LEVENT BAŞTÜRK

LEVENT BAŞTÜRK

Kaddafi rejiminin devrilmesinin ardından bir türlü istikrara istikrara kavuşamayan Libya’da, bir süredir iki meclisli ve iki hükümetli bir bölünmüşlük hali hüküm sürüyor. 7 Temmuz 2012 seçimlerinden sonra oluşturulan Milli Genel Kongre (MGK), 28 Haziran 2014 seçimleri sonucu Temsilciler Meclisi’nin (TM) vazifeye başlamasına rağmen kendisini lağvetmedi. Başkent Trablus’ta MGK’nın yetki verdiği ve Libya Şafağı milis güçleri ittifakı tarafından desteklenen hükümet işbaşında. Diğer taraftan TM’nin görev verdiği hükümet de ülkenin doğusundaki liman şehri Tobruk’tan varlığını kabul ettirmeye çalışmakta. Tobruk hükümeti askeri desteğini emekli asker Halife Hafter’e destek veren milis güçler ile Libya ordusunun önemli bir kısmının oluşturduğu ittifaktan alıyor.

Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile çok yakın ilişkilerde olan Tobruk hükümetinin Hafter komutasındaki ordusu, 11 Mayıs Pazartesi günü Cook Island bayrağını taşıyan bir Türk şirketine ait gemiye saldırıda bulundu. Saldırı sonucunda geminin Türkiye uyruklu üçüncü kaptanı hayatını kaybederken, gemi mürettebatından bazıları da yaralandı. Libya Herald’da yer alan bir habere göre, Tobruk hükümeti, gemide Suriye’den Libya’nın Derna şehrine gitmekte olan 60 kişilik bir radikal örgüt militanı olduğunu belirtti. Farklı bir zamanda yapılan bir diğer hükümet açıklamasına göre de gemi radikal gruplara teslim edilmek üzere silah taşımakta idi. Türk yetkililerin yaptığı açıklamaya göre ise, gemi İspanya’dan aldığı alçıpan yükünü teslim etmek üzere Tobruk limanına gidiyordu.

Türkiye, iki farklı yönetimin otorite kurmaya çalıştığı Libya’da resmi olarak Tobruk hükümetini tanımış durumda. Gemiye yapılan saldırı ve son altı ay içerisinde iki taraf açısından yaşananlar, Türkiye’nin Tobruk’u tanımış olmasına rağmen aslen Trablus’taki iktidara ve ona destek veren gruplara daha yakın olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla, Türk gemisine yapılan saldırının bir yanlış anlama ya da tesadüf sonucu olmadığını düşünmek için yeterince ipucu var elimizde. Bu saldırı ile hem Türkiye’ye hem de Trablus hükümetine bir mesaj verilmek istendiğini söylemek içi boş bir iddia olmayacaktır. Bu iddiada bulunurken şu hususu da belirtmek zorundayız: Libya’nın yüzde 80’i üzerinde hakim olamayan bir hükümetin her iki tarafa birden mesaj vermeye kalkışması, sahip olduğu kapasite göz önüne alınınca pek ciddiye alınacak bir durum olarak görünmemektedir. Ancak bu saldırı, belli bir muhteva veya bağlam içinde değerlendirildiğinde gözardı edilemeyecek bir durum olduğu fark edilecektir.

Vekalet Savaşı Tezi ve Türkiye

Libya Krizi hakkında son zamanlarda yapılan analizlerin çoğu Trablus ile Tobruk arasındaki güç mücadelesini bir vekalet savaşı olarak yansıtıyor. Libya’daki iç dinamiklerin öneminin büyük ölçüde gözardı edilmesine sebep olan Libya Krizi aslında bir vekalet savaşından ibarettir. Libya’nın iç dinamiklerinin öneminin gözardı edilmesine sebep olan bu yaklaşıma göre, vekalet savaşının bir tarafında Katar ve Türkiye, diğer tarafında ise Mısır, BAE ve Suudi Arabistan yer almaktadır. Katar ve Türkiye, “Arap Baharı” süresince izledikleri genel siyasetin bir uzantısı olarak Libya’da Müslüman Kardeşler Hareketi’nin (MHK) Trablus hükümetinin yanında yer almaktadır. Vekalet savaşı tezini savunanlara göre, Türkiye’nin Tobruk karşıtı kampa olan desteği sadece siyasi bir destek olmanın çok ötesine gitmektedir. Vekalet savaşı argümanının bir uzantısı olarak sunulan bir diğer tez de, Mısır ile Türkiye arasında, Libya’nın da parçası olduğu bir “Ortadoğu Büyük Oyunu” oynandığı ve her iki ülkenin de Sünni Ortadoğu coğrafyasının lideri olma mücadelesini yürüttüğü şeklindedir.

Yukarıda kısaca aktardığım vekalet savaşı tezinden yola çıkarak Türk şirketine yönelik saldırıya dair bir açıklama getirmek mümkündür. Ancak bu bakış açısının hesaba katmadığı üç önemli husus vardır. Birinci olarak, Libya’daki yerel aktörler arasındaki çatışmanın, tarafların dış bağlantılarından bağımsız köklü sebepleri olduğudur. Trablus hükümetini oluşturan unsurların tamamı ortak bir ideolojik platform üzerinde birleşen kesimler değillerdir. Tobruk hükümetinin ülkede hakim olması durumunda Kaddafi döneminin başka bir kılıkla tekrar geri döneceği endişesini taşımaları, bu kesimlerin ortak paydasıdır.

İkincisi, Kral Selman’ın işbaşına gelmesinin ardından Suudi Arabistan’ın bölgesel siyasetinde bazı değişikliklere gittiği göze çarpmaktadır. Bölgedeki İran etkisini birinci derecede tehdit olarak gören Selman, bölge ülkeleriyle bu tehdit algısı çerçevesinde yeni ittifaklar oluşturmaya çalışmaktadır. Nitekim Libya üzerinde birbirlerine karşı vekalet savaşları verdiği söylenilen Türkiye de ittifaka dahil edilmek istenen ülkeler arasındadır. İki ülke Suriye’de işbirliğine gitmektedir. Ayrıca, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi rejimi ve diğer bölgesel müttefiklerinin yürütmekte oldukları Yemen operasyonuna net bir destek vermekten çekinmemiştir. Bu işbirliğinin daha da artırılmasının beklendiği şartlarda, vekalet savaşı tezinden yola çıkarak Türk gemisine saldırılmış olabileceğini iddia etmek zordur. Ayrıca, Hafter’e ilk başlarda açık destek veren Mısır Devlet Başkanı Abdülfettah Sisi de son zamanlarda Hafter’e karşı mesafeli bir tavır içine girmiş ve barış görüşmelerini destekleyen bir duruşu tercih etmeye başlamıştır.

Üçüncüsü, vekalet savaşı tezi Libya’da bir faktör olarak Batılı devletlerin analiz dışı tutulmasına yol açmaktadır. Oysa Batılı devletlerin maliyeti oldukça yüksek Kaddafi’yi devirme operasyonu ardından kenara çekilip alanda sadece bölge aktörlerinin kapışmasını seyretmekle yetindiklerini iddia etmek saflık olacaktır. Herşeyden önce, “uluslararası toplum” tarafından Tobruk hükümetinin resmi hükümet olarak tanınması, temsil niteliği su götürür seçimlerden ziyade, Batılı devletlerin bu yönde takdir kullanmaları nedeniyledir. Hafter’in darbe girişimlerine pasif destek vermekten çekinmeyen Batılı devletler, hangi meclisin meşru olduğu konusunda Libya Anayasa Mahkemesi’nin kararını ciddiye almamıştır. Libya Şafağı ve Trablus hükümeti kontrolündeki alanlara yapılan yoğun hava saldırılarına sessiz kalmayı tercih eden Batılı ülkeler, Trablus havaalanı Libya Şafağı Kuvvetlerinin eline geçtiğinde ise hemen tepki verip Birleşmiş Milletler’den Tobruk hükümeti lehine bir karar çıkarmışlardır. Tobruk hükümetine destek veren en büyük siyasi oluşumlardan Milli Güçler İttifakı’nın lideri, Kaddafi döneminin önde gelen teknokratlarından ve isyan sırasında başbakanlık da yapmış olan Mahmut Cibril şu an BAE’de yaşıyor olmakla birlikte ABD ve Fransa desteğine sahip olmakla da bilinmektedir.

Ayrıca son dönemde yoğun olarak Libya’ya Batılı devletlerce müdahale edileceği sadece rivayet edilen bir iddia olmaktan çıkmakta ve bizzat özellikle Fransızlar ve İtalyanlar tarafından gündeme getirilmektedir.

Yabancı Müdahale: Gerçek ya da tehdit

Birleşmiş Milletler (BM) Libya Özel Temsilcisi Bernardino Leon’un arabuluculuğunda gerçekleştirilen müzakereler süresince uzlaşma ve anlaşma için daha yakın duran taraf, Trablus hükümeti olmuştur. Ülkenin yüzde 80’i üzerinde kontrolünde olmamasına rağmen dış dünyanın mali, siyasi ve askeri desteğini arkasında hissettiği için “uluslararası camia tarafından tanınmış” olan Tobruk hükümeti ‘anlaşma olmasa da olur’ modunda olan taraf durumundadır. Uzun vadede kozların kendi elinde olduğu düşüncesi altında hareket etmekteler.

Bu arada Libya Şafağı Kuvvetlerinin olmazsa olmaz elementini oluşturan Mısratalı milis güçleri arasında fikir ayrılıklarının başgöstermeye başlamış olması da oyun değiştirici bir faktör olacaktır. Libya’nın ekonomik ve ticari atardamarı olan Mısrata şehrinde işadamları çatışmaların uzamasından kaynaklanan memnuniyetsizliklerini açıkça ifade etmekteler. Şehrin belediye başkanı kısa bir zaman önce BAE ziyaretinde bulunduğu gibi, Leon’un şehir adına ve MGK’dan bağımsız olarak müzakerelere temsilci gönderme talebini de kabul etmişlerdi. Bu durum da Leon’un anlaşma şartlarını daha fazla Tobruk lehine sunmasını kolaylaştıran bir husus. Mısratalılar arasında, en başta Cibril olmak üzere eski rejim döneminde tanınan isimlerin bu dönemde yer almaması gerektiği konusunda tavizsiz tutuma sahip olanların azınlıkta kaldığı da rivayetler arasında. Bu tavizsiz tutuma sahip olanların bizzat Batılılarca yapılan görüşmelerde “Tercih sizin… Ya evet dersiniz ya da IŞİD ve kaçakçılarlarla aynı kefeye konur ve bomba yağmuru altında kalırsınız” tehditine maruz kaldıkları yakın çevreleri tarafından dile getiriliyor.

MGK ile TM arasında anlaşma sağlanamaması durumunda kuvvetle muhtemel bir müdahalenin üç sebebe dayanacağı netleşmiş durumda: Libya’daki IŞİD varlığı (MGK, aslında IŞİD’in Libya’da olmadığını ve bunun dış mühahale olmasını sağlamak için Hafter’ın bir girişimi olduğunu iddia ediyor), göçmen veya mülteci kaçakçılığı ve süratle düşmekte olan petrol üretimi. Ancak müdahalenin asıl gerekçesinin ise Tobruk hükümetinin otoritesini temin etmek ve dolayısıyla onun karşısında olanları tasfiye etmek amaçlı olacağını tahmin etmek zor değil.

Mühahale ihtimalinin hızla rivayet olmaktan çıkıp artık gün sayılmaya başlandığı, İslamcı olmayan ancak MGK yanında saf tutan yerli unsurların bizzat Batılılarca tehdit edildiği ve MGK’nın müzakerelerde “Ya al ya öl” seçeneği ile karşı karşıya kaldığı durumda Türk gemisine yapılan saldırıyı değerlendirmek daha sağlam bir muhteva içinde konuyu ele almak olacaktır. Tobruk hükümetinin hiç bir yönden dengi olmayan Türkiye’ye karşı buna cüret etmesi ve Türkiye’nin sözle kınama ötesine gidememesi MGK’ya verilen bir mesaj olarak okunabilir. Bu arada Türkiye’ye de Libya’da gidişin ne yöne doğru olduğu bir defa daha hatırlatılmıştır. Türkiye’nin “sorumlular bulunacaktır” demenin ötesine gitmeyen tavrı Libya’da sahada olanlar tarafından net bir desteğin gelmeyeceği şeklinde okunacaktır.

Al’jazeera