Medine Vesikası’ndan Rakka Şeriatına: Postmodern İslamın ruhuna Fatiha – Fikrikadim

Medine Vesikası’ndan Rakka Şeriatına: Postmodern İslamın ruhuna Fatiha

Mart ayının son günlerinde, Suriye’nin Türkiye sınırındaki İdlib kenti ve hemen ardından da Cisr Şuğur kasabası, El Kaide örgütünün Suriye kolu olarak örgütlenen Nusra Cephesi öncülüğündeki cihatçı gruplar tarafından ele geçirildi. Suriye’de 4 yılı aşkın süredir yaşanan iç savaşın tarafları internet medyası mecralarını o kadar etkili kullanıyorlar ki, tek tek çarpışmaların askeri analizlerini bile izlemek mümkün oluyor bazen. İdlib ve Cisr Şuğur’u ele geçiren cihatçılar, günler süren çatışmalar boyunca çektikleri videoları da yayınladılar. Bu videolarda en çok dikkat çeken, Nusra militanlarının TOW adı verilen anti-tank füzeleri kullanmasıydı. ABD icadı olan ve ilk olarak Vietnam savaşında kullanılan TOW füzeleri, lazer güdümü yardımıyla, atıldıktan sonra da yönlendirilebiliyor ve bu sayede çok yüksek isabet sağlıyor. İşte cihatçılar, bu füzeleri, Suriye ordusunun zırhlılarına ve mevzilerine karşı ‘cömertçe’ kullanıp çok kısa sürede sonuç aldılar. Ancak bu noktada kafa karıştıran bir durum var: TOW füzeleri ve mühimmatı o kadar pahalı ki, anlı şanlı ordular bile geniş kapsamlı tatbikatlar dışında eğitim amaçlı olarak zayi etmiyor bu füzeleri. Peki Nusra Cephesi bu kadar ‘cömertçe’ harcadığı TOW stoklarına nasıl erişti? Bu bir sır değil, ABD ve ‘müttefikleri’ eliyle. ABD’li silah şirketleri tarafından üretilen bu füzeler Türkiye, Suudi Arabistan gibi bölgeyi ‘çok kurcalayan’ ülkelerin envanterinde de bulunuyor.

Suriye’de küçük gruplar halindeki cihatçıların düzenli orduya karşı kısa sürede başarı kazanmasını sağlayan bu ‘füze takviyesi’ akla Afgan mücahitleri ve Stringer füzeleri ilişkisini getiriyor. IŞİD’den Cundullah’a, Boko Haram’dan El Kaide’ye dek, yakın tarihin İslamcı tedhiş örgütlerinin ana rahmine düştüğü ya da boy verip serpildiği yer olan Afganistan dağlarında Moskova yanlısı Kabil yönetimine ve Sovyet işgaline karşı savaşan mücahitlerin en büyük silah destekçisi ABD’ydi. Orta-Batı Asya ve Ortadoğu’nun enerji kaynakları üzerinde bir Sovyet hakimiyetini göze alamaz durumda olan ABD, cihatçı grupların menşei ve meşrebini umursamadan, Sovyetlerin teçhizat üstünlüğünü sarsacak ve gerilla savaşında etkili olacak silahları Pakistan üzerinden ulaştırıyordu. İşte Stringer füzeleri de Rus tanklarına karşı en etkili silah olarak, Teksaslı kongre üyesi Charlie Wilson’un öncülüğünde ve sözde gizli yollarla bu gurplara verildi. Afganistan’daki Sovyet askeri varlığının sonlandırılmasında Rus tanklarının amansız düşmanı olan bu silahların büyük etkisi oldu. Afgan savaşındaki bozgun da SSCB’nin dağılması reaksiyonunun katalizörlerinden biriydi. Amaç hasıl olmuştu. Asya’nın enerji yatakları üzerinde SSCB varlığı sınırlanmış, ABD ve yandaşlarının İslamcılarla ittifakı İran’a karşı da etkin olacak şekilde ‘zafer’ kazanmıştı. Bu ‘operasyon’un, bir ‘ameliyat enfeksiyonu’ gibi, bölgesel ve giderek küresel bir “İslamcı şiddet” cerahati üreteceği üzerinde henüz durulmuyordu.

hakki

2. FELSEFENİN AMERİKAN FÜZELERİ: ‘KÜLTÜREL GÖRELİLİK’ VE POSTMODERNİZM

1980’lerin sonu ve 90’lı yıllar, 2. Dünya Savaşı sonrası dünyanın başat paradigması olan Soğuk Savaş’ın ‘aşıldığı’, [özellikle Marksizm kast edilerek] ‘ideolojilerin öldüğü’, ‘sınıfsız bir toplum alternatifinin çöktüğü’ ve liberal kapitalizmde temsil edilen değerler ve yaklaşımların evrensel geçerlilik kazandığı iddialarının vaaz edildiği yıllar oldu. Liberal kapitalizmin çizdiği yol, bütün insanlığı özgürleştirecek, toplumları zenginleştirecekti. Ancak, dünya kapitalistlerinin ve egemen ülkelerin bir tür savaş ganimeti gibi hazinelerine kaydetmek istedikleri bu ‘evrensel nitelikteki anlatı’nın önünde bazı ‘rasyonel’ sorunlar vardı. Doğalgaz yataklarının üzerinde gezinen Sovyet tanklarının zırhı işbirlikçi mücahitlerin önünde nasıl bir engel oluşturuyorduysa, modern bilim ve düşüncenin tüm birikimi de liberal kapitalizmin ‘dünyanın kaderi’ olduğu yönündeki vahiylerin önünde engel oluşturuyordu. Akıl (rasyonalite) yoluyla elde edilen bilimsel ve teknik gelişim, bunların çerçevesindeki tarih, ekonomi-politik ve felsefe disiplinleri ile ana hatlarıyla tüm toplumsal örgütlenmeler, liberal kapitalizmin nihai zaferi yönündeki ‘müjde’yi daha havada asılı dururken gülünç hale getiriyordu. İnsanlığın ilk toplumlardan başlayarak edindiği kültürel birikim ve bunun dolaylı/dolaysız sonuçları karşısında, ‘yeni’ ve tümden reddiyeci bir nosyona; geçmiş bilgi birikimi (bilim) ve kültürel gelişimin (uygarlık) kapitalist mutlakıyetle çelişen yönlerini ‘geçersiz’ ya da ‘yanlış’ ilan edecek bir ‘bakış açısı’na ihtiyaç vardı. “Postmodernizm” bu ihtiyacı stringer füzeleri kadar iştahlı ve etkili bir şekilde karşıladı. Sanki dünyanın en yoksul noktalarında hüküm süren, halen milyonlarca insanın açlık ve savaşlarla boğuştuğu coğrafyalarda bayrağı sallanan sosyalizmmiş gibi, ideolojilerin (sosyalizmin) çökmesi ve kapitalist gelişmenin rakipsiz/tehditsiz kalmasıyla tüm bu sorunların kademeli olarak ortadan kalkacağı öne sürüldü. Bu iddianın inandırıcı olabilmesi için, toplumların gelişimini açıklamakta temel olan kavramsal anahtarların –örneğin sınıf savaşlarının; sınıflı toplumların kaçınılmaz buhranları ve bu buhranların devrimci sonuçları/çözümlerinin; uygarlığın ‘ilerlemeci’ yönünün eski itibarıyla orta yerde durmaması gerekiyordu. Bu kadar kökten bir reddiye içeren ‘üst anlatı’nın, o kadar köklü bir itiraz noktasına ihtiyacı vardı. Bir süredir, özellikle de gelişmiş kapitalist ülkelerde boy göstermekte olan “modernizm karşıtı” yaklaşımlar, bu ihtiyaca karşılık verdi. Küresel kapitalizmin yeryüzüne yayılma stratejisindeki yeni yaklaşımlarına tekabül eden bu ‘yeni gericilik’, aldığı teşvik ve desteklerle, pozitif bilimin alanından devşirdiği ‘görelilik’ (rölativite) kavramını sosyal bilimlere, kültür, tarih ve tüm düşünce dünyasına uygulayarak, burjuva sanat ve akademiden, kültür ve düşünce ürünleri üzerinden hızla yayıldı.

Neydi bu ‘modernlik karşıtı’ ya da postmodern akımın yeni sömürgecilik için kullanışlı yanı? Afgan mücahitlerin omuzundaki stringer füzeleriyle ‘Batılı aydınların’ terekesindeki kavram ve analizleri birbirine benzeştiren neydi?

hakkiozdal23. YENİ PAZARLAR: İNSANLIK VE UYGARLIĞIN KAZANIMLARINA HÜCUM

Öncelikle, Aydınlanmadan beri insan aklıyla elde edilmiş kazanımların ve bunların politik ve edimsel sonuçlarının tasfiyesi için gerekli düşünsel zemini oluşturuyorlardı. Uygarlığın gelişiminde, kapitalist durağın tarihsel özellikleri olarak zuhur eden sorunlar ve eşitsizlikleri, bizzat o uygarlığın bakışından kaynaklanan bir yanılsama olarak gösterecek şekilde tersyüz ettiler. Şöyle diyorlardı: “Geri kalmış kültür ve toplumlar yoktur; kendisini referans kabul eden Avrupa/Batı merkezci modern aklın, kolonyalist bir bakışla, bu kültür ve toplumları geri/gerici ilan etmesi vardır.” Mezarı yüzlerce yıl önce –hatta bizzat burjuvazi tarafından– kazılmaya başlanmış ve Marksizmin üzerine attığı topraklarla mumya haline gelmiş ilkel idealizmin tam bir hortlak olarak ‘dirilmesi’: Geri kalmışlık yoktur, geri kalmış tanımı vardır; şeyler yoktur onların zihinlerdeki tahayyülü vardır!

Bu zombi masallarının savunulabilmesi için cazip fenomenlere gerek vardı elbette. “Kültürel görelilik”, yoksul ve geri kalmış toplumlara yönelik kolonyalist-ırkçı önyargılara bir tepkiymiş gibi paketlenerek, ‘tekmerkezci’ modernist batı kültürünün zaaflarına itiraz gibi sunularak, ‘öteki’ ülke ve toplumlara ilişkin kaygıların meşruiyetinden yararlanıldı. Sözgelimi Londra ya da Berlin’deki sanayi toplumlarının gündelik yaşam alışkanlıkları ve kültürel özellikleri, Avustralya ya da Yeni Gine yerlilerininkinden ‘üstün’ değildi… Kulağa hoş geliyor elbette. Bu ‘hassas’ ve ‘iyi kalpli’ denklemi, daha da kullanışlı hale getirip tersten de kurdular: Gelişmiş batı toplumları ve onların yarattıkları gündelik yaşam düzeni (küresel kapitalizm), gezegenin bir başka noktasındaki herhangi başka bir ‘farklı’ kültürün yaşam düzeninden daha üstün olmadığı gibi, kendisi de ‘aşağı’, haksız ve iç çelişkileri itibariyle yıkılmaya mahkum değildi!

Batı kapitalizmi ve onun soğuk savaş sonrası yeni yayılmacılığı, ulaştığı yeni pazarlarda, özellikle de Afrika ve Asya’da, SSCB’nin varlığının yarattığı ‘denge’yle ayakta durabilmiş ve kısmen bağımsız kalabilmiş pazarlara hücum ederken, bu ülke ve toplumların “gelişim”, “kalkınma” ve “refah” konusundaki kazanımlarına karşı, en gerici ve akıl dışı unsurlarını yedekledi. Bunların arasında, Mısır’dan Pakistan’a, Yemen’den Türkiye’ye kadar geniş bir coğrafyada sürdürdüğü ‘yeşil kuşak’ politikasının meyvesi olan siyasal İslamcılar da vardı. Sovyet etkisine karşı Akdeniz ve Ortadoğu havzasını İslamcı güçlerle ittifak halinde savunma stratejisinin gizli ya da açık aktörleri, temsil ettikleri ‘değerler’ ile birlikte ‘yeni dünya’nın süslü oyuncakları haline getirildiler. Postmodern kimlik politikaları, dünyanın paylaşımından mahrum edilmiş, yoksul ve az gelişmiş toplumlara yeni dünya düzeninin bir nimeti gibi dayatıldı. Yoksullukları, dinsel ve kültürel dogmaları içinde dondurulmuş toplumsal kesimlerin, evrensel aklın çoktan aştığı ‘değerleri’, mikro milliyetçilikler ve dinci fanatizm kışkırtıldı ve bu toplumları parçalanmış bir gövde haline getirmenin aparatı olarak kullanıldı. Katı dincilik ve onun medrese görmüş hali siyasal İslam, Afganistan’dan sonra Pakistan, Irak, Mısır, Suriye, Bosna, Cezayir ve elbette Türkiye’de de; bir ‘demokratik unsur’, kartezyen modern aklın gadrine uğramış bir kültürel motif gibi kabul edildi. İslamcılar, nüfuz ve etkilerinin artırılması yönünde desteklendi. ‘Yeni dünya düzeni’nin ve onun enerji yatakları üzerindeki izdüşümünün dayanağı; kalkınmacı, milliyetçi, seküler, kısmen bağımsız ya da ‘bağlantısız’ despot rejimlerin yerine; atomlarına ayrılmış, dinsel ve ulusal farklılıkların vurgulanmasıyla birlikleri bozulmuş ve ‘çoğunluğun’ zorbalığıyla sürdürülen rejimler olacaktı.

4. MEDİNE VESİKASI: 21. YÜZYILDA İSLAMİ BİR TOPLUM MÜMKÜN MÜ(YDÜ)?

Postmodern kültürel ve siyasi rüzgarlar Türkiye’de de esti. Faşist 12 Eylül rejiminin baskısı Kürt halkının inkarı savaşının gerilimi altındaki Türkiye’de bu uluslararası rüzgarla yelkenlerini şişirmeye niyetlenen siyasal İslamcılar, dergi çevreleri ve ‘dergah’larda ‘şeriatçı olmadıklarına’ dair manifestolar hazırladılar. Bugün birçoğu bugünkü iktidarın tepesinden yamaçlarına kadar sıralanmış mevkilerde iştigal etmekte olan bu ‘islamcı aydın’ların, o zaman tüm toplumu kucaklayacak bir zihinsel performansa sahip olduklarını öne sürebilmek için en çok atıf yaptıkları şey “Medine Vesikası” olarak da bilinen ilk İslam devleti anayasasıydı. Mekke’yi terk eden Muhammed öncülüğündeki ilk Müslümanlar, Medine’ye yerleştikten sonra, bu kent ve çevresinde yaşayan, çoğu birbiriyle çatışmalı unsurları bir arada tutacak ve onları giderek bir ‘tek cemaat’e dönüştürecek bir tür ‘toplum sözleşmesi’ yayınladılar. Medine’yi bir şehir devleti, peygamberi onun başkanı olarak gören, Müslümanlar ile başta Yahudiler olmak üzere kentte yaşayan ‘diğer’ herkesin hak ve sorumluluklarını saptayan bir beyannameydi bu. İslam’ın ilk siyaset girişimiydi aynı zamanda ve yeni geldikleri Medine’de Yahudilerin gücünü ve etkisini gözetiyordu. Ait olduğu dönemin sorunlarını karşılamaktan ibaret 47 maddelik bu ‘yönetmelik’ dünyanın bazı başka noktalarında olduğu gibi Türkiyeli İslamcılar tarafından da ‘herkesle barış içinde bir arada yaşamanın’ dayanağı olarak kullanılıyordu.

‘Türkiyeli İslamcıların’ hikayesinin devamı herkesin malumu. O rüzgarlarla yelkenlerini şişirdiler, ‘reel-politik’ ihtiyaçları “daima en güçlüyle ittifak” mottosuyla ve uçsuz bucaksız pragmatizmleriyle sezip benimsediler ve iktidar olmayı başardılar. Şimdi geldikleri noktada ‘Medine Vesikası’ kadar bile sivillikleri kalmadı elbette. Ve bir cerahat olarak içinden çıktıkları küresel neoliberal siyaset de, işlevlerini büyük oranda yitirmeleri ve muadillerinin dünyanın dört bir yanında yol açtıkları ‘rahatsızlık’lar nedeniyle sırt çevirmeye başladı. Kültürel ve dinsel hoşgörü, ‘medeniyetler ittifakı’, ‘Dicle kıyısında kaybolan kuzu’ gibi kavram ve metaforlarla yola çıkan katarın, grotesk ecdat rüyalarına, anakronik ve her haliyle zavallı emperyal heveslere gelip dayandığı hazin bir hikayeye dönüşüyor giderek. Postmodern ‘kültürel görelilik’ nosyonu bile, onu vaktiyle faydalı bulan egemen sahiplerinin nezdinde cazibesini kaybediyor. Siyasal İslam’ın verdiği zarar, tam da o itiraz edilen ‘modern’ anlamıyla ‘uygarlığın’ vardığı nokta açısından kabul edilemez bulunuyor. 90’ların, yeni pazarlar ve olanaklarla dolu, ama yönetilmesi gereken bir kaos içinde olan dünyasında ‘kullanışlı’ olan ‘yerellikler’; yeni dünya düzeninin, özellikle Suriye ve Irak’ta yaşanan çöküşünün yıkıntıları arasında can çekişiyor. İslamcıların, Medine Vesikası’nı işaret ederek dile getirdikleri ‘kapsayıcı bir sivil toplum’ kurabileceklerine dair iddiaları, neredeyse tüm fraksiyonlarının bulunduğu Suriye sahasında, yine tüm fraksiyonların el birliğiyle yarattıkları barbarlığın altında kalıyor. İslamcılık, yaşanan onca vahşete rağmen hala sempati beslediği ve desteklediği küresel cihatçıların eliyle, ‘çokkültürlü’ dünyaya yapabileceği katkıyı gösterdi: Tevhid bayraklarının önünde kör bıçaklarla yapılan katliamlar, etnik ve dini soykırımlar, çocuklara karşı bile canilik, ortaçağdan kalma savaş suçları…

5. DİNCİLİĞİN VE AKLINI KAYBETMİŞ BİR DÜNYANIN ‘KALPSİZLİĞİNİN’ ÖLÜMÜ

Sosyalizmi ve toplumsal mücadeleleri gömdüğünü vaaz eden, ama elinde gerçek bir cenaze olmadığını bildiği için onun ‘ruhundan’ ve ‘bir yerden çıkıp yeniden gelmesinden’ korkan küresel kapitalizm; insanlığın bütün hikayesini yeniden yazmak isterken, aslında bizzat kendisine ve kolonyalist geçmişine ait bir sonucu, tecrit edilmiş ve kalbini çoktan kaybetmiş ‘aklı’ eleştirir gibi görünmüştü. Vahşi kapitalizm ve emperyalizm dönemlerinden beri beş paralık itibarı kalmamış, ırkçı kibirle, sömürgeci barbarlıkla dolu bu aklın ve dünya üzerinde onunla yarattığı ucubelerin kendisine ait olmadığını söyleyebilmek için de, geçmişin, kendinden önceki dönemin karanlık güçlerini, bilinemezciliği, okültizmi, her türden metafiziği ve elbette dini ve dinciliği yardıma çağırmıştı. İyi bir yaşam veremediği ve veremeyeceği kalabalıkların bilinçaltındaki cemaatler ve dinci savaşçılar, sendikalar ve sınıf savaşçılarından daha makul görünüyordu ona…

Ama işte, tarihsel olarak aşılmış bu dincilik, yeryüzüne bir ucunda Rakka şeriatının, ahiret sorgusu müsameresiyle karikatür dergisi baskınının; diğer ucunda solcu gençlerin kampında etrafa ölüm kusan zamanı geçmiş bir ‘Hıristiyan şövalye’nin durduğu ucubeler yarattı. Artık bu cerahat, küresel kapitalizm için de kullanışlı değil. Zaten adında başlayan bir paradoksla, sanki katı islam anlayışı altında siyaset yapılabilirmiş gibi bir temel yanlışla malul olan “Siyasal İslam”, nafile ömrünün geçici baharını tamamlamış gibi görünüyor. Bundan sonrası, tıpkı bir cüzzamlı gibi, çürüyen organlarının parça parça dökülmesiyle ölmeleri ve işledikleri suçlarla birlikte ‘modern’ tarihe kaydedilmeleri olacak. Zira postmodern kurmacaların aksine, insanlık, geriye doğru sıçramaların ardından ‘ilerlemeye’, kendi tarihselliğinin ve kültürel birikiminin zorlayıcı etkisiyle ‘gelişmeye’ devam ediyor…

HAKKI ÖZDAL -EvrenselKültür-

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun