Yanlış tedavi – Fikrikadim

Yanlış tedavi

Abdurrahim-Zararsız

Abdurrahim Zararsız

Doktor Tarık, meslektaşı ve can arkadaşı Halil’in son günlerdeki hallerini endişe ile izliyor. Bazen mekanik bir uyurgezer gibi ortalıkta dolaşırken bazen hissiz, duygusuz bir robot gibi boş boş bakarken buluyor onu. Çok zaman da, sudan yeni çıkmış bir balık gibi ürkek ve telaşlı çırpınışlarına şahit oluyor.

Halil, kalp kırıyor, yanlış teşhis ve hatalı reçetenin eşiğinden dönüyor. Ne yapacağı belli değil. Tarık, arkadaşının büyük bir hata sonucu hastalarından birinin feci bir akıbete uğramasına sebep olmasından korkuyor. Kâh saldırgan kâh aldırmaz tavırlara bürünmesinden dolayı bir gün hasta yakınlarının hışmına uğramasından da endişe duyuyor.

Tarık birkaç kez arkadaşı ile bu konuyu konuşmayı deniyor ama Halil arkadaşını ya tersliyor ya da sorularını hiç duymamış gibi davranıyor. Tarık bir umut Halil’in eşi Hayriye ile konuşuyor. Hayriye’nin anlattıklarına göre evde durum biraz farklı. Bir agresiflik yapmamış henüz ancak tam anlamıyla ruh gibi dolaşıyormuş. “Yavrumuzu bile gözü görmüyor artık. Biz hiç yokmuşuz gibi davranıyor. Ya da kendisi yok oluyor. Sürekli dalıp dalıp gidiyor. Kaç kez yalvardım, bana da bir şey anlatmadı. Çok endişeleniyorum…” diye dert yanıyor kadıncağız. Ağlamamak için kendini zor tutuyor.

Tarık son çare hastane başhekimine gidip olanı biteni anlatıyor. Başhekim ile Halil’in ilişkisi baba evlat ilişkisi gibi adeta. Bir yerlere gidip konuşup dertleşme imkânı tanımayan arkadaşını bu yolla ikna etmeyi umuyor. Başhekimin tavrı net oluyor. “Ben anlamam Halil. Tarık’la gideceksiniz ve bu sorunu da halletmeden gelmeyeceksiniz.”

Tarık nihayet istediğini elde ediyor.

Alaaddin aile çay bahçesinin sıra dışı iki müşterisi var bu gün. Bunlardan biri kâh derinlere dalarak, kâh gülerek, kâh ağlayarak, ara sıra oturup kalkarak, tam bir şizofren edasıyla bir şeyler anlatıyor. Bir meddah, usta bir tiyatro oyuncusu gibi canlandırmalar bile yapıyor. Anlattıkça açılıyor. Açıldıkça çıbanı patlamış şirpençe mağduru edasıyla rahatlıyor. Diğeri, arkadaşının sözünü kesmeden sonuna kadar dinleyeceğine söz verdiği için sessizce bekliyor.

“…Bu üçüncü gelişiydi aziz dostum. Yine küçük kardeşini getirmişti. Nihayet ismini öğrenebilmiştim. O her geldiğinde Seyfiyar Köyünün o köhne sağlık ocağı kocaman bir sanatoryuma dönüşüyordu. Diğer köylü kızları gibi mahcup mahcup yere bakmıyordu. O’nun iffet perdesi ne gözlerinde ne de sözlerindeydi. O’nun gözlerinden başka hiçbir şey göremiyordum ki. Kalp atışlarından başka hiçbir şey duyamıyordum ki. Ruhu öyle bir dolduruyordu ki girdiği yeri, nasıl anlatsam? İçinde kayboluyordum. Öyle bir kaplıyordu ki her şeyi.  Gözlerine her baktığımda evrenin tamamen sevgiden mamul bir olgu olduğuna kanaat getiriyordum. Ve ben o evrende değerliydim artık. Anlıyor musun beni Tarık?

Sadece ruhu mu? Fiziği ve yüzü de olağan üstü güzeldi. Hani, Allah özenmiş de yaratmış derler ya… Hah! Tam öyle işte… Kâinatın o ücra köşesinde kasten saklanmış bir kâinat güzeli.

Bilirsin, ben o zamanlar çapkın bir Kazanova idim. Ancak Onun benliğimi kuşatan O iffetli ruhu… Öyle tesir ediyordu ki bana… Ah o bakışlar! İki adet güneşe dönüşen gözlerinde tüm şehevi ve süfli duygularım, yanıp kül oluyordu. Hani o romanlarda ve filmlerde gördüğümüz ve benim inanmadığım o ilk görüşte aşk masalı var ya… İnanmayı bırak; ölümüne yaşıyordum dostum ölümüne.

Kısacık sohbetlerimizde genetiği ile oynanmış kelimeler seçerek konuşuyordum. Derdim onu tanımak ve duygularımı hissettirmek. O’da benzer bir çaba içerisinde biliyordum. Ama nedense daha fazla bir şey yapamıyordum.

Bir gün hasta çocuk yine iğneye geldi ocağa. Yanında ablası yoktu. Ebe hanım iğnesini yaparken ben de çocukla ilgilenen babacan doktor edasıyla çocuğa sorular sordum.

“Bu sefer kiminle geldin bakıyım Yusufcuk?”

“Anamla.”

“Ablanla neden gelmedin?”

“Birsen abam okuluna gitti. Ankara’da.”

Başım döndü. Birsen’den müteşekkil evrenim, sönerek uçan bir balon gibi küçülüp uzaklaştı o an. Koca Seyfiyar Köyü üç beş haneli bir mezra, beton çatılı sağlık ocağımız ise küçücük bir bekçi kulübesine dönüştü birden. Bense o kulübenin bekçisinin sadık bir köpeği kadar değersizdim artık. Bu nasıl olurdu azizim. Daha tam giremediği hayatıma bu kadar tesir edebilir miydi bir insan. Bu bir hastalık olmalıydı. Ama ben bir doktor idim değil mi? Bunun üstesinden gelebilirdim öyle değil mi? Kendi kendimi tedavi edebilirdim. Sınavlarıma yoğunlaşmalıydım. Daha sonra bu hastalığın çaresine bakabilirdim. Ne yapar eder Birsen’i yeniden bulurdum. Öyle ya, zaten o da okumuyor muydu? Hemen evlenecek değildi ya.

Uzmanlık sınavıma bir haftadan az bir süre vardı. Kafamın içinde ise binlerce soru. Birsen’i soruşturmaya vaktim olmadı. Kalan sürede çok az şey öğrenebildim hakkında. Bunlardan biri yine küçük Yusuf’tan öğrendiğim Birsen’in hemşirelik okuduğu, diğeri ise ocağın kayıtlarından öğrendiğim soyadı. ‘Şan’mış.

Birsen’in nerede olduğunu soranlara, Birsen’i çok seven, Ankara’daki Yüksel teyzesinin alıkoyduğunu söylüyorlardı. Kadının kızı yokmuş o yüzdenmiş…

Halen kız çocuklarının köy yerinden şehir dışına gidip okumalarının hoş karşılanmadığı günlerdeydik. Anladım ki bu yüzden köylüden gizleniyor bu durum. Kısa sohbetlerimizde Birsen’in bundan bahsetmemesini de bu gizliliğe bağladım.

Daha ilk maçında tuş olmuş başpehlivan gibiydim. O kafayla, TUS’ u da ancak ikinci girişte kazanabildim. Karaman Devlet hastanesinde göreve başladığımda ailem ısrarla evlenmemi istiyordu. Ben ise ayak sürüyordum. Çünkü zamanla hafifleyeceğini düşündüğüm Birsen hastalığım her geçen gün şiddetleniyordu. Bir fırsatını bulup Yozgat’a gittim. Kısa zamanda Seyfiyar’da çok şey değişmiş. Köyün adı bile değişmiş Yıldızlı olmuş. Birsen ailesi ile birlikte Kırıkkale’ye taşınmış. Orada bir sağlık ocağında çalışıyormuş.

Kararlıyım bulacağım O’nu. Neyse… Sürdüm Kırıkkale’ye. Çalıştığı sağlık ocağını buldum. Üç gün izin almış. Şu işe bak. Ankara’ya Yüksel teyzesinin oğlunun düğününe gitmişler. Kimse de düğün evinin adresini bilmiyor. Beklemeye karar verdim. Bir otele yerleştim. O gece birden fazla oğlu olduğunun tahmin ettiğim Yüksel Teyzenin, oğullarından biri ile Birsen’i evlendirme ihtimali düştü aklıma. Sabaha kadar uyuyamadım. Acı içinde kıvrandım. Ertesi gün bir başka acı haber geldi memleketten.” Baban ölüm döşeğinde yetiş!” O yıllarda yeni yeni hayatlarımıza giren şu cep telefonu denen lanetli aletlerin hayatımdaki ilk büyük icraatı… Zaten tez duyulan acı haberin, ışık hızında bana ulaşmasını sağlamak… Söyle Tarık, neden güzel şeyler böyle çabucak olmaz ha! Söyle neden tez duyulmaz…

Kalp hastası babam ölmüş, yarı yatalak olan anneme bakacak kimse kalmamıştı benden başka. Artık bu sorumluluk da benim üzerimde idi yani. Ve annem tutturdu “Evlen…”  Derhal evlenmezsem ve ahretlik komşusunun kızı Hayriye’yi almazsam hakkını helal etmeyeceğini söylüyordu.  “Adı gibi hayırlı kız. Üstelik de öğretmen.” Diyordu. “ Bana tek başına bakamazsın sen. Tez düğün istiyorum.” Diyordu.  Vallahi sütümü helal etmem ha!” Diyordu. Daha neler neler. Sonrasını az çok biliyorsun arkadaşım. Her şey benim değil, annemin istediği gibi oldu.

Bütün bunlar olup biterken ben, Birsen’i unutabildim mi sanıyorsun? İğnesi sol yanıma saplanmış bir serum ünitesi gibi askılığı ile birlikte hep yanımda taşıyordum. Ta ki kızımız doğana kadar. O doğunca serumdan kurtuldum. Ancak iğnesi saplandığı yerde duruyordu ve canımı yakmaya devam ediyordu.  Evet, kızımın adını Birsen koydum. Niye? Bitmeyen tedavime bir ivme kazandırır mıyım diye. Tam da bu şok tedavinin olumlu etkisini hissetmeye başladığımı düşünüyordum ki… O ani komplikasyon ile karşı karşıya kaldım. O ses.  “Benimki de Şan, Birsen Şan…” Diyen o ses. Ooff Allah’ım!

Geçen hafta… Sınav haftası olduğu için Hayriye yoğundu. Beş yaş aşılarını yaptırmaya kızımızı ben götürdüm. Biliyorsun gittiğimiz sağlık merkezinin pratisyen hekimi bizim Coşkun. Çocuğu aşıya hazırlarken yanıma geldi. Onunla hasbihal ederken de bir hemşire Birsen ile ilgilenmeye başladı. Bir yandan işini yapıyor bir yandan da çocukla tatlı tatlı sohbet ediyordu.

***

“Adın ne bakıyım senin küçük melek?”

“Benim adım Birsen soyadım da Sarıbay.”

“AA… Ne tesadüf benim adım da Birsen. Ama benim soyadım Sarıbay değil.”

“Senin ne soyadın?”

“Benimki de Şan, Birsen Şan ben. Tanıştığımıza çok memnun oldum küçük hanımefendi.”

İşte böyle sevgili dostum. İşte böyle. O geldi. Geldi ve beni Konya’da buldu. Arıyor mu idi bilmem ama geldi buldu işte. Dahası beni yoğun bakıma aldı ve yaşam destek ünitesine bağladı. Anladın mı beni? O günden beri de bitkisel hayattayım işte. Halimi görüyorsun. Ben yanlış tedavi kurbanı bir doktorum. Söyle bana aziz dostum şimdi ben ne yapacağım?

Abdurrahim Zararsız’ın Bir Zamanlar Bozkırda adlı hikaye kitabından

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun