14 Haziran 1928: Ernesto “Che” Guevara doğdu

Ernesto “Che” Guevara, Fidel Castro’yla birlikte Küba Devrimi’ni gerçekleştirdi. Devrimden sonra yeni kurulan Küba hükümetinde bakanlık da dahil olmak üzere önemli görevler üstlendi. Fakat içinde yanan devrim ateşi onu yeni arayışlara yöneltti. Bolivya’da köylüleri devrime kazanmak için gerilla faaliyetleri yürütürken hükümet güçleri tarafından ele geçirildi, işkence gördü ve kurşuna dizilerek öldürüldü.

Ernesto “Che” Guevara, bundan tam 87 yıl önce büyük bir toprak sahibinin oğlu olarak Arjantin’de dünyaya geldi. Yaşadığı ülkede büyük toprak sahibi, tacir, sanayici ve siyasetçi olan 200 aile hemen her şeyi belirlerken, geniş halk kitleleri yoksulluk ve sefalet içinde yaşıyordu.

Yerli geçici işçiler arasında tüberküloz çok yaygındı. Kömür ocaklarında çalışan işçiler, kömür tozlarına karşı herhangi bir önlem alınmadığı için 30’lu yaşlarında ölüyorlardı.

Che’nin ailesi, bu duruma eleştirel bakıyordu. Zengin bir ailenin kızına yazdığı bir aşk mektubunda Che şöyle diyordu: “Sefaletin boyutları, bir ferdi olarak dünyaya geldiğin bu sınıfın işlediği suçlar benim kaldırabileceğimden, onlar gibi olmak isteyebileceğimden çok daha büyük: Bazı geceler bu suçu bir karabasan gibi hissediyorum. Vücudunun o güzel kokusu, varoşlardan yükselen sefaletin suçlamasını hissetmememi sağlamıyor. Zenginlik; hayır, ben bunun bir parçası olmak istemiyorum. Bu haksızlığın sürüp gitmesinin bir parçası olmak istemiyorum.”

Bir tıp öğrencisi olarak bir arkadaşıyla birlikte yaptığı bir motosiklet gezisinde, Orta ve Güney Amerika’nın hemen hemen bütün ülkelerini gezdi. Bu yolcuğunu anlattığı günlüğü sinema filmi olarak çekildi.

Che, ABD holdinglerinin Orta ve Güney Amerika ülkelerinden ne muazzam miktarlarda hammadde topladığını, ne muazzam miktarlarda kârlar ettiğini, hükümetleri istediği gibi devirip yenilerini kurduğunu gördü. Gezip gördüğü ülkeler az gelişmişti ve her bakımdan ABD’ye bağımlıydılar.

Yerel egemenler servetlerini ya har vurup harman savuruyor, ya da ülke dışına kaçırıyorlardı. İnsanlar her yerde isyan ediyorlardı, ancak bu isyanlar bir yönetici çetenin yerine bir başkasının geçmesini sağlamaktan başka bir işe yaramıyordu.

Guevara 1955 yılında ülkesini kölelikten kurtarmak isteyen Kübalı avukat Fidel Castro’yla tanıştı. Che ona hayran kalmıştı: “… Bu mücadele ancak zaferle sonuçlanabilir. Onun iyimserliğini paylaşıyorum. Sızlanmaya son verip savaşmaya başlamak kaçınılmaz.”

Aralık 1956’da Castro ve Guevara, 80 savaşçıyla birlikte Küba’ya gitmek üzere denize açıldılar. Adanın ekonomisi pratikte her şeyiyle ABD’ye aitti: Telefon ve elektrik şirketlerinin hisseleri %90 oranında, demiryolları işletmelerinin yarısı, ham şeker üretiminin %40’ı ABD’nin elindeydi.

Küba’nın ihracatının %80’ini şeker oluşturuyordu. Kişi başına düşen gelir, 50 yıldan bu yana artmamıştı.

Diktatör Batista’nın rejimini devirmek için iki yıllık bir mücadele yeterli oldu. Savaşın son günlerinde devrimcilerin güçleri 800 savaşçıdan ve 2200 sivil güçten oluşuyordu. Köylüler devrimcileri pasif olarak destekliyordu, işçiler de genel olarak aktif mücadeleye katılmadılar. Mücadelenin yönetimi, çekirdeği entelektüellerden oluşan gerilla liderliğinin elindeydi.

Batista’nın rejimi o kadar yozlaşmış ve çürümüştü ki, Castro ile Guevara Havana’ya girdiklerinde kimse onlara karşı koymaya yeltenmedi. ABD hükümeti bile artık Batista’ya olan inancını yitirmişti.

Önde gelen bir gerilla komutanı olarak Guevara yönetici kadronun arasına girdi. Merkez Bankası’nın başkanı oldu. Tarım Reformu Enstitüsü’nü yönetti ve “yeni toplum”un önde gelen düşünürlerinden biri oldu.

Küba’daki yeni hükümet bağımlılıktan kurtulmak, modernleşmek ve sanayileşmek istiyordu. Ancak hükümetin yaptığı yumuşak bir toprak reformu gibi pek de radikal olmayan adımlar bile ABD’nin tahammül sınırlarının çok ötesindeydi.

ABD ve Küba sermayesi adadan çekildi. Sonra da rejimi diz çökertmek için ABD adaya çok ağır bir ekonomik ambargo uygulamaya başladı. ABD’nin bu baskısıyla ve doğrudan komşuluğuyla bağımsız bir milli kalkınma mümkün değildi. Bundan ötürü Küba yöneticileri Sovyetler Birliği’ne yaklaşmaktan başka çare göremediler.

Castro 1961 yılında kendisini aniden “Marksist-Leninist” ilan etti. Sovyetler Birliği yöneticileri, ABD’nin burnunun dibindeki devrimci bir adayı, süper güçlerin oyununda bir koz olarak görüyorlardı. SSCB, Küba’nın ekonomik durumunu kendi lehine kullanmaya başladı.

Guevara bu gelişmeler karşısında dehşete kapılmıştı. SSCB adadan hammadde ve besin istiyor, ancak sınai kalkınmayı teşvik etmiyordu. Sovyetler, şeker için dünya piyasasındaki fiyatlardan fazlasını ödemiyorlardı. 1963/64 yıllarında hükümet ekonominin şekere olan bağımlılığın bu güne kadar olmadığı büyüklüğe eriştiğini itiraf etmek zorunda kaldı.

Che’nin henüz hükümette olduğu dönemlerde, besin maddeleri ve tekstil ürünleri karneye bağlandı. Sanayiye para aktarmak adına işçilerin yaşam standardı düşürülmeye başlandı. Sosyal sorumluluk ve sosyalist ahlâk çağrıları yapılarak, işçilerin daha fazla fedakârlık yapmaları sağlanmaya çalışıldı. Nihayetinde rejim giderek otoriter ve sert bir hal almaya başladı. Küba, çıkmaz bir yola girmişti.

Che’nin asıl gücü devrime olan inancında ve bitmez tükenmez enerjisinde yatıyordu. Küba hükümetinde üstlendiği bürokratik görevler onu tatmin etmiyordu. Castro, SSCB ile Çin arasındaki gerginliği fırsat bilerek Küba lehine adımlar atmaya çalışırken, Che devrimi yaygınlaştırmak istiyordu.

Che, ABD ile olan denge durumunu korumak istediği için dünyada yaşanan devrimlere ve ayaklanmalara destek vermeyen SSCB’yi sert bir şekilde eleştiriyordu. Guevara, 1956’da sözde sosyalist, özde devlet kapitalisti devletleri “sömürücülerin suç ortakları” olmakla itham etti.

SSCB’nin kendisinden bağımsız olarak gelişen bir kurtuluş hareketini desteklemeye niyetli olmamasına rağmen, Che ısrarlıydı: “Yaptığımız işi ihraç etmekten vazgeçemeyiz.” Yarattığı “… iki, üç, daha fazla Vietnam!” sloganı, Vietnam Kurtuluş Hareketi’nin işgalci ABD güçlerine karşı verdiği savaş esnasında öğrenci hareketi tarafından benimsendi.

Guevara, Küba’da edindiği tecrübelerden yola çıkarak, başka devrimler için de senaryolar oluşturmaya çalışıyordu. Bu fikrin zaafları, Bolivya’da açık bir şekilde ortaya çıktı. Che, Bolivya’da Güney Amerika’nın tüm ezilenlerinin isyanının kıvılcımını yakmak istiyordu. Fakat bu girişim büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı.

1966/67 yıllarında Guevara bazı Kübalı yoldaşlarıyla beraber Bolivya’da bir gerilla kampı kurmaya ve etrafında savaşçılar toplamaya başladı. Bolivya tesadüfen seçilmiş bir yerdi. Che’nin teorisinde mekân çok büyük bir rol oynamıyordu.

Guevara, bir devrimcinin devrim koşullarını beklememesi gerektiğini, aksine bunları kendi eylemiyle yaratabileceğini düşünüyordu. Gerillalar sınırlı bir alan içinde verdikleri “kahramanca mücadeleyle” devrimin ateşini yakabilirlerdi.

Bu küçük savaşta partizanların kaleleri oluşacaktı. Savaş, diktatörlüklerin maskesini düşürecek ve zalimliklerini olanca çıplaklığıyla gözler önüne serecekti. Bu sayede egemenlerle halk arasındaki kutuplaşma giderek keskinleşecekti. Artık partizanların safları köylülerle doldurulabilirdi. Giderek daha geniş bölgeler isyancıların denetimine girecekti, ta ki nihai zafere kadar.

Ancak Bolivyalı köylüler Che’nin mücadelesine ilgi duymuyorlardı. Bolivya hükümeti de hiçbir şekilde Küba’daki Batista rejimi kadar köksüz ve zayıf değildi. Partizanlar tümüyle izole olmuşlardı. ABD’nin tüm desteğine sahip hükümet güçleri, her geçen gün daha fazla sayıda isyancıyı öldürüyordu. Bir yıl sonra savaş kesin olarak yitirildi: 9 Ekim günü Che gerillalarıyla birlikte tuzağa düşürüldü, tutsak edildi ve kurşuna dizildi.

Her şey farklı bir şekilde gelişebilir miydi?

Bolivya macerası esnasında, Che’nin hareketinden bağımsız olarak Bolivyalı maden işçileri grev yapıyorlardı. Bu işçiler daha 1952 yılında bile bir devrimin öncüleri olmuşlardı.

Che, ulusal kurtuluş hedefini, işçilerin kıtada sık sık alevlenen sınıf savaşıyla birleştirebilirdi. İşçiler 1969 yılında Arjantin’in Cordoba ve Rosario şehirlerinin yönetimini kısa süreliğine ellerine geçirmişlerdi.

1960’lı yılların sonlarında Şili’de de giderek daha fazla işçi direnmeye başlamıştı. Bunun sonucu olarak 1970 seçimlerinde sosyalistler, sosyal demokratlar ve başkaları, Salvador Allende liderliğinde hükümet kurmayı başarmışlardı. Fakat Che için mücadelenin merkezi kırsal alandı. Bu da zorunlu olarak devrimin şehirli işçi sınıfının değil, şehirli entelektüeller tarafından önderlik edilecek köylüler tarafından yapılmasını öngörüyordu.

Guevara 1950’li yıllardan sonra sık sık Karl Marx’ın yazılarını okumuştu. Sömürüye ve zorbalığa karşı Marx’la aynı görüşleri paylaşıyordu. Ancak politik olarak Marx’la en temel noktada, kapitalizmden kurtuluşun ancak işçi sınıfın kendi eylemiyle gerçekleşebileceği düşüncesinde ayrışıyordu.

Guevara, devrimci potansiyelin yoksulluktan ve sefaletten kaynaklandığı görüşündeydi. Sadece eyleme geçme kararlılığı, yeteri kadar cesaret ve partizanları doğru yola ikna edebilecek doğru fikirlere sahip gerillaların varlığı, devrimi yapmaya yeterliydi.

Ancak Che’nin coşkusu ve fedakârlığı, Küba’dan farklı olarak, Bolivya’da işçi sınıfının kendi eyleminin yerine geçemedi. Guevara, sahip olduğu inanç ve kararlığı, işkencecilerin elindeyken tek bir kelime bile söylemeyerek, hayatının son anlarında bile yeniden ispat etti.

marksist.org

YAZAR HAKKINDA

  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

  • YORUM
yorum ikonu
2016-11-13 10:18:12
yorum ikonu
NATO’nun IŞİD maskesiyle Türkiye operasyonu! | Bayraksevdasi.com: […] İstanbul Atatürk Havalimanı terör saldırısını gerçekleştiren canlı bombaların eylem
2016-10-13 16:50:13
yorum ikonu
Sözleşmeli öğretmenlik için ön başvurular devam ediyor – FİKRİKADİM: […] MEB 5 bin sözleşmeli öğretmen alacak […]
2016-09-07 00:47:43
Facebookta bizi bulun