Sufiliğe karşı tepkiler – Fikrikadim

Sufiliğe karşı tepkiler

Ömer Lekesiz / YeniŞafak

Ömer Lekesiz / YeniŞafak

Suudi İslam’ı olarak niteleyebileceğimiz ideolojik Selefiliğin sufiliğe olan tepkisini ve sonuçlarını saklı tutarsak, İslam dünyasında sufiliğe karşı 20. asrın ilk yarısında ortaya çıkan tepkilerin Mısır ve Pakistan kaynaklı olduğunu görürüz.

İslam medeniyetinin Batı karşısında yeniden canlandırılması için ilk yenilikçi (modern) düşünceleri dile getiren Cemaleddin Afgani‘nin (ö. 1897) öğrencisi Muhammed Abduh (ö. 1905) ve onun öğrencisi olan Reşid Rıza (ö. 1935), Mısır’daki Batılılaşma ile ilgili siyasi iradeye tabi olarak, İslam dünyasındaki geri kalmışlığın suçunu dini tutuculuğa (akli ve ilmi davranmamaya) yükleyip, sosyal hayatta, ekonomide ve teknolojide kısmen Batı’dakiyle uyumlu değişiklik önerilerinde bulundular.

Görüşleri itibariyle Mutezile’ye yakın duran ve Kur’an merkezli düşünmenin, dolayısıyla Selefi bir idrakin önemine işaret eden her iki münevver için de ilginç olan, tutuculuktan sufiliği çok açıkça kastetmedikleri halde, yeni tanımlarının ve değişme anlayışlarının onu içkin bulunmasıdır.

İbn-i Teymiyye‘nin (ö. 1328) de sufiliğe değil, asıl sufilik adı altında yaygınlaşan şeriat dışı düşüncelere ve hurafelere tepki gösterdiğini gözönüne alırsak Muhammed Abduh ve Reşid Rıza’nın bu manada yerleşik ve tutarlı bir İslami geleneğe tabi olduklarını söylememiz gerekir.

Nitekim, sufilik konusundaki benzer yaklaşım İhvan-ı Müslimin’in (1928) kurucusu Hasan el-Bennâ (ş. 1949) ve ardından Seyyid Kutub(ş. 1966) tarafından da korunmuştur.

Pakistan’da, felsefeci Muhammed İkbal (ö. 1938), sufiliğe (ve hatta irade ve yaratım kabiliyetiyle seçkin insan idealizmine bağlanan Nietzscheci görüşlere) yakın durmasına rağmen, İslam dünyasının Batı karşısında geri kalmasına, yenilmesine büyük tepki göstermesi ve bunu heyecanlı bir üslupla dışa vurması nedeniyle yenilikçi düşüncelerin taraftarı olarak nitelenmiştir.
Yönetme meselesinden çok, yönetilenlerin kültürel ve sosyal hayatını iyileştirmeyi esas alarak Cemaat-i İslamiye’yi (1941) kuran ve yine Selefi anlayışa bağlı bulunan Ebu’l A’lâ El-Mevdudî (ö. 1979) ise Mısır’daki mezkur münevverlerden daha açık olarak sufiliği ve büyük sufilerin ihya hareketlerini kimi eksiklikleri nedeniyle eleştirmiştir.

Bize gelince:
Yeni dönem İslamcılığının ilk temsilcilerinden olan Sait Halim Paşa (ş.1921) ve Mehmet Âkif Ersoy (ö. 1936) sufilik konusunda Mısır münevverlerinin düşüncelerinden etkilenmişler; yine onlar gibi, açık bir eleştiride bulunmak yerine, sufilikle aralarına görünebilir bir mesafe koymuşlardır.

Bugün ellili-altmışlı yaşlarını idrak eden ve münevver olarak nitelenebilen bir kuşak, İslam’ı çeviri yoluyla adları zikredilen Mısırlı ve Pakistanlı münevverlerden öğrenmek, öte yandan Sait Halim Paşa ile Mehmet Akif’ten büyük oranda etkilenmek suretiyle, sufiliğe ilişkin sessiz tepkiyi ve dolayısıyla mesafeli bir duruşu sürdürmüşlerdir.

Tarikatlar cephesinden bakıldığında da durum şöyle görünmektedir:Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasından (1925) yirmi beş sene sonra, o zamanın Ekmeleddini olan CHP’li Başbakan Şemsettin Günaltay’ın çabasıyla, türbelerin Milli Eğitim Bakanlığı onayıyla restore edilerek, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in VII. CHP Kurultayı’nda dile getirdiği şekilde gençlere milliyet duygusunun verilmesi için açılması ve dolayısıyla tarikatların o günden bugüne iktidarların savunma, milli birliği sağlama, dine ve dindara hürmetkar görünme maksatlarını içkin olarak, devletin örtülü denetimi altında palazlandırılması ya da faaliyet alanlarının daraltılması makul (resmi) bir tutum haline gelmiştir.

Bunun neticesinde, günümüzde şu beş tip tarikat öne çıkmıştır:

1-Turistik, 2- Heterodokstik, 3-Ticari, 4-Dış-güdümlü tarikatlar ve 5-Tarikat-ı Muhammediyye.
Bu beş tip tarikatın örneklerini bilmek ve bulmak hiç de zor değildir. Ben sadece Yeni Haşhaşilik’in 4. gruba örnek olarak verilebileceğini, çünkü tahkiki iman gayretinden doğmuş gibi görünse de onun tamamen bir tarikat örgütlenmesine tabi olduğunu söylemekle yetineceğim.

Çünkü, Sibel Eraslan’ın İran’ın 2. Devrimi başlıklı yazısındaki (Star, 19.07.2015) kimi kaygı ve sorularından hareketle yazdığım, benzer bağlamdaki (bu dahil) son beş yazımın, asli uğraşım olan sanatı da içerecek şekilde, yeni zamanda sufilik konusundaki İslami vasatımızın ne olması gerektiğiyle ilgili bir arayışa bağlanmasını önceliyorum. Mümin ve sanatkar olarak Sezai Karakoç’un tutum ve duruşuna bakarak da bunun mümkün olabileceğini düşünüyorum.

Sezai Karakoç, düşünce açısından ne Mısırlı münevverlere ne de Ebu’l A’lâ El-Mevdudî’ye yakın durmamaktadır. Onun yakınlığı, sanırım sanatçı olmasının da etkisiyle Muhammed İkbal’edir.

İkbal ise, gerek Doğu-Batı, gerekse İslam dünyasındaki farklı görüşler arasında bir sentezi değil, bir berzahı temsil eder.

Önceki yazımda ele aldığım ferdiyet ve bunun yeniden yorumlanmasıyla ulaşabileceğimiz yeni düşünme tarzı, sanat anlayışı, bana ancak söz konusu berzah üzerinden üretilebilir gibi görünmektedir.
Şimdi bu manada, sufilik ve ferdiyet konusuna tekrar dönmeliyim.

twitter.com/OmerLekesiz

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun