor zaten. Ben usulen sordum. Bir de senin heyecanın yatışsın istedim ama… Her neyse, bunları geçelim. Şimdi söyle bakalım neden çıktı kavga?  İlk sen gelmişsin olay yerine.”

“Şeker tozu yüzünden… İki avuç var yok. Hepsi bu, ben başka bir şey bilmem de dimem de.”

   Hâkim, Nuriye ile devam etmenin bir yararı olmayacağına kanaat getiriyor. Eli ile işaret ederek mübaşire sesleniyor. “Alın bunu çıkarın. Biraz hava alıp kendine gelsin dışarıda.”  Salona dönüyor. Bakışları Şevketi arıyor… Buldu. ”Evet, Şevket Efendi, gel bakalım. Ailenin en büyüğü sensin. Şu ‘şeker tozu’ mevzusu nedir? Bir avuç şeker için mi kavga ettiniz? Anlat, bu yüzünden mi geldiniz ta buralara?”  Hâkim bunları söylerken, sesi azarlama tonunda.

Şevket kürsünün önüne geliyor. Derin bir nefes alıyor. Elleri, bayramlık ceketini düğmelerinin üstünde bağlı, saygı ile eğilerek söze başlıyor.

“Doğru Reis Bey, şeker torbasının dibinde kalan iki avuç toz yüzünden çıkmış kavga. Yok, ben alırım, sen alırsın diye. ‘Yetişin! Hanımlarınız birbirine girdi’ dediler bize. Biz de bi hışımla koştuk. Avratların dolduruşuna geldik. Biz de kavgaya tutuştuk yani. Allahtan, böyük oğlanlar yoktu. Burda yatılı okuyolar. Kızlarınan güccüklerde, sinmişler bi köşeye. Aha az evvel, hepimiz güldük. Gülerken de ben bi yandan düşündüm. Esasında biz, kendi ağlanacak hallerimize güldük. Otuz-kırk yıllık kardeşlerik biz. Bir avuç şeker yüzünden… Acınacak bi durum yani. Gardaşlarım da kusura kalmasın. Hani, özür dilemem lazımsa da dilerim yani. Ben kendi davamdan vazgeçiyom Reis Bey. İsterseler Onlar geçmesin. Olacaklara razıyım yani. Hüküm sizin Beyim. Diyeceklerim bu kadar.” diyor ve boynunu büküp susuyor.

    Şevketin bu olgunluğu ve fedakârlığı kardeşlerini de yumuşatıyor. Onlar da az önce düştükleri komik durumu içlerine sindiremiyor, bu işten nasıl sıyrılacaklarını düşünüyorlar. Ayrı ayrı söz isteyip ağabeyleri gibi düşündüklerini, davalarından vazgeçtiklerini söylüyorlar. Bu arada, eltiler mırın kırın ediyor. Bir iki dirsek teması, kaş göz hareketi ile onlar da ikna ediliyor.

“Yaz evladım. ….tarafların kendi hür iradeleri ve…davadan feragat etmeleri neticesinde…..Dosya kapanmıştır.”

    Şehre ‘ölü toprağı’ kıvamında giden kafile, dönüş yolunda adeta panayır konvoyu gibi. Şimdi üzerine serpilen barış tozunun sebep olduğu sarhoşluğun keyfini sürüyor. Yaşananları anlatıp anlatıp gülenler, durup durup birbirine sarılanlar, tekrar tekrar helalleşenler… Arada bir, İreşitlerin Ozan Şükrü, şen-şakrak sesi ile neşeli türkülerle ışıtıyor geceyi. Bu arada Nuriye’ye iltifatlar yağıyor.

“Evvel Allah, senin sayende…”

”İyi ki varsın.”   

   O günden sonra, Köklü köy’de, uzunca bir zaman, sohbetlerin, muhabbetlerin konusu Şeker Nuriye oluyor.                                         

Hikayenin devamı: Çetin Cevizler 

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun