Tuksal: Artık erkekliği konuşmalıyız – Fikrikadim

Tuksal: Artık erkekliği konuşmalıyız

Bülent Arınç’ın mecliste HDP’li milletvekili Nursel Aydoğan’a “Bir kadın olarak sus” demesi, kadına yönelik söylemi yeniden tartışmaya açtı. İlahiyatçı, yazar Hidayet Tuksal’a göre, bu söylemin ardında dindar-muhafazakâr bir arka plan var ama kökleri Aristo’ya uzanıyor. Değişmesi içinse artık ‘erkekliği’ konuşmak şart.

AK Parti’nin ve muhafazakâr kesimin en tecrübeli siyasetçilerinden Bülent Arınç, TBMM’deki özel oturumda HDP Diyarbakır Milletvekili Nursel Aydoğan’a “Hanımefendi sus, bir kadın olarak sus” dedi. Sert bir ifadeyle söylenen bu sözlere kadınlardan tepki geldi. Arınç ifadesini “Meclis disiplini gereği söylenmiş söz” olarak savundu. Ancak bu sözler, kadına yönelik söylemi yeniden tartışmaya açtı. Türkiye’de sadece muhafazakâr değil, toplumun tüm kesimlerinde sıkça rastlanan bu dilin arkasında yatan nedenleri, İslam’da kadına bakış ve kadın sorunları konusunda en yetkin ve eleştirel isimlerden Hidayet Şefkatli Tuksal ile konuştuk.

Sizce Bülent Arınç ne demek istedi? Bir kadın olarak susmak ne demek?

Aslında şöyle bakmak lazım. Bir HDP’li erkek vekil aynı muameleyi gösterseydi, bir erkek olarak sus diyecek miydi? Böyle bir şey muhtemelen aklına bile gelmeyecekti. Demek ki orada Arınç için, vekil olmayı önceleyen şey, kadınlık durumları… Bu yüzden, böyle bir had bildirme cümlesi kurabiliyor ve özür dilemeye de yanaşmıyor.

HİDAYET ŞEFKATLİ TUKSAL KİMDİR?
Yrd.Doç.Dr.Hidayet Şefkatli Tuksal, ilahiyatçı ve feminist. İslam’da kadına bakış, kadın sorunları araştırma alanları. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. Hz. Muhammed’e atfedilen rivayetlerde kadın karşıtlığını ele alan doktora tezi, Kadın Karşıtı Söylemin İslâm Geleneğindeki İzdüşümleri adıyla yayınlandı. 20 yıldır Başkent Kadın Platformu’nun üyesi. Star ve Taraf gazetelerinde köşe yazıları yazdı. Halen Mardin Artuklu Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nde toplumsal cinsiyet dersleri veriyor. 

Aslında bu çok genel bir mesele. Toplumun her kesiminde aynı yaklaşım egemen. Fakat bu konuyu gündeme getiren Bülent Arınç geçen sene de “Kadın da iffetli olacak. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak. Bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak” demişti. Bu söylemlerin ardında nasıl bir arka plan var?

Dindar, muhafazakâr bir arka plan var ne yazık ki. Fakat sosyal medyada bu konuda yapılan tartışmalara baktım. Onu eleştiren neredeyse tüm mesajlar da son derece küfürlü. Biz genel olarak şiddet konusunda hasta bir toplumuz. Ve bu şiddet alışkanlığımız çok farklı şekillerde tezahür edebiliyor. Bu, hem şiddet hem de erkekliğin kendini iktidar üzerinden kurması meselesi. Erkek kendi iktidarını, erkeklik iktidarını tehdit eden herhangi bir durumda hemen yine erkeklik üzerinden bir tepki üretiyor, aşağılıyor, reddediyor, vs… Arınç’ın ifadeleri de bundan ibaret. Ki Bülent Arınç nezaketiyle de tanınan bir isim ayrıca.

Bu dindar-muhafazakâr arka planı biraz açar mısınız?

Dindarlık ve muhafazakârlıkta erkeğin kadından daha değerli olduğu, daha tam insan olduğu, kadının akledemeyen, düşünemeyen, aklı eksik bir varlık olduğu kabulünün önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Kadın ne olursa olsun, onlar için aklı ve dini eksik bir yaratık olmaktan bir türlü kurtulamıyor çünkü bu sahih kabul edilen hadislerde söylenmiş bir söz olarak görülüyor. Hâlbuki Aristo da aynı şeyi düşünüyor.

Hz.Muhammed’den binlerce yıl önce…

Evet. Erkek egemenliği, İslam’dan çok çok önce, tüm dinlerden önce var olan bir zihniyet. Dolayısıyla dilleri, mantığı ve hatta dinleri etkileyen bir şey. Bu yüzden ataerkil dindarlık, biraz da kadın konusunda böyle düşünmek anlamına geliyor. Özellikle erkekler için…

Bunu dinin emrettiği mi düşünülüyor?

Ben din bunu emrediyor, demiyorum. Ama bu metinlerden, hadis rivayetlerinden ve kimi ayetlerden bunu destekleyen, güçlendiren ataerkil bir anlayış yıllardır üretilmiş. Biz de bunun son sancılarını yaşıyoruz.

“Erkek egemenliği, İslam’dan çok çok önce, tüm dinlerden önce var olan bir zihniyet. Bu yüzden ataerkil dindarlık, biraz da kadın konusunda böyle düşünmek anlamına geliyor. ”

Son sancıları mı gerçekten?

Son sancıları diyorum çünkü kadının güçlenme mekanizmalarının da çok arttığı bir dönemdeyiz. Yani bu işler sadece düşünceyle, eleştirilerle kırılabilecek şeyler değil. Bu anlayışlar kadınların bile iliklerine işlemiş. Baksanıza Bülent Arınç’ı eleştirdiğimiz oturumda Pervin Buldan da AK Partili bir kadın milletvekiline ¨kadınlığından utan!¨diye bağırmış. Bu yüzden zihinsel formatların silinmesi ve yeniden formatlanması çok kolay bir şey değil. Ancak pratik değiştikçe, mecburen format da değişecek. Böyle böyle öğreneceğiz bu işleri…

Bu olay, Türkiye’nin meclisinde ve kuruluşundan bu yana en çok kadın milletvekilinin olduğu dönemde yaşandı. Fakat meclisteki kadın vekillerin ortak bir tavrı olmadı. AK Parti’nin kadın milletvekillerinden de bir eleştiri gelmedi. Bu tabloya baktığımızda, ilerleme nerede?

Eğer Bülent Arınç bunu AK Partili bir kadın vekile söylemiş olsaydı, o kadın vekiller de itiraz ederdi. Fakat şu anda siyaseten HDP ile aralarında büyük bir gerilim var ve bu tartışmanın uzaması işlerine gelmediği için siyaseten susmayı tercih ediyorlar. Ama karşı çıkmalarını beklerdim doğrusu.

Peki, sizce Arınç bunu AK Partili bir kadın vekile söyler miydi?

Daha özenli olurdu diye tahmin ediyorum.

Peki, muhafazakâr kesimde AK Parti iktidarıyla birlikte açılımlar da yaşandı. Kadına bakışta da bir değişim oldu mu?

Bu tür manzaralar daha ziyade eski jenerasyonun tepkileri. Bülent Arınç da o nesle mensup. Tabii ki yeni nesilde de böyle insanlar var fakat yeni jenerasyonda özellikle kadınlar çok daha fazla güçlendi.

Nasıl?

Mesela meslek sahibi oldular. Meslekleriyle, statüleriyle, paralarıyla, boş zaman etkinlikleriyle, gezileriyle, edindikleri hayat tecrübesi ile güçlendiler. Dolayısıyla birçok kadın için kendisine “bir kadın olarak sus” denmesi, dindar kesimde kabul edilebilecek bir şey değil. Bu olay, böyle bir gerginlik dönemi yerine daha normal bir dönemde meydana gelseydi, AK Parti’den de birçok ses çıkabilirdi. Baskıcı bir din anlayışını kimse istemiyor. Daha özgürlükçü, gençliğini yaşamak, eğlenmek isteyen ama aynı zamanda dinle ilişkisini de sürdürmek isteyen, mesleki anlamda kalite kazanmak isteyen bir sürü genç insan görüyorum.

Bu, aslında Türkiye’nin genel bir sorunu. Sadece muhafazakâr kesime mal etmek büyük haksızlık olur. En entelektüel, eğitimli erkekler bile benzer tavırları sergileyebiliyor. Sizce bunun nedeni nedir?

Nedeni dediğim gibi eski / ataerkil formatımız. Mesela ben Mardin’de çalışıyorum, öğrencilerimin çoğu Kürt hareketiyle yakından ilgili ki, bu hareketin kadın konusunda gayet eşitlikçi bir söylemi ve eş başkanlık uygulamaları var. Ancak Toplumsal Cinsiyet dersimde çok tartışıyoruz. Çocuklar ‘biz mitinglerde jin, jiyan, azadi (kadın, hayat, özgürlük) diye bağırıyoruz, diyorlar. Fakat iş detaya indiğinde, kadına karşı şiddet, ev içi roller, kadın neyi ne kadar yapabilir konularına gelince, çok katılar. “Hocam en iyisi şeriat” diyenleri var. Neden? Çünkü zihindeki format bu! Bu kadar köklü zihinsel alışkanlıkları değiştirmek kolay değil. Bu, tüm partilerde aynı. Mesela Deniz Baykal meselesi iki kişilik bir hikâyeydi. Baykal -elinin kiri- söylemini andırırcasına işten sıyrıldı, meclis başkanlığına aday gösterildi, itibarı iade edildi. Ama kadın yok oldu. Yani erkek egemenliği her partide hüküm sürüyor.

Peki, hiç bir gelişme yok mu bu konularda?

Var tabii ki, olmaz mı? Mesela AK Parti’nin çeşitli il teşkilatlarında çalışan kadın arkadaşlarım var. Ama kadın komisyonlarında değil, il teşkilatlarında çalıştılar. Kadın kollarını, komisyonlarını biraz kadını erkekle eşit özne olmaktan uzaklaştıran yerler olarak görüyorum pratikte. Bu yüzden vurguluyorum il teşkilatları diye… Burada da Erdoğan’ın hakkını teslim etmek lazım, il teşkilatlarında ana kademeye kadınların da alınmasını o sağladı. İşte buralarda çalışan kadınlar kendilerini çok daha iyi kanıtladılar, kabul ettirdiler. Siyaset yapmayı öğrendiler. Ayrıca AK Parti’nin hep bu muhafazakâr söylemlerine bakıyoruz ama pratik çok daha farklı. Mesela aile konusu, annelik konusu çok vurgulanan bir konu ama baktığımızda AK Parti’de eşinden boşanmış, ya da hiç evlenmemiş, bekâr üst düzey pek çok kadın var. Yani AK Parti’nin kendi idealize ettiği kriterlere uymayan birçok kadın AK Parti’nin saflarında siyaset yapıyor.

Siyaset dışı alanlarda da aynı yaklaşım hâkim mi sizce?

Evet, siyaset dışı alanlarda da benzer şeyleri gözlemliyoruz. Kadın konusundaki klasik söylem devam ediyor ama pratik bize bunun pek çok durumda aşıldığını gösteriyor.

Kadına bakışta Türkiye genelinde bir değişiklik var mı?

Son 20-30 yılda Türkiye’de kadın konusunda çok önemli değişiklikler oldu. En basitinden eskiden Türkiye’de şiddet diye bir şey konuşulmuyordu, kadının bireysel sorunu olarak görülüyordu. Bugün devlet tarafından kabul edilen, bir sürü önlem alınan bir konu. Yasal mevzuat ve bilinç yükseltme anlamında yol alındı. Belki feministlerin istediği kadar olmadı ama mesela hükümete yakın bir kadın kuruluşu olan KADEM’in hazırladığı kadına karşı şiddet afişinde, Başbakan Ahmet Davutoğlu erkekleri erkeklikten önce insan olmaya davet edebiliyor. Bir sorun olduğunu herkes itiraf etmiş oldu. Tüm bunlar bir gelişme. Ama tabii bu sonuç, kadın hareketinin ısrarı, çabası ve kadının siyasette sayısının, etkinliğinin artmasıyla oldu. Kadının şu an her şeyi konuşuluyor ama konuşulmaya yeni başlanan bir şey var: Erkekler ve erkeklik konusunda çok ilginç tezler yapıldı, makaleler yazıldı. Biz artık erkekliği konuşmalıyız, çünkü asıl sıkıntılı alan orası.

Erkekliği konuşmak ne demek?

Erkek olmak, basitçe muktedir olmak yani hiyerarşik bir gücünüzün ve tebaanızın olması demek. Bu tebaa, evinizde aileniz, karınız, çocuğunuz; iş ortamında meslektaşlarınız, astlarınız olabilir. Bu hegemonik erkekliği mutlaka konuşmak, tartışmak zorundayız. Bunlar konuşulmadıkça şiddet gibi sorunlardan tam anlamıyla kurtulmamız mümkün değil. Aslında bunlar akademide yeni konuşulsa da, geçmişte kültürümüzde var olan bir şey.

“Erkek olmak, muktedir olmak yani hiyerarşik bir gücünüzün ve tebaanızın olması demek. Bu tebaa, evinizde aileniz, karınız, çocuğunuz; iş ortamında meslektaşlarınız, astlarınız olabilir. Bu hegemonik erkekliği konuşmadıkça şiddet gibi sorunlardan tam anlamıyla kurtulmak mümkün değil.”

Nedir o kültür?

Tasavvuf kültürü. Geçmişte tekke eğitiminden geçmemiş erkeğe kız vermek istemezlermiş. Çünkü tekke, erkekleri kendileri üzerinde düşünmeye zorlayan, karakterlerini tanımayı, öfkeleri, zaaflarıyla başa çıkmayı, daha kaliteli insan olmayı öğreten bir yermiş. Bugünkü toplumda ise, neredeyse erkeği terbiye eden hiç bir mekanizma yok. Aksine onu azdıran, daha nefsanileştiren, kötüleştiren bir sürü mekanizma var. Şiddeti olağanlaştıran diziler, oyunlar ve küfürler gibi… Ben Türkiye’nin en büyük sorunlarından birinin bu cinsiyetçi küfür kültürü olduğunu düşünüyorum. Bu kadar küfür eden insanların sağlıklı bir ruh halleri, cinsellikleri olabileceğine inanmıyorum. Bir cinsellik eylemini sürekli cezalandırma, başkalarını aşağılama, başkalarından öç almak için kullanan, yani zihniyle ve diliyle sürekli şiddet üreten insanların sağlıklı kalabileceğine inanmıyorum.

Bugün bazı yasakları hiç hatırlamayan bir gençlik var. Bu jenerasyonun genç kızlarında toplumsal cinsiyet algısı değişti mi?  

Sınıfsal imkânlara bağlı olarak çapı değişen bir durumdan bahsedebiliriz. Yoksul, çok çocuklu bir aileden geliyorsanız yapabileceklerinizle, orta ve üst sınıftan geliyorsanız, yapabilecekleriniz farklı… Muhafazakâr kesimde, evet, yasakları hatırlamayan orta ve üst orta sınıf gençlik kendini daha özgür hissediyor. Biraz önce de bahsettiğim gibi, pratikte çok şey değişti fakat söylemde bu kadar hızlı bir değişim yok. Çünkü söylem hep din üzerinden geleneksel referanslarla kuruluyor. Bu dini referanslarla başa çıkabilecek ve yeni bir yorum kapısı açabilecek güçlü tartışmalara ihtiyaç var. Eskiden bu tür tartışmalar yapılıyordu.

Şimdi neden yapılmıyor?

Eskiden dindar kesimin daha fazla özgürlüğe ihtiyacı vardı, seküler birtakım odaklar tarafından baskı altındaydılar. Şimdi bu baskı ortadan kalktı, özgürlükler sağlandı, gruplar kendi hiyerarşilerinin derdine düştü. Bu hiyerarşiler de itaat kültürüne dayalı söylemler üzerinden kurulduğu için, dini tartışmalar artık neredeyse yapılamaz hale geliyor. Kadın konusunda ise özellikle eski nesil erkekler tarafından söylemin değişmesine yönelik acayip bir muhafazakârlık var. Pratik değişse de, bu pratiğin söylem tarafından onaylanmasına geldiğinde iş bitiyor, gerçekten büyük bir tutuculuk var orada. Bunun da temelinde erkeklik iktidarının kan kaybetmemesi meselesi var. Bu konuda sadece dindarlar arasında değil, genel olarak müthiş bir hassasiyet ve erkek dayanışması var.

Peki, buna karşı kadınlar ne yapabilir?

Daha güçlenmek gerekiyor. Erkekler hangi güçlere sahipse (eğitim, statü, para vb.) o güçlere sahip olmak gerekiyor. Artık zaten aileler kız erkek çocukları arasında fark gözetmeden onları hayata hazırlıyor ve bu da kadınları güçlendiriyor. Fakat kadınların bu kadar güçlenmesi bazı hocalarımızın hiç hoşuna gitmiyor ve kadınların eğitimi ve çalışması aleyhine konuşup duruyorlar.

Kadınların güçlenmesi bu hocaları niye bu kadar rahatsız ediyor?

Mesela diyelim anneleri boşanamıyordu ama genç nesil boşanabiliyor. Bu da dindar camiada büyük bir endişeyle karşılanıyor. Hâlbuki İslam boşanmalara hiçbir şekilde karşı çıkmıyor. Üstelik bizim kesimde sadece kadının boşanmasından endişe ediliyor. Erkekler fıkha göre ‘boş ol’ dediğinde, kadını boşanmış sayıyor. Madem boşanmaya bu kadar karşıyız, bu kadar kolay boşanılmasın o zaman. Erkeklerin bu hakkı fıkha değil, Kur’an’a göre kullanmasını sağlayın da görelim. Bunu sorun ettiğinizi görelim en azından. Bir sürü sıkıntılı şey var ama yine de pratik söylemden daha iyi durumda.

Örnek verebilir misiniz?

Orta ve üst sınıfta üniversite okuyan, belli bir ekonomik güce sahip ailelerin kızları gayet özgür. İstedikleri gibi yaşıyorlar. Haklarına da sahip çıkıyorlar, babaları tarafından da destekleniyorlar. Babalar hanımları için istemedikleri şeyleri kızları için istiyorlar. Hanımlarını layık görmedikleri hak ve özgürlüklere kızlarını layık görüyorlar. Bir tür cumhuriyet babaları durumu yani…

Annelik de çok kutsallaştırılıyor bir yandan…

Evet, kutsallaştırma üzerinden bu annelik edebiyatı çok yapılıyor. Kadınlar da bu söyleme sahip çıkıyorlar ama annelik Türkiye’de, babalığı pasifleştirerek erkeği ev içi sorumluluklardan kurtarmanın bir çözümü olarak kurgulanıyor. Kadınların çoğu o söylemin kendi hayatlarında neye mal olduğunu görünce uyanıyor aslında. Fakat suçlanma korkusuyla bir şey söyleyemiyorlar. Düşünün aynı okulu bitirip evlenmiş bir çift çocuk sahibi olunca ne oluyor? Erkek büyük bir oranda hayatına eskisi gibi devam ederken, kadının hayatı tamamıyla değişiyor. Bebeğiyle tek başına kalmış genç anneler bunalıma girebiliyor çünkü hayatları büyük ölçüde kısıtlanıyor.

Peki annelik ve kariyer bir arada yürüyemez mi?

Yürüyebilir ve nitekim yürüyor da, ama bunun için de kadınlar suçlanıyor ve kötü anne nitelemesiyle cezalandırılıyorlar. Kadınların çalışma ve kariyer yapma istekleri hep bir hırs ve açgözlülük, doyumsuzluk alameti olarak görüldüğü ve bu şekilde propoganda yapıldığı için, kimse bu kadınlara aferin demiyor. Söylem burada da çok sert ve acımasız bir şekilde kuruluyor. Aslında burada fıkıh bile etkili olamıyor.

Fıkıh bu konuda kadının lehine bir rol oynayabilir mi?

Oynayabilir, çünkü fıkıh ekollerine göre kadın ev işi yapmak ya da çocuk bakmakla yükümlü değil. Ancak bu erkeklerin işlerine gelmediği için, fıkhı da devre dışı bırakıp, söylemi evliliğin bütün ayak işlerinin, sorumluluklarının kadına yıkılması üzerinden kuruyorlar. Ve erkekler bu konforlarından asla vazgeçmek istemiyor. Söylemi de bu yüzden değiştirmiyorlar. Koca koca profesörler evlilik akademisi kurup, kızları annelik, evlilik konularında eğitmekten, terbiye etmekten söz ediyor. Ama erkekler için hiçbir terbiye sistemi yok. Sürekli kızları terbiye etmeye çalışan, onları suskunluğa, başına gelene razı etmeye çalışan bir arayış var.

Fakat artık bu kızlar ya bunalıma giriyor ya hastalanıyor ya da boşanmaya kalkıyorlar. Bunun etkileri bir 10 sene içerisinde daha net görülecek. Bir arayış içindeler ama söylemi değiştirecek güçleri yok. Bu söylemi değiştirmekten ümit kesen insanların bir kısmı dinden de ümit kesiyorlar. Son zamanlarda dinden çıkan artık İslam’la bir bağı kalmayan başörtülüler var mesela.

“Bir arayış içindeler ama söylemi değiştirecek güçleri yok. Bu söylemi değiştirmekten ümit kesen insanların bir kısmı dinden de ümit kesiyor. Son zamanlarda dinden çıkan artık İslam’la bir bağı kalmayan başörtülüler var mesela.   ”

Peki, tek sebep bu konu mu?

Hayır, İslam-şiddet ilişkisi de etkili. İslam adına hareket eden IŞİD gibi örgütlerin kendilerine Kur’an-ı Kerim’den referans bulabilmesine bir açıklama getiremiyorlar. Bu tartışılmıyor bile Türkiye’de. Gençler gerçekten bundan çok etkileniyor. Kemal Sayar’a sorun, gençler neler çekiyor? Siz bugünkü gençlerden İslam’ı 1400 yıl önceki gibi yaşamasını bekleyemezsiniz. Bütün bir İslam kültürünü bir mümin-kafir ayrımı üzerine kurup, kafirler konusunu bu kadar adaletten yoksun bir şekilde ele alırsanız, dindar nesil yetiştirelim derken dinden kaçan bir nesil yetiştiriyor olabilirsiniz.

İslam’ın kadına bakışı konusunda yıllardır da aynı yanlışlara işaret ediyorsunuz. Diyanet’in bu bakışın değişmesi için çalışmaları var mı?

Evet, çeşitli çalışmaları var. Mesela Diyanet iyi bir hadis külliyatı çalışması başlattı. Öyle söylemeseler de, aslında bu çalışma bugün kabul edemeyeceğimiz birtakım yorumlar yerine daha makul yorumlar üretmek üzere de tasarlanmış bir şey. Bu kadınlar için de iyi oldu. Ayrıca kadına karşı şiddet konusunda UNDP ile birlikte din görevlilerinin kadına karşı şiddetle mücadeleye katkısının sağlanması amaçlı bir proje yürütüyorlar. Proje kapsamında pek çok din görevlisine eğitimler verildi ancak erkekleri ikna etmenin çok zor olduğunu gördük bu çalışmalarda.

Çünkü kendi iktidar alanları sarsılacak.

Evet. Türkiye’de bu erkekliğin iktidar üzerine kurulma biçimi tartışmaya açılmadıkça ne erkek ne de kadın sorunu çözülemeyecek. Kadını artık bir erkeğin tamamlayıcı varlığı olarak görmekten vazgeçmeliler. Allah bütün varlıkları birer birer yaratmış. Yani kadının öznelliğini, kadının bir kocası olmasa da bir özne olduğunu kabul etmek ve bu özneyi düşünerek kadınla ilgili fıkhi hükümleri yeniden düzenlemek lazım.

Türkiye’de kadınların ortak sorunlarına karşı beraberce mücadele etme, ortak hareket etme platformları var mı?

Kadınların çok ortaklaştığı kimi dönemler oldu. Ceza Yasası’nın değiştirilmesi sırasında kurulan platformda ya da başka konularda bir araya geldiğimiz dönemler oldu. Fakat herkesin grup aidiyetinin kadınlık aidiyetinden daha fazla kâr sağladığı zamanlar ve ortamlar var. O zaman ayrışılıyor. Yani bu çatışma yoksa rahatlıkla kadınlık aidiyeti üzerinden ortaklaşmalar gerçekleştirilebiliyor. AK Parti’nin ilk döneminde, feminist örgütlerle AK Partili kadınları çok bir arada gördük. Çünkü o zaman AB uyum yasaları, Türkiye’nin demokratikleşmesi, özgürleşmesi gibi bir söylem ortak olarak kullanılıyordu. Fakat iş cepheleşmeye başlayınca herkes kendi grubuna, kendi formatına geri döndü. Şu an öyle bir işbirliği yerine birbirinin yaptığını görmezden gelen tavırlar görüyorum. Bir de Türkiye’de feminist hareketin kullandığı dil, ortaya koyduğu hedefler, vs. birçok kadına çok radikal geliyor.

Hiç mi ortak çalışma olmadı?

En iyi çalışmalar siyasi katılım konusunda yapıldı. Kadın Koalisyonu diye bir oluşum var, birçok örgütün beraber çalıştığı… Kadın Koalisyonu ekipleri, hangi parti olduğuna bakmaksızın, seçimlere girmek isteyen ya da partilerde çalışan kadınlara eğitimler verdi, seminerler yaptı. Bu tür pratik konularda daha rahat işbirliği sağlandı. Şiddet de pratik bir konuydu. Fatma Şahin AK Parti’nin bakanıydı ama feminist örgütlerle en uygulanması zor yasaları bile çıkardılar. Fakat gerginlikler kadınlara da “AKP’li, Gezici, şucu, bucu” diye yansıdığında, kadınlık ortak paydası ihmal edilebiliyor.

Erkek iktidarını hayatımızın her alanına sokan söyleme karşı ne yapılabilir?

Kadınlık ve erkeklik meselelerinin daha fazla tartışılır olması gerekiyor. Bunun dışında herkesin yapabileceği şeyler var. Mesela KAMER Güneydoğu’da faaliyet gösteren, yörenin sorunlarıyla ve insanlarıyla çok içli dışlı bir örgüt. “Birlikte öğrenme” dedikleri seminerler düzenliyor, araştırmalar yapıyorlar. Kadınlara danışmanlık hizmeti veriyorlar ücretsiz. KAMER’in uyguladığı yöntem yaygınlaştırılabilir mesela.

Sizce Türkiye’de tüm kadınların en önemli sorunu nedir?

Kadınların bağımsız özne olarak kabul edilmeyişi. En önemli sorun bu!

13 yıllık AK Parti iktidarında siyasette egemen olan söylem ne kattı, ne götürdü?

Söylem yalpalayan bir söylem ne yazık ki. Pratik daha istikrarlı bu konuda. Mesela annelik ne kadar yüceltilse de, kadınların istihdam alanına katılmasını sağlamak için AK Parti’nin yaptığı iyi düzenlemeler de var. Fakat bu söylem meselesini halledecek güçlü bir entelektüel kadın grubu yok. KADEM bunu yapmaya çalışıyor. Fakat hükümete yakın bir kuruluş olduğu için kadın örgütleri tarafından dışlanıyor. Onlar biraz daha gayret ederlerse belki söylem düzeyinde bir şey geliştirebilirler diye bir umudum var. Yani AK Parti camiasını etkileyebilecek bir şey… Çünkü dışarıdan yapılanlar etkilemiyor. Ama kendi kadınları böyle bir şey yaparsa, bundan etkileneceklerdir diye düşünüyorum.

Bu olayın ardından özellikle sosyal medyada pek çok tepki oldu. Fakat bu tepkiler olayın sorumlularına ne kadar ulaşıyor ya da onlarda nasıl etki ediyor? Bu söylem sahiplerini etkilemenin yolu nedir?

Bence bu tepkiler onları etkiliyor, ama özür dilemek bir acz olarak görüldüğü için buna yanaşmıyorlar. Dolayısıyla tepki göstermek, ama tabii medeni bir şekilde tepki göstermek yeterli diye düşünüyorum.

Kadına karşı şiddet konusunda ne yapılabilir?

Erkekler değişmeden, kadınlar değişmeye kalkarsa ve bu erkeklik iktidarını yaralayan bir şeye dönüşürse, erkekler kendi erkekliklerini kurtarabilmek adına kadınları ortadan kaldırmayı en doğal hakkı olarak görüyorlar diye düşünüyorum. Bu yüzden erkekliği konuşmamız lazım. Türkiye’deki erkeklik hasta ve sorunlu. Bunu psikiyatrların konuşması lazım. Onlara gelen bir sürü vaka var. Konuşsunlar artık. Bunu konuşmadan, çözmeden ve erkekleri terbiye etmeden Türkiye’de kadınların sorunları bitmeyecek.

Peki, erkeklerin hangi şikâyetlerle psikiyatrlara gittiklerini düşünüyorsunuz?

Yetersizlik hissi, şiddet eğilimi, bağımlılıklar… Şu anda erkeklerin en masum bağımlılıklarından biri bilgisayar, oyun bağımlılığı, gruplar halinde oynanan oyunlar. Gerçeklerden kaçma, o çocuk ve oyun alanında kalmaya çalışma; büyümek, sorumluluk almak, evlenmek istememe. Var olan erkeklik modeli erkeğe de ağır geliyor. Çünkü insanlığınızı budayarak erkek olmanız bekleniyor – erkek ağlamaz, gülmez, ekmeğini taştan çıkarır- vs. O da Allah’ın bir kulu neticede, supermen değil; gücünün, yeteneklerinin, imkânlarının bir sınırı var. Ama mitlerle yaratılan, fanteziye dayalı, sınırsız güçlü bir erkeklik modeli var dolaşımda. Zavallı erkek, ideal erkek olabilmek için bütün bu insani eksiklerini gizlemek, bambaşka bir görüntü vermek, rol yapmak zorunda. Bu yüzden hem kadınlar hem de erkeklerin sağlığı için, bu meselelerin yeniden ele alınması lazım diye düşünüyorum.

Kaynak: Al Jazeera

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun