Metal işçilerinin ertelenen grevi ve ertelenemez gündemi – Fikrikadim

Metal işçilerinin ertelenen grevi ve ertelenemez gündemi

metin_ozugurluMetin Özugurlu

Güvencesiz çalışma tehdidi ile ücretlerin bastırılması şeklindeki işveren stratejisinin, 2000’lerin başından günümüze, metalürji gibi bir sektörde bile kayda değer mesafe aldığı ve artık sınırlara dayandığı görülüyor.

Birleşik Metal İşçileri Sendikası’na üye 15 bin işçi, greve çıktıkları 29 Ocak 2015 Perşembe günü alınan ve grevin 60 gün süreyle ertelendiğini bildiren Bakanlar Kurulu kararıyla işyerlerine dönmek durumunda kaldılar. Oysa greve hazırlanan işçilerin coşkusuyla, kamuoyunda, TEKEL direnişini izleyen beş yılın ardından sendikacılık hareketi yeniden ülke gündemine mi oturuyor, beklentisi oluşmuştu. “Milli güvenliği bozucu” gibi, otoriter yönetimlerin artık sıradanlaşmış basmakalıbıyla grevi erteleyen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Hükümeti, bu kez hızlı davrandı. Sermaye örgütlerine “milli irade” bayrağı sallayan AKP, hakkını arayan işçiler söz konusu olduğunda “milli güvenlikçi” kesilmekte tereddüt göstermedi. İşçi ve işveren sendikaları arasındaki toplu sözleşme sürecine biraz yakından bakıldığında, grev ertelense bile, greve konu olan gündemin işçiler bakımından ertelenemez bir hâl aldığı anlaşılacaktır.

İş güvencesi mi, ücret artışı mı?

Bu satırların yazarının 1999’da gerçekleştirdiği “Birleşik Metal İşçileri Sendikası Üye Kimlik Araştırması” verilerine göre “Önceliğiniz iş güvencesi mi, ücret artışı mı?” sorusuna sendikalı işçilerin yüzde 93’ü tereddütsüz bir şekilde “iş güvencesi” yanıtı vermişti. 2008’de sendika bünyesinde tekrarlanan aynı adlı araştırmada tablonun tümüyle değiştiği görülecekti. Sendika üyesi işçiler, öncelikli sorun olarak; emekli yaşının yükseltilmesi (yüzde 27.3), iş güvencesi (yüzde 23.2) ve düşük ücretleri (yüzde 22.4) göstermişlerdi. Bugün ise ücret talebinin iş güvencesinin bile önüne geçtiği anlaşılıyor. Aşağıdaki grafik bu açıdan kısmen de olsa bir fikir veriyor. Birleşik Metal-İş Sendikası’ndan derlenen ve ortalama giydirilmiş aylık ücretlerin yıllara göre seyrini konu alan grafik incelendiğinde, son altı yılda 600 dolara saplanıp kalmış bir durumun mevcut olduğu anlaşılıyor. Genel ortalamanın yanına bile yaklaşamayan ve asgari ücretle çalışan sendika üyesi işçiler de yok değil; örneğin İzmir’deki Schneider adlı işyerindeki işçilerin yüzde 42’si asgari ücretle çalışmaktadır.

 

Güvencesiz çalışma tehdidi ile ücretlerin bastırılması şeklindeki işveren stratejisinin, 2000’lerin başından günümüze, metalürji gibi bir sektörde bile kayda değer mesafe aldığı ve artık sınırlarına dayandığı görülüyor. Metal işçiler artık ücret artışı da talep ediyor. Sorun tam da bu noktada düğümleniyor; zira ücret artışı sağlamak için mevcut ücret rejimini değiştirmek gerekiyor. MESS’i (Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası) pro-aktif bir şekilde harekete geçiren ana itkinin de bu olduğu anlaşılıyor. MESS toplu sözleşme süresini 2 yıldan 3 yıla çıkarmak suretiyle, son 15 yılda yerleştirdiği ücret rejimine istikrar kazandırmak istiyor.

Firmanın kârlılık ve rekabet edebilirlik önceliğine uygun olarak tasarlanan ücret rejiminin iki temel amacı bulunuyor: 

Birincisi, kıdem farklılıklarına bağlı olarak işçiler arasındaki ücret farklılaşmasını derinleştirerek daim kılmak,

İkincisi ise işçi sirkülâsyonu neticesinde ortalama işçilik sürelerinin azalmasına koşut olarak ücret seviyelerini aşağıya çekmek.

Birleşik Metal-İş ise işçiler bakımından dramatik bir hâl alan ücret farklılaşmasını azaltacak bir ücret artışı talebinde ısrarcı. Üstelik 3 yıllık toplu sözleşme süresini de reddediyor. 

Sermayenin freni yok

Birleşik Metal-İş üyesi işçiler, metalürji sektöründeki sendikalı işçilerin sadece yüzde 17’sini teşkil ediyor. Sektördeki sendikalı işçilerin yüzde 83’ü, Türk Metal ve Çelik-İş sendikalarının bünyesinde yer alıyor. MESS bu iki sendikaya istediklerini zorlanmadan kabul ettirdi. Birleşik Metal-İş’i ise masada ikna etmek mümkün olmadı; zira bu sendikada toplu sözleşme süreçleri işçi denetimine açık bir şekilde yürütüldü.

İşyeri temsilciliği kurumu aracılığıyla sürdürülen bu uygulamanın yaslandığı köklü bir sendikacılık geleneği de mevcut. Unutulmasın, eğer bir sendikacılık ‘habitusu’ var ise o habitusun kodları içinde 1980 öncesinin ünlü Maden-İş’i vardır. “Bu yasalarla grev yapılamaz” inancını 1980’li yılların ilk başarılı grevini gerçekleştirerek kıran NETAŞ’lı işçiler de unutulmasın. MESS gibi köklü bir işveren sendikası, Maden-İş’ten Otomobil-İş’e akarak gelen bu sendikal geleneği iyi bildiği için, daha önceki toplu sözleşme süreçlerinde olmadığı kadar atak davrandı, davranmaya da devam ediyor.

MESS, Birleşik Metal-İş’i grev oylamalarında yenmek için aşırı bir çaba sergiledi. Aşağıdaki grafikte yer alan grev oylaması sonuçları, Birleşik Metal-İş’i grev noktasına sürükleyen belirleyici iradenin üretim noktası olduğunu gözler önüne seriyor. Peki, bu durum ne anlama geliyor?

 

Literatürde “merkez” (güvenceli) ve “çevre” (esnek) işçiliği olarak tanımlanan istihdam stratejisinin işçiler nazarındaki karşılığı “fabrika- piyasa” işçiliği şeklindedir. Piyasa işçiliğinden fabrika işçiliğine geçiş; örgütlü, güvenceli ve görece iyi koşullarda çalışmak demektir. Metal işçileri arasında, “piyasa işçiliği” evresinde evlenip ayrı ev açan istisnadır; zaten piyasa işçisine kız da verilmez. 1980’li ve 90’lı yılların bu net ayrımı, öyle anlaşılıyor ki, 2000’li yıllarda “piyasa işçiliği” koşulları lehine silikleşmiştir.

Bu yöndeki eğilimde son halka, işçilere dolaylı bir güvence sağlayan mevcut kıdem tazminatı düzenlemesidir ki Çalışma Bakanı, son günlerde daha sık olmak üzere, işgücü piyasasında katılık öğesi olarak gördüğü bu hakkı, fon tarzında düzenlemekten söz etmektedir. Ancak Sayın Bakanı bekleyen zorluk şudur ki, sermaye bakımından işgücü piyasasında esnekleşmenin dibi bulunmamaktadır!

Kapitalizmin dört yüz yılı aşan yaşanmışlığı ile sanırım yasa kıvamında bir önerme formüle edebiliriz: Sermayenin kendinde freni bulunmuyor! Hele de işçileşmenin küresel düzlemde ikiye katlandığı, bütün meta fiyatları gibi, işgücü fiyatının da uluslararası piyasalarca belirlendiği koşullarda… Harvard Üniversitesi’nden iktisat profesörü Richard Freeman’ın hesaplarına göre, dünya ölçeğinde işçi havuzu 1990’ı izleyen ilk 15 yılda 1.46 milyardan 2.93 milyara fırlamış bulunuyor. Bu koşullarda “güvenceli merkez-esnek çevre işgücü”, “esnek-güvenceli istihdam”, “kalite çemberleriyle üretim noktasında sağlanan mikro-korporatizm”, şeklindeki istihdam stratejilerinin geçiş dönemlerine ait, kalıcı olmayan formlar olduğu anlaşılıyor. Sektör, eğitim ve vasıf düzeyi farklılıklarını enlemesine kesen bir eğilim olarak işçilerin istihdam koşulları artan ölçüde güvencesizlik kalıbına yaslanıyor; güvencesizleşme, farklı istihdam biçimlerine tabi işçilerin ortak yazgısı hâline geliyor.

Güvencesiz istihdam kalıcı olabilir mi?

Güvencesizleşmeyi, istihdam biçimlerinin parçaladığı emekçileri ortak bir kader çizgisinde türdeşleştiren bir eğilim olarak kavramak ne demektir? Ancak böyle bakıldığında, “elveda proletarya” denilen yerde, kompozisyonu farklılaşan ve nicel büyüklüğü kat be kat artan yeni proleterleri görmek mümkün hâle gelir. “İşçiler sınıf olarak parçalanıyor” denilen yerde tarihte hiç olmadığı kadar türdeşleşmiş bir sınıfın varlığıyla yüzleşilir.

Emek ve sermaye ilişkileri tarihinden bugüne taşınacak ders şöyle özetlenebilir: Sermaye, emeği her daim salt bir üretim girdisi olarak görmüştür; ne var ki emekçileri o konumda sabitlemeyi de asla başaramamıştır. Bunun nedeni basittir: Çünkü emek meta değildir! Emekçinin, kendi fonksiyonu olan emek gücüne indirgenerek yaşayacağını ummak kadar hayalci ne olabilir ki?

-Al Jazeera-

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun