Yokuş yukarı – Fikrikadim

Yokuş yukarı

Kim bilir bu kaçıncı kez oluyor. Tayyibe yine çeşmeden su dolduruyor, bu işi yaparken de tıpkı kaplara dolan o su gibi doğal hareket ediyor. Lüleden akan su Tayyibe’nin dupduru güzelliğini kıskandığından olsa gerek ara sıra deli deli sağa sola savruluyor. Ve bütün bunları bir köşede yine durgun bir sus sessizliğinde izliyor Âdem. Seyrettiği bu çiğ tanesi bir gün ya buhar olup bulutlara çıkarsa ya da kurak bir toprak tarafından hoyratça emilirse diye korkuyor bir yandan. Sonra içine daha derin bir sızı düşüyor. İçinde yanan sevda ateşinden ve bütün bu duygularından Tayyibe’nin habersiz oluşu onu onulmaz girdaplara atıyor. Acaba arada bir göz göze geldiklerinde her şeyi anlıyor mu?  Anlıyorsa neden hiç tepki vermiyor? Sadece bakış değil de bir konuşma mı bekliyor ki? Bir cümle, hatta bir tek kelime yetecek beklide “Tayyibe…”

Âdem’e göre, hayalden öte geçmeyecek bu sevda, imkânsız bir aşk gergefi. Bu çile pek dolaşık açılamıyor. İpler boya tutmuyor, tarak çalışmıyor, mekik işlemiyor, kısacası bu kumaş dokunamıyor. Görüşüp konuşsalar ve anlaşsalar, sonra da istetse ne diyecekler. “Kızın yaşı küçük” diyecekler. “Hani tarlan, bağın bahçen, hani mahsulün” diyecekler. “Çeyiz” diyecekler. Başlık parası isteyecekler.

Helkeler suyla doluyor. Dolan sular diğerleri gibi akıp gitmektense Tayyibe’nin ellerinde taşınmaktan coşkun, bir oyana bir buyana sallanıyor. Âdem “ Bu kız bizi içecek biz de onun bir parçası olacağız, sen orda baka dur sersem” dediklerini duyar gibi oluyor. Tayyibe dönüp gidiyor. Âdem bir “Off!” çekiyor.

“Benim yürek yangınımı bir tek bu su söndürür. Lakin bizim evin yolu pek bi yokuş. Bu su bize akamaz ki… Akmaz. Âdem olmayaydım da bir badem olaydım da şu karşı yamaçta. Oooff! Of!”

Avlu kapısından gürültüler geliyor. Etrafına şöyle bir bakınan Tayyibe kapıya bakacak kimse olmadığını anlayınca o tarafa yöneliyor. Bu arada seslenmeler de duyuluyor dışardan. “Bekir Efendii… Bekir Ağaa” Tayyibe çekingen adımlarla kapıya yanaşıyor. Kısık bir sesle “Kim o” diyor. “Açın yavrum ben Haydar. Kuyuncuk’lu Haydar Ağa” O anda samanlığın kapısında babasını fark ediyor Tayyibe. Kafası gözü yemeni ile sarılı, üstü başı saman içinde. Konuşmak yerine tez kapıyı aç manasına el hareketi yapıyor. Tayyibe kapıyı açarken bir yandan da kapının ardına doğru gizleniyor.

Gözleri yerde olan Tayyibe girenlerin ayaklarından üç erkek olduklarını anlıyor. Üç tane de atı dizginlerinden çekerek içeri alıyorlar. Önden giren adam özellikle kapının ardına doğru dönerek tepeden tırnağa süzüyor Tayyibe’yi. Tayyibe utancından o kapıda tahta olmayı arzuluyor o an. Adam bir yandan da ağzının içinden bir şeyler mırıldanıyor. Yanı başında saf saf etrafı seyreden oğluna bir dirsek atıyor. Kaş göz hareketleri yaparak Tayyibe’ye bakmasını emrediyor. Oğlan donuyor oracıkta. Ağzı ayran budalası gibi açık kalıyor. Bu sefer fazla abarttığına kanaat getiren babası kolundan tutup çekiyor. Genç, sendeleyerek babasının peşinden yürümeye başlıyor. Arada bir kafasını çevirip meraklı ve şaşkın gözlerler Tayyibe’ye bakmayı ihmal etmiyor.  Tayyibe bu göz hapsinden kurtulmak için kapıyı kapatmak bahanesi ile arkasını dönüp girişin hemen yanındaki kapısı aralık kalmış tandıra süzülüveriyor. O esnada avludan yılların verdiği hasretle birbirlerine bağırarak hoş beş eden babası ile misafirinin sesleri duyuluyor. Ardından eve çıkan tahta merdivenden patırtılar geliyor.  Daha sonrada Bekir Efendinin sesi çınlatıyor ortalığı.

“Anşaa, Taybaa, Fdimee”

Haydar Ağa ile Bekir’in sohbeti koyulaştıkça sesleri daha da gürleşiyor. Bağra çağıra bazen de kahkahalar atarak konuşuyorlar. Hele askerlik anıları ne de tatlı geliyor iki arkadaşa. Zaten birlikte yaşadıkları, her buluştuklarında tekrar tekrar anlattıkları askerlik anılarını birbirlerine bir kez daha anlatıyorlar ballandıra ballandıra. Bütün bu esnada yere kurulan sofra ikramla donatılıyor. Odanın kapısı durmadan açılıp kapanıyor. Her seferinde elleri dolu giren Tayyibe ellerindekileri sofraya ustalıkla yerleştirip başı yerde tekrar çıkıyor. Misafirin yanındaki delikanlı ise, bu ritüeli andıran hareketlerin sahibinden gözünü alamıyor. Kocaman ellerini, ayaklarını nereye nasıl koyacağını şaşırıyor. On sekizinde olmasına rağmen, yaşıtlarından hatta babasından bile daha iri yapılı bu oğlan yirmi-yirmi beş yaşlarında görünüyor.

Yemekler yenilip, kahveler içilince, Haydar Ağa sözü döndürüp dolaştırıp Tayyibe’ye getiriyor.

“Maşallah Bekir. Senin kız da amma serpilip güzelleşmiş. En son üç sene önce gördüydüm. Gene benim bu oğlanla geldiydim. O zaman Ali’m On beşindeydi. Tayba’nın yaşı kaç oldu şimdi.”

“Bu yaz on dördüne girdi.”

“Okulu bitirdi mi?”

“Yok, üç ten aldık. Okuma yazmayı söktü ya yeter. Ne edecek beşece okuyup. Tohtur mu olacak sanki”

“Onu iyi etmemişin ya neyse. Benim aklımda şimdi başka bi şey var. Biraz damdan düşer gibi olacak ya. Gel şu Tayba’yı şu bizim Ali’ye sözleyelim. Ne diyon?”

Kapının hemen dışında emre amade bekleyen Tayyibe bir anda kendini tutamayıp “Hiihhh!” diye inliyor. Bu ses içeriden de duyuluyor. Bekir Efendi tıpkı kızı gibi şaşkın. Ama ilk şaşkınlığını atar atmaz kalkıp kapıyı kapatıyor. Sesini alçaltarak hayretle çıkışıyor.

“Aman Haydar gardaşım, sen ne diyon. Benim kızım daha çocuk ne bilir evlenmeyi. Hem öteki kardeşleri de küçük. Evin bütün yükü Anasıyla onun sırtında. Elimiz ayağımız her şeyimiz O. Çift-çubuktan, bağ bahçeye, el işinden ev işine her işimize yetişiyor kızım çok şükür. O giderse evin bütün yükünü avrat tek başına çekemez. Hem o hem de kardeşleri hele az daha büyüsün o zaman bakarız. Kısmet…”

“Bekir gardaşım, biz iki sene askerde kader birliği ettik seninle. Birbirimizin ardını kollayıp destek olduk. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi. Bizden iyisini mi bulacan sanki? Hem biz birbirimize söz vermedik mi askerde. Memlekette de birbirimize hep destek olacağız. Bir birimizi kırmayacağız diye”

“Orası öyle Haydarım öyle de… Ne bileyim birden bire… Hem dediğim gibi, kız pek küçük. Birde Babamla Anama hatta hanım ile kızın kendine de danışmam lazım.”

“He sahi ya! Ömer Baba ile Hatçe ana nerdeler? Sormayı unuttum ben onları. Onlarında bir ellerini öpüp hayır dualarını alsaydık.”

“Babam camidedir. Günler kısaldı ya öğlen namazına gidince ikindiyi de oralarda bekliyorlar. Caminin yanındaki köy odasındadır şimdi. Anam da komşunun gelini doğum yapmış, onlara yardıma gittiydi. ”

“Her neyse biz konumuza dönelim Bekirim. Gel şu işe he de. Hemen aşağıdaki ırgatı atıyla birlikte sana bırakıyım. Namuslu ve çalışkan çocuktur. Her işine koşar. Bak iyide başlık parası veririm ha! Ne dersin.”

“Sen has adamsın Haydar. Askerde olsun sonradan olsun çok iyiliğini gördüm. Başım sıkıştıkça sana geldim. Sende elinden geleni ardına komadın. Amma bu iş başka, hemen bir anda cevap verilecek bi mevzu değil.”

“Ey öyleyse, sen bilin, bize müsaade şimdilik. Ben daha Şabanfakılı’ya uğrayacağım. Sen üç gün düşün taşın. Üç gün sonra bi adam salarım sana. Cevabın olumlu olursa birkaç günden de dünürlüğe geliriz ailecek.”

Misafirler gittikten sonra bir ölüm sessizliği çöküyor haneye. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Tayyibe babasının olumsuz cevap verdiğine emin. O yüzden hadiseyi ilk duyduğu andaki korku ve şaşkınlığı üzerinde yok. Ancak evde kimse kimsenin gözüne dahi bakmaya cesaret edemiyor. Bu hal tam iki gün sürüyor. Bekir babasına bile konuyu açmıyor. Fakat Ömer Efendi evde bir gariplik olduğunu sezmiş olacak ki evdekilerin gözüne sorgu dolu gözlerler uzun uzun bakabilen bir tek o.

Süre doluyor. Yarın Haydar Ağanın adamı gelecek. O gelmeden Bekir babası ile konuşmaya karar veriyor. O gün akşam yemeğinden sonra meseleyi babasına açıyor. Ömer Efendi hiddetleniyor bir anda.

“Zaten belliydi iki gündür sizde bir hal olduğu. Zinhar Bekir Efendi. Zinhar öyle bir şey etmeyesin. Gerçi olumlu cevap vermemişsin şükür amma geldiklerinde de sakın yumuşama…” Daha epey konuşuyor Ömer Efendi. Yatana kadar da kâh kendi kendine kâh ortalığa kâh oğluna söylenip duruyor. O konuştukça da Tayyibe biraz daha rahatlıyor.

Üçüncü gün Kuyuncuk’dan gelenlere kapıyı Bekir açıyor bu sefer. Tayyibe evin önündeki balkondan seyrediyor olanı biteni. Gelen Haydar ağanın adamı. Yüzünden ciddiyetten başka hiçbir ifade okunamayan bir adam. Bekir sıkıntıyla kıvranıyor adeta. Önce biraz eveleyip geveliyor. On beş yıllık arkadaşını kırmadan cevap vermek istiyor. Sonunda “Ağana söyle bu iş olmaz efendi. Kusurumuza bakmasın. Evde kimsenin rızası yok bu işe” deyiveriyor. Yüz ifadesinde en ufak bir değişme olmayan adam bu sefer Bekir’in kulağına eğilerek bir şeyler söylüyor. O konuştukça Bekir’in yüzü renkten renge giriyor, gözleri fal taşı gibi açılıyor. Adam doğrulduğunda Bekir’in yüzü, gözleri kadar siyahlaşıyor. Gülümsüyor ama nedense ışık saçmıyor. Adam bir şeyleri tekrar edercesine konuşmaya devam ediyor. Bekir ise kafasını olumlu manada sallayıp “Tamam tamam” diye tekrarlıyor. Tayyibe ters bir şeyler olduğunu seziyor, İçine sızı düşüyor. Bekir ulağı savuşturduktan sonra balkona doğru yarı mahcup bir bakış gönderiyor. Tayyibe bir hışımla dönüp içeri süzülüyor.

O gün sekiz nüfuslu bu haneye yıkıcı bir ateş düşüyor. Ateşin sahibi Bekir Efendi alevleri, körüklüyor. Hanımı ile anne babasının itiraz ve isyanları Bekir’e kar etmiyor. Tayyibe ile küçüklerin ağlayıp sızlaması fayda vermiyor. Bekir’in küçüğü Emir ailesiyle birlikte karşı duruyor abisine. Uzak yakın yerlerden, eşten dosttan yardım gelse ne fayda. Ateş sönecek gibi değil. Bekir Efendi Nuh diyor Peygamber demiyor.

“Yetmiş bin lira, yetmiş. Bu bir servet, hepimiz kurtuluruz. Arazi alırız, olmadı bir traktör. Bir de ırgat ile kısrak da var işin içinde. İyilik yaramıyor mu size? Hepimiz kurtulacağız. Rahata bolluğa ereceğiz. Hem ben can arkadaşıma söz verdim. Tükürdüğümü yalamam. En başta Tayba kurtulacak. Böyle zengin yere gelin gitmeyi hangi kız istemez. Bir eli yağda bir eli balda olur. Bolluk içinde geçer kalan ömrü. Hem bu kız er geç gelin olmayacak mı? Kim bilir kime varacak. Daha iyi bir yere mi gidecek sanki. Ne yapıyosam ben onun iyiliği için yapıyom.”

O an Tayyibe için bir umut doğuyor. Düğünlerde baca diplerinden, Çeşmede bahçe köşelerinden, yazıda yabanda ağaç gölgelerinden kendisine sevdalı gözlerle bakan Âdem geliyor aklına. Âdeme karşı kendisi de boş değildi ama hiç te umut vermemişti bakışlarıyla. “Keşke karşılık verseydim. Çok mu geç kaldım ki? Uzanıp tutsam Âdemin elinden,  bu çıkmazdan kurtulur muyum?” diye düşünüyor bir an. Uzun uzun düşünecek zaman yok. Kendisinin bile şaştığı bir cesaretle atılıyor.

“Baba ben Âdem’e yanığım. Ona varacam”

“Âdem kim! Muhacirlerin o sarı oğlan mı? Acınızdan ölürsünüz kızım acınızdan. Neyi var Onun. Nasıl alacakta seni, nasıl avrat edecek hıı? Duymamış oluyum.”

“Yakma beni baba!”

“Vazgeç oğul! Nasıl olacak bu iş. Adesi başka, töresi başka, mesebi bambaşka bu Kuyuncuk’luların.”

“Yapma Herif! Etme Bey!”

“Aman abi !”

“Dur Bekir!”

“I ıh”

Harman hasat kalkmış, tüm kış hazırlıkları tamamlanmış zaten. Kız isteme, yüzük, nişan hepsi bir çırpıda oludu bittiye getiriliyor. Tayyibe Âdem’e haber salıyor. Âdem hep bir fırsatını kolluyor. Düğün günü gelip çatıyor. Sonunda düğün telaşından faydalanıp kaçırmayı düşünüyor Tayyibe’yi. Kuyuncuk’lular gelin almaya geliyor. Âdem’den habersizler elbette ama Bekir Efendiden başka herkesin bu işe karşı olduğunu bildiklerinden olsa gerek kalabalık ve silahlı geliyorlar. Kuş uçurtmuyorlar etrafta. Âdemin planlar suya düşüyor. Ne yapacağını bilemiyor. Canına kıymayı bile düşünüyor. “Ölü bir Âdem Tayyibe’nin de ölümü olur” deyip vazgeçiyor. Tayyibe ata biniyor yola düşüyor. Gözyaşları sicim olup kır atın yelesine düşüyor. Ayşe kadının dillinde yürekleri dağlayan şu ağıtlar düşüyor.

Ambar altında cücük

Ayakları küçücük

Taybam gelin oluyo

Daha yaşı pek küçük

Ambarın altı delik

Dökülür elik elik

Taybam gelin oluyo

Saçları belik belik

Ambarın yanı kiler

Ne tez geçti seneler

Taybam gelin oluyo

Göz göz oldu sineler

Yaşadığı on dört seneden uzun geliyor Tayyibe’ye Kuyuncuk’daki günleri. Gerçi kendi köyündeki kadar koşturup yorulmuyor burada. Kaynanası, kaynatası onu el üstünde tutuyor. Ancak gel gelelim kocası olacak Ali tam bir yontulmamış kalas. Nerede adını aldığı Mübareğin inceliği yüceliği nerede bizim Ali. Ana babasından yüz bulamadığından, fazla eziyet edemiyor gerçi ama pekte hoş davranmıyor Tayyibe’ye.  Sevmediğinden de değil ha. Ömründe böyle güzel, böyle kibar, böyle hamarat bir kız görmemiş. Onu tanıdığına, gelin edip getirdiğine pek memnun. Neylersiniz ki kalıbı gibi ruhu da pek kaba. Farkında olarak veya olmayarak epey hor davranıyor Tayyibe’ye. Tayyibe onun için sahip oldukları mal-mülk veya eşyalardan biri sadece. Parasını bastırıp aldıkları gayet güzel bir eşya…

Yeni gelen bir gelin düğünün haftasına damatla birlikte babası evine gönderilir el öpemeye. Böylece gelin giden kızlarının yüzünü görür, hal ve dirliği yerinde mi, bir sıkıntısı var mı, anlardı kız tarafı. Karşılıklı hasret giderilirdi. İlk hafta geçtiğinde sözü bile edilmedi el öpmenin. İkinci hafta hala çıt yok. Tayyibe kocamı çiğnemeyim diye önce Ali ye açıyor mevzuyu. Ali çok zaman olduğu gibi tersliyor. Bu sefer kaynanasına dertleniyor. O da üstelemiyor. Kayınbabası olumlu karşılıyor. “Kusura kalma kızım iş güç işte. İhmal ettik ama en kısa zamanda salacağım sizi el öpmeye” diyor.

Çok geçmeden kış kıyamet çöküyor ve dam boyu kar yağıyor bozkıra. Boyunu aşan hasret Tayyibe’yi yutuyor bütün bütün. Boğuldu boğulacak. Anası, kardeşleri burnunda tütüyor. Ninesi dedesi gözünün önüne gelip duruyorlar her fırsatta. Babasını bile özlüyor. Sandıktan bez bebeğini çıkartıyor bir gün gizlice. Daha aylar öncesine kadar onunla oynuyordu ya zaten. Hasreti dinsin diye onu kokluyor, öpüyor, seviyor. Ailesinin, evinin, köyünün Bez bebeğe sinen kokusunu çekiyor ciğerlerine. Çok geçmede bu ilaç ta çare olmaktan çıkıyor. Bir gün onu bez bebeği ile gören Ali, aldığı gibi yanan ocağa atıyor oyuncağını. Ali’yi sevmeyi deniyor son çare olarak Tayyibe. Zorladıkça soğuyor, tiksiniyor.

Sahi kaç gün oludu geleli. On dört, yirmi dört, kırk dört, sayamıyor. Hayale dalıyor.  Âdemi bir duvar dibinde buluyor yeniden. Birkaç adım atıyor ona doğru. Bir anda etrafı kalabalıklaşıyor Âdemin. Sonra tüm ailesi sarıyor Âdem’in etrafını. Bütün arkadaşları da oradalar. Hepsinin elinde Tayyibe’nin yanan bez bebeğinin aynından var. Tayyibe koşmaya davranıyor. O an bir ateş duvarı giriyor aralarına. Hepsi birden bağrına basıyor yarı yanmış bez bebeği. Tayyibe’nin gözyaşları sel olup akıyor. Ateş duvarı buharlar çıkararak sönüyor. Sis dağıldığında kimsecikleri göremiyor Tayyibe. Yine yapayalnız kalıyor. Karanlık bir odada buluyor kendini. Önünde durduğu camın buğusunu siliyor.

Dışarıda hava kararmış, artık pencereden ışık gelmiyor. Akşam olmuş ama yine ezan okunmuyor. Günlerdir olduğu gibi. Sahi kaç gün oldu geleli.

“Taybaaa! Taybaaa! Nerdesin kız? Koş Ali geldi!”

Günler birbirini kovalıyor, zaman su gibi akıyor. Kış gelip geçmiş, hem de çok çetin geçmiş. Her gelen gün, Tayyibe’nin içinde yanan ateşi dindirmek yerine biraz daha çalı çırpı taşıyor. Su gibi duru güzel Tayyibe’nin hafiften bulanıyor özü, kabuğu da yavaş yavaş renk değiştiriyor. Simsiyah gözleri ve yanakları içine çökmeye, beyaz teni solmaya, kolu bacağı incelmeye başlamış. Kaynanası ve kayın babası Onun bu halini görünce yakından ilgileniyor. Yemesine içmesine dikkat etmesini söylüyor, başkaca bir derdi olup olmadığını soruyorlar. O, anam, bacım, kardeşlerim, köyüm deyince de laf kalabalığı ile konuyu değiştiriyorlar. Paranın gücü ve silah zoruyla getirdikleri gelini, kendi elleriyle ana ocağına götürmek bir hayli riskli geliyor onlara. Ya bir aksilik çıkarda yürekleri yanan ev halkı Tayyibe’yi geri göndermemek için bir direniş gösterirlerse.

Buradakilerin derdine derman olacağı yok, peki ya kendi köyünden neden kimseler gelip yoklamıyor, halini hatırını sormuyor. Tayyibe hep duyardı babasından “Gelin giden kızla fazla irtibatlı olmayacaksın ki gittiği yere alışsın. Gözü ana ocağında olması” dediğini. Bu yüzden mi acaba gelmeyişleri?

Son günlerde etrafında fısıltılar halinde bazı konuşmalara şahit oluyor Tayyibe. Fark edildiklerini anlayınca susuyorlar konuşanlar. Başka şeylerden bahsediyorlarmış gibi yapıyorlar. Parça parça duyduklarını zihninde bir araya getiren Tayyibe neden hala gebe kalmadığından yakındıklarını anlıyor. Bu duruma için için sevindiğini, gönlünü saran hasret prangalarının az da olsa gevşediğini hissediyor. Sebebini kendinin bile bilmediği bir huzur kaplıyor benliğini.

Takvimler 27 Mayıs 1960’ı gösteriyor. Köy muhtarını da yanlarına alan Jandarmalar kapı kapı dolaşıp köylülere hararetli hararetli bir şeyler anlatıyorlar. Jandarmalar Haydar ağanın kapısına da geliyor. O gece sıkıyönetim ilan edilmiş. İdareye el konulmuş. İkinci bir emre kadar kimse köyden çıkmayacakmış. Daha buna benzer bir sürü kısıtlama.

Elmas kadın jandarmaya korku dolu gözlerle soruyor. “Benim herifinen oğlan Yerköye indiydiler, ofise, onlar ne olacak komutan”

“Onlar da en az iki-üç gün orda kalırlar hemşire. Ona göre başınızın çaresine bakın”

Elmas Kadın kapıyı kapatır kapatmaz “Vay başıma geleeen!” diye dizlerine ve kafasına bir iki yumruk sallıyor. O an olanı biteni pencereden seyreden Tayyibe’nin zihninde şimşekler çakmaya başlıyor. Zaman zaman aklına geldikçe kovaladığı bir düşünce yeniden gelip zihnine yerleşiyor. Bu sefer Tayyibe onu başköşeye misafir edip bir hayli ilgileniyor. Ve sonunda kararını veriyor.

“Bu fırsat bir daha gelmez, denemeliyim. Yok, yok yapmalıyım. Hem de ne pahasına olursa olsun.”

İşinin gücünü erkenden bitirip geceyi bekliyor. Karanlık çöküyor el ayak çekiliyor. Gündüzden fırsat buldukça hazırladığı bohçasını bağlıyor sırtına. Bir su sessizliğinde süzülüyor evden dışarı. Ufak tefek oluşunun avantajını hiç bu kadar hissetmemişti. Hiç korku ve heyecan duymuyor. Oysa yüreğinin ağzına geleceğini, heyecandan dolaşıp kalacağını sanıyordu. Kafasında kaçış planları yaparken bundan daha çok heyecanlanmış ve korkmuştu. Köyün iki kilometre aşağısındaki Yozgat Ankara karayoluna kadar olan mesafeyi bir solukta geçiyor. Buraya kadar kolay oldu, ancak bundan sonra zorlanacağı kesin. Yol boyu ilerlerse görenler olabilir. Yolu kontrol edip karşıya geçiyor. Sarp kayalıklar bir kale duvarı gibi duruyor karşısında. Kayalığın arasında sel sularının zamanla aşındırarak oluşturdu dar bir dere yatağından yukarı doğru tırmanmaya başlıyor.

Yaptığı şeyin doğruluğunu yanlışlığını hiç düşünemiyor çocuk aklıyla. Hatta yine çocukça cesaretinden olsa gerek iki köy ötedeki köyüne varana kadar karşılaşabileceği tehlikeler aklına bile gelmiyor. Kurt, çakal ulumalarına, enva-i çeşit kuşların geceyi koyulaştıran çığlıklarına hiç aldırış etmiyor. Ayağına takılan taşları, dizlerini kanatan kayaları, orasına burasına takılan çalıları ve meşe ağaçlarını adeta seve okşaya aşıyor tepeleri bir bir. Hiçbir tehlike, hiçbir zorluk Kuyuncuk’ta yaşadığı özlem dolu günlerden daha korkunç gelmiyor Tayyibe’ye. Kalkıştığı iş boyundan kat kat büyük. Ama bir olmazı olduruyor ve yokuş yukarı akıyor Tayyibe. Hem de tarifi mümkün olmayan bir azimle.

Bağyayla’ya rahmet olup düşüyor o sabah Tayyibe. Sel olup köyün sokaklarından akıyor. Bekir efendinin avlusundan çığlıklarla birlikte bir duman yükseliyor. Orada aylar önce yanan ateş sönüyor birden bire. Anası bağrına basıyor güzel Tayyibe’yi. “Ben öleydim de hiç salmayaydım Tayba’mı. Ölümü çiğnemeden bir daha kızımı o köye kimse gönderemez.” diye direniyor. Yavruları mevzu bahis olduğunda bir aslana bile karşı koyan anaç tavuk gibi kabarıyor, siper oluyor kızına. Diğerleri de aynı şiddetle destek oluyorlar Ayşe Kadına. Bekir Efendinin aksi çabalarına meydan verilmiyorlar bu sefer. Sahipleniyorlar Tayyibe’yi. “Biz senin yaralarını da gönlünü de yeniden iyi ederiz” diyorlar. Ne pahasına olursa olsun bir daha göndermemeye ant içiyorlar. Haftalarca tetikte bekliyorlar. Aylar geçiyor, Kuyuncuk’tan ne gelen ne soran oluyor Tayyibe’yi.

Tayyibe’nin köye geri dönüşünden aşağı yukarı iki yıl sonrası. Köyde yine bir düğün var. Ağaçlar, kuşlar, çeşmeler, dereler bile iştirak ediyor düğün neşesine. Köyün az üstünde köyden ayrı duran oğlan evine doğru yokuş yukarı bir insan seli akıyor. Kız evinden gelin alınmış, ata bindirilmiş. Teli duvağı, bembeyaz teni, pembe yanakları ve üzüm karası gözleriyle bir içim su. Damat, sarı saçlı mavi gözlü pek yakışıklı, mahcup bir delikanlı. Köyün genç kızları bir dama tünemişler, neşe ile maniler, türküler sıralıyorlar peş peşe.

Bizim köyün çeşmesi

Uzaktan gelir sesi

Tayba gelin oluyo

Hiç gitmesin neşesi

Bizim köyün madeni

Dik yamacın bademi

Âdem damat oluyo

Gelin görün Âdemi

Bizim köyün yarısı

Arpa buğday sarısı

Tayba Âdem gülüyo

Bize olsun darısı

—BİTTİ-

Yazan

Abdurrahim-Zararsız

Abdurrahim-Zararsız

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun