İnsana dair… (birinci bölüm) – Fikrikadim

İnsana dair… (birinci bölüm)

İnsan-ı-Kamil“- İnsan Denen Meçhul-… “ Alexis Karel’in, kendi iç dünyasına uzanan keşfi boyunca, arayış içindeki insanın özüne ve serüvenine dair içerikten dem vurduğu eserinin sadece ismi dahi akıllarımızdaki meçhule olan ilgi kıvılcımlarını uyandırmaya kâfi gibi…

İnsan’ı anlamak, ruhlarımızın derinliklerine açılan kapıların aralanabilmesi bakımından kilit bir hedef, belki de gönül dünyalarımıza doğacak tecelliyatın öncü ışığı…

İnsanlık tarihi kadar eski bir araştırma alanı olan insanın mahiyeti konusunda, birçok düşünür ve araştırmacı, Karel’in tabirindeki meçhul insanı tanımlamaya çalışırken yorumlarını gerek bilimsel deliller gerekse metâfiziki tecrübelerle temellendirmişlerdir.

  Büyüklerimiz bir konunun tam anlamıyla ve eksiksiz şekilde açıklığa kavuşturulabilmiş olması için, “Tarif efradına cami, ağyarına mani olmalıdır.” şeklinde ilkesel bir öğreti ifade buyurmuşlardır. Yani öyle bir açıklama yapacaksınız ki yaptığınız açıklama konuyla ilgili tüm unsurları içerecek, ilgili olmayanları da dışarıda tutacaktır.

Ne var ki, insanı anlamaya yönelik yol alırken, Bilim Dünyasının ve Metafiziki sahanın ilgili tüm yorum ve açıklamalarına karşın, emin olamadığımız husus, meçhul insanın -büyüklerimizin ifade buyurduğu anlamda- mutlak bir tarifinin ve tanımının olup olmadığıdır. İnsanın mahiyeti, her bir bireyin kendi kapasitesi oranında anlayabileceği bir konu mudur? Ya da hayat boyu öğrenmeyi gerektiren ve sonu olmayan bir süreç midir? Veya mistik bakış açısıyla “İnsan hem yol, hem yolcu, hem de varılacak menzildir.” şeklindeki tanımdan yola çıkarak düşüncelerimizi sınırsız çeşitlilikteki ucu açık düşsel yolculuklara mı çıkarmalıyız ? …

İnsan’ı anlamaya çalışırken biyoloji bilim dalının bilimsel verileri bizlere insan bedeninin işleyişi ve insanın fiziksel boyutlarını algılamamız konusunda tatmin edici veriler sağlıyor. Ancak diğer birçok canlıda olduğu gibi insanda da vücuda canlılık ve hareketi sağlayan enerjinin çıkış noktasını, ruh ve ruhun vücutla ilişkisini anlamayla ilgili yorum ve algılar çeşitlilik arz ediyor.

Benlik şuuruna sahip, akıl yürütebilen bir varlığın kendisini diğer canlı türlerinden ayırt ederek “ben bir insanım” şeklinde tanımlayabilmesi için kendi cevherinin ne olduğunu anlamış olması, ayrıca, insanı insan yapan unsur ve özellikleri de sezinleyebilmesi gerekir ki bu vasıflara uygun davranışlar geliştirebilsin. Bahsi geçen anlama ve sezinleme hadisesi, birey için kendi türünün ayrımını yapabilmesi bakımından mantıki ön şarttır. Bu itibarla, insanın cevheri nedir? İnsan nelerden müteşekkildir? İnsana, insan olma hüviyetini kazandıran esas etkenler yaratılışımızda mı var edilmiştir; yoksa kendi çabalarımızla sonradan mı kazanılmaktadır? Kâinat içerisindeki konumu ve sahip olduğu imkânlar nelerdir? gibi sorular doğru cevaplanabilirse insan’ın mahiyetine dair, doğru bir farkındalık kazanma imkânı bulunur. Peki, bu farkındalık bize ne sağlar? Bu farkındalık varlık âlemindeki mevcudiyetimizin tesadüfî mi, yoksa bilinçli bir var oluşla mı olduğuna, varlığımızın anlamına, nereden gelip nereye gittiğimize dair gizemlerin çözülmesinde isabetli algılar geliştirebilmemizi sağlar.

Genel olarak varlık âleminin, özeldeyse insan denen meçhul varlığın, mutlak anlamda her yönüyle anlaşılabileceğine inanabilmek zor. İnsan doğup büyüyor, akli melekeleri ulaşabileceği

en ileri noktaya gelene dek sürekli kendisiyle ilgili algılama, öğrenme, keşfetme ve yanlış algıladıklarını da düzeltme evreleri yaşıyor. Sonra da akli melekeler git gide zayıflamaya başlıyor. Beden, fonksiyonlarını yitirmeye başlayınca; melekelerin de, etkileri azalarak ortadan kalkmaya yüz tutuyor. O halde insanda kalıcı olan nedir? Salt, canlı bir organizma şeklinde düşünülecek olursa; “İnsan konuşan hayvandır.” ifadesindeki insanı, hayvandan ayıran ve bu hayvanı insan yapan nedir?

Bundan yirmi yıl önce çekilen bir resme baktığımızda, bu resimde; kendimiz diye teşhis ettiğimiz kişi ile şu anki biz aynı biz miyiz acaba? Hücrelerimizin her saniye yenilenmesine ve yirmi yıldır milyonlarca kez değişmiş olmasına karşın, yirmi yıl önceki ben’i halen ben yapan benlik şuurumuzdur denilebilir. Öyle ki, varlığımızın cevherini oluşturan, bize varlık âleminde sorumluluklar yükleyen, aynı zamanda öldükten sonra iyi-kötü yaptıklarının hesabını verecek olan yanımız, yine bu benlik şuurumuzdur.

Her ne kadar değişik inanç ve düşünce sistemleri farklı farklı kavramlarla ifade etmiş olsalar da şuurumuz; akıl, ruh, kalp ve nefs diye isimlendirilen insanın kendisiyle mürekkep olduğu unsurlarla ilintili bir cevherdir. İnsanı anlayabilmek için bu unsurları ayrı ayrı tanımak ve birbirleriyle olan münasebetlerini iyi öğrenmek gerekir. İnsanı yaptıklarının sorumluluğunu taşıyan bir varlık haline dönüştüren şuurumuz aynı zamanda ruhumuza etki eden önemli bir haslettir. Ruhumuz, iyi ve kötü yönde geliştirebildiğimiz bir cevher olma yönüyle bedenimize bağlı olarak kalbimiz, nefsimiz ve aklımızla mukayyettir.

Beden, akıl, ruh ve kalp gibi insanı meydana getiren unsurlarla bunlar arasındaki ilişkiler ancak doğru bir şuur ve bu şuurun anlaşılabilmesi, tekamülü ve korunabilmesiyle bir anlam kazanıyor. Böylece insan fena aleminin kasvetinden beka aleminin huzuruna erebiliyor. Bu sayede insan olduğumuzun şuurunu her daim içimizde yaşıyor, diğer varlıklarla olan münasebetlerimizi de bu şuurun bize kattığı insani normlar çerçevesinde şekillendiriyoruz. Bu ilişkilerin muhtevası ise en başta ve en önemlisi, insanın yaratıcısıyla olan münasebetlerini, sonra da kâinattaki hemcinsleri ve diğer tabiat varlıklarıyla olan etkileşimlerini içerir. O halde, şuurunda olmamız ve muhafaza etmemiz gereken doğru şuur nasıl olmalıdır? Bunun anlaşılabilmesi önem arz eder.

Dünyadaki her insan, nevi şahsına münhasır tarzda yaratılmıştır ve bu yaratılış şekli itibarıyla da biriciktir. Benzerleri olsa bile, her bireyin aynından bir ikincisi yoktur. Bundan dolayı her insan kendini özel hisseder ve kendine büyük değer atfeder. İnsan, yaratılış itibarıyla çok özel ve değerli olmakla beraber, kapasite ve sınırları bakımından acziyetleri, noksanlıkları, kusurlar işlemeye müsait yönleri bulunan bir varlıktır. Bu durum insanın bedensel, duygusal ve düşünsel boyutlarının sınırlı kapasitede yaratılmış olmasının sonucudur. Yaratılmış olmanın en belirgin, en kaçınılmaz özelliklerinden biri unutkanlık ve hayatlarımızda hata paylarının da olabilmesidir. Mutlak anlamda acziyetinin farkında olmayan, kendisine kusurlu olmayı yakıştıramayan, kendini mükemmel görme şizofrenisine kaptıran ve bilinçaltında ölümsüz bir tanrıymış hisleriyle yaşayan insan, hayatın doğal akışı içinde karşısına çıkan hastalıklar, ölümler, ihtiyarlık, kaza ve ayrılıklar karşısında şuurunu baltalayan ruhi hastalıklar yaşayacaktır. Her daim büyüklenme eğiliminde olan nefsimizi kontrol altına alabilmek için, yaratılıştan kaynaklı acziyetlerle muttasıf olduğumuz, hatırlardan çıkarılmamalıdır ki;  ruhumuz türlü azaplardan beri olabilsin

Şuurunda olmamız gereken diğer bir husus, varlığımızın ve gezegendeki tüm imkânların imtihan vesilesi olarak, aynı zamanda da hesabı sorulmak üzere, emaneten, ömür nimetiyle birlikte bahşedilmiş olduğudur. İnsan, bu dünyada, ebediyet yolcusu olan bir misafirdir.

İnsan kâinatta esasen özünden kopmuş yalnız bir varlıktır ve bu yalnızlık ruhi bir yalnızlıktır. Yanlız olan insan fıtraten daima kendinden üstün gördüğü diğer varlıklara karşı her zaman saygı ve ihtiyaç duyar. Kendini bu ayrılıklar, hastalıklar, ihtiyarlık ve yoksulluk gibi daha pek çok musibetlerle dolu dünyada, huzur ve güvende hissetmek ister. Tutunacağı bir kulp, dayanabileceği köklü bir ağaç, sığınabileceği güvenli bir liman arar. İçinde hep bir yarım kalmışlık hissi ve öyküsüyle soluk alır. Neyi umut ettiğine bir anlam veremez çoğu zaman. Ama yüreği her yenilenen anın, her geçen günün, kendisine bir ışık getireceğini sezinler. Belki somut hayaller, onu oyalayan birer perde olur anlam veremediği umutlarına… Ne var ki doğru bilgiye muhatap olan objektif akıl, bir serap özelliğitaşıyanfani ve ölümlü varlıkların, insanı mutlak anlamda tatmin edemeyeceğini ve onun yarım kalmışlığını hiç bir zaman tamamlayamayacağını fark eder. Kalp aklın bu idrakini içselleştirir ve şuurumuz geçici varlıklar yerine baki olan duygularla hemhâl olmayı tercih eder. Böylece salim bir hâl alan şuurumuz, bu farkındalığı ilelebet muhafaza etme gayretine girişir. Bu farkındalığı muhafaza edebildiği oranda da türlü meşakkatlerle dolu dünyada sükûnetini ağırbaşlılıkla koruyabilir. Bu şuuru koruyabilme çabası, dünyadaki imtihanımız son bulup ta ruhumuzu ait olduğu sahibine teslim edinceye dek sürdürülmesi gereken bir sorumluluktur da aynı zamanda.

Duyu organlarının hissedebildiği tüm mevcudatın fani ve acziyetlerle muttasıf olduğunu idrak eden benlik şuuru, artık yaratılmışlara daha değişik bir bakış açısıyla bakmaya başlayacaktır. Ayet i Kerimenin;

“ Ey itminana ulaşmış nefis sen rabbinden razı rabbin de senden razı olmuş olarak dön rabbine”(Fecr 27–28) şekliyle vaaz buyurduğu üzre, benliğin tek amacı; kendisini yaratan rabbinin tüm takdiratından razı, onun muhabbetiyle mutmain bir halet-i ruhiye ve şuuru, ona tekrar döndürülene dek koruma çabası olacaktır. Bu, Mevlana’nın ifadesiyle damlanın okyanusa kavuşması anına dek sürdürülmesi gereken bir şuur muhafazasıdır. Ne var ki, nefs engeli gerek içimizdeki gerek dışımızdaki meşgalelerle, aklımızı ve kalbimizi oyalamaya çalışır, ta ki insanlığımızın cevheri olan şuurumuzu yitirelim de ruhumuz karanlık kuyularda azaplara duçar olsun.

Şuurumuzu oyalayan iç ve dış mihrakları biraz açacak olursak; İnsan kalbi sevgi, hoşgörü, ihlas, cömertlik vefa merhamet gibi insana huzur veren olumlu duyguları içeren bir yapıda yaratıldığı gibi aynı zamanda yapısında kibir, bencillik, cimrilik, acımasızlık, gösteriş, vefasızlık gibi ruhunu esaret altına alabilecek olumsuz duyguları da barındırır. Bu olumsuz duygular da imtihan icabı kalplerimize yerleştirilmiştir. İmtihanın kurgusu gereği; biz de bu olumsuz duyguların yol açtığı davranışlarımızı düzeltmek için onlarla mücadele etme, onları ıslah etme sorumluluğunu taşırız. Bu olumsuz duygular, nefsimizi arıtıp ruhen yükselebilmemiz için birer basamak veya vasıta olarak düşünülebilirler. İnsan kalbi, iyilik ve kötülük duygularının birbirleriyle mücadele ettikleri bir savaş alanı niteliği taşır. Kalp, vücudun pay-i tahtıdır ve hangi duygu, buraya hâkim olursa; o duygu, tüm bedene ve ruha da hâkim olur. Eğer bu pay-i taht, aklın ve ilmin ışığıyla aydınlanamaz, olumsuz duygular orayı istila ederse; insanı, insan yapan tüm unsurlar bozulur, insan zamanla şuursuzlaşarak yanlış saplantılara dalar. Bu durum ruhun ebediyen iflasına ve sıkıntı çekmesine neden olur.

Nefsin olumsuzluklarını ıslah ederek arıtmak ve güzelleştirdiği duyguları şuuruna hakim kılmak belki de bir insanın gösterebileceği en büyük maharet olsa gerektir..!

Fatih Demirci

fatih244@yahoo.com

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun