Geleneksel Mekânın Sürprizleri | Fikrikadim

Geleneksel Mekânın Sürprizleri

TOKİ, KENTSEL DÖNÜŞÜM, HATTÂ MEDENİYET (IV)

Doc. Dr. Vehbi Başer

Doc. Dr. Vehbi Başer

Günümüz Türkiyesi’nde yerleşmelerin son derece özensiz bir inşaat faaliyeti aracılığıyla rant iştahına kurban edilmiş “dâimî şantiye”ler halini alması, gündelik koşturmacalarımızı azaba dönüştürerek hepimizi şaşkınlıktan şaşkınlığa sürüklüyor. Geleneksel yerleşmeler de şaşırtırdı; günümüzün türdeş “kazalar zinciri”nden farklı olarak geleneksel mekân, sürprizlerle “hayret” uyandırır, bu hayretiniz nedeniyle bir gördüğünüz yeri bir daha unutmazdınız. Mekânın sürprizi derken yerleşme mekânında, bir dizi beklenmedik unsurun “rasyonel bir gereklilik” ya da “kestirilebilir bir ihtiyaç”tan ziyade “yaşanmış bir hikaye”ye bağlı olarak karşınıza çıkmasıdır. Sürpriz oluşturan unsurların yerleşme mekânındaki bu biricik sıralanışı, bir adresleme kolaylığı sağladığı kadar, mekâna kendine özgü bir kimlik de kazandırır. Bugün yerleşmelerimizin en dikkat çekici tarafı, “yol tarifi”ni neredeyse imkânsız hale getiren keşmekeşte görünürlük kazanıyor.

Amerikan filmlerindeki yol tarifleri ne kadar basittir. Mekânın modernliğe özgü rasyonel kullanımı, ezbere, sözlü olarak tarif edilebilir; yeknesak, fakat akledilebilir ve adreslenebilir bir düzen inşa eder: “Beşinci Cadde’ye doğru sağa dönün, Cadde boyunca ilerleyin, Cadde bitiminden sağa girin, aradığınız adres, soldan yedinci blok.” Oysa ülkemizde bugün, yabancısı olduğunuz bir yerde adres soracak olursanız, insanlar genellikle, gideceğiniz yolun ancak bir kısmını tarif eder ve varacağınız yerde, birilerine tekrar sormanızı söylerler. Balıkesir’e yeni taşındığım dönemde, dikkatimi çeken şeylerden biri, bir yer sorduğumda insanların, kısa bir süre duraksadıktan sonra, neredeyse sözleşmişçesine “gel!” diyerek beni peşlerine takıp bir yere kadar götürmeleriydi. Daha sonra orada, gideceğim yeri, elleriyle kollarıyla işaret ederek “buradan böyle düz git, şu ilerde gördüğün bilmem ne var ya, oradan araya gir, ikinci aradan sağa dön, sonra sola döneceksin ama kaçıncı sokaktı yahu, orada bir daha sor” diye tarif etmeleriydi. Memleketimizde en insaniyetli yol yardımı, “ben de oraya gidiyorum, peşimden gel” tarzında, yedeğe alınarak bir yerlere götürülmektir.

Eski yerleşmelerimizde, her biri nirengi noktası oluşturan ve yerleşmede yeknesaklığı kesintiye uğratarak mekânı adım adım kimliklendiren sürpriz mekân unsurları yer alıyordu. Yerleşmelerimizde şimdi sadece sokak, cadde, meydan, park, site, karakol, nadiren cami, okul buna ilaveten de, çeşit türlü dükkân ya da mağazalar bulunuyor. Bu yapılar o kadar birbirine benzer ki, her birinin ya tabelasına bakmak ya da birini çevirip “bu cami –ya da, site, okul– bilmem ne camii/okulu/sitesi mi?” diye sormanız gerekiyor. Bir iş için gittiğim İstanbul Bağcılar’daki sokak adları akla durgunluk veriyordu: Örneğin “30/14-c Sokak” neresi diye soruyorsunuz, çoğu insan “ben o tarafı bilmiyorum” diye cevap veriyor.

Geleneksel yerleşmelerde karşımıza çıkan çeşitlilik, elbette, sadece –yukarıda değindiğimiz– “bölgesel süreklilikler ve tarihsel derinlikler” ile yeterince açıklanmış olmaz. Bugünkü yerleşmelerimizin tektipliği içinde yitirdiğimiz öyle geleneksel mekân türleri vardı ki, bunları sayıp dökerek hakkıyla incelemek, başlı başına bir araştırma konusudur. Bu yazıda bu mekân türlerinden sadece en çarpıcı bazılarına değinmekle yetineceğiz.

Her şeyden önce, yerleşmelerimizde artık geleneksel anlamda mahalle ortadan kalkmış bulunuyor. Günümüzde, mahalle, sadece adres için bir adlandırmadan ibarettir. Geleneksel yerleşmelerimizde ise mahalle, hem mekânsal hem de sosyal bir birim olarak kendi içinde nispeten özerk bir bütündü. Bugün, “mahalleli”, “mahalle ahalisi”, “bizim mahalle”… ne bir sosyal birim ifade ediyor, ne de bir mekân bütünlüğü. “Mahallenin namusu” ise bir takım romanlardaki külhanbeyi efelenmelerinden; ya da, Şerif Mardin’in bunaltıcı “mahalle baskısı” kavramından başka bir anlam taşımıyor. Halbuki geleneksel mahalle, mekanda lokal olarak örgütlenmiş bir komşular dayanışmasını anlatırdı.

Eski yerleşmelerimizle günümüzdekilerin belki de en önemli farklarından biri, “yerleşmede suyun görünürlüğü” diyebileceğimiz bir şeyle ilgilidir. Bugün yerleşmelerimize su şebekelerinin döşenmiş olması, sadece çeşme, pınar, kuyu, artezyen, şadırvan, hamam gibi, yerleşme mekânında suyu görünür kılan mekân unsurlarını ortadan kaldırmakla kalmadı; önce kanala alınıp sonra da üstü örtülerek yol geçirildiği için dereler, arklar, akarlar… ortadan kayboldu. Bugün, adı “Bülbül Deresi”, “Dereboyu” filan olan caddelerde suyu, aşırı yağışlarda sel olarak görebiliyoruz. Hazır söz dereden açılmışken, şehirlerimizde kaybolan bir şey de, tabiatın kendiliğinden topoğrafyasıdır. İş makinaları ile dümdüz edildiği için artık yerleşmelerimizde tepe, hendek, köprü, yokuş, iniş bulunmuyor. Yerleşme mekânının neredeyse her santimetrekaresi rant uğruna parsellenip bina dikildiği için alan, meydan, arsa, ören, çayır, koru/koruluk, bağ, bahçe, bostan, fidanlık (kavaklık, cevizlik, kestanelik…), ve yerleşmenin orasında burasında karşımıza çıkan “ağaç altı mekânlar” artık yok. Tabiatın kendiliğinden topoğrafyasının dolaylı bir görünümü olan daracık, çıkmaz, geçit, aralık gibi mekân unsurları da ortadan kalktı. Bunlara, çit, kaş, daraba, avlu duvarı gibi mekânları çeviren sınır unsurlarını da ilave edebiliriz.

Bugün yerleşmelerimizde tek dinsel mekân, neredeyse sadece cami ve çok olsa türbeden ibarettir. Geleneksel şehirlerimizde ise bir dinsel mekân türleri bolluğu vardı: Mescit, cami/cami avlusu, medrese, musallâ, vakıf, cumalık, tek minare, ocak, dergâh, tekke, kilise, ziyaretgâh, adaklık, tabutluk… Günümüz şehirlerinde çok temel bir sorun olan mezarlıklar, eskiden böyle şehrin dışına sürgün edilmiş değildi. Geleneksel yerleşmelerin orasında burasında, neredeyse adım başı, kümbet, yatır, türbe, hazîre, mezarlık/kabristan, maşatlık/gâvur mezarlığı gibi ölümün görünür mekânları yer alıyordu.

Söz tabiattan, dinden ve ölümden açılmışken, bugünkü yerleşmelerimizde görünürlüğü ortadan kalkan hayvanlara değinmeden geçemeyiz. Hayvanlar, bir mekân unsuru olarak değil belki, ama mekânda görünür varlıklar olarak bir “doğa efekti” katıyordu. Günümüzün yerleşmelerinde –belki nadiren kedi köpek görmek dışında– hayvana rastlamak imkânsız gibi bir şey. Elbette bugünkü yerleşmelerde at, eşek, katır, koyun, keçi, sığır, manda, çeşitli kümes hayvanları… vb. bulunmaması, yerleşme ve hayvancılığın modern karakteri gereğidir. Bugün var mı, yok mu, çok önemsemediğimiz bir başka şey de, güvercin, kumru, karga, saksağan, serçe, sığırcık, kırlangıç, hüthüt, baykuş, yarasa gibi kuşlardır; kuşlar, artık şehirlerimizde ortadan kaybolan “doğa efekti”nin kanatlı elçileriydi.

Bir dizi başka mekân unsurlarını ise sadece karışık biçimde saymakla yetinelim: Köşebaşı, kerevet, eyvan, ambar, fırın, mezbaha, Pazar… Hayvan pazarı, panayır, mesire yerleri… Çarşı, bedesten/arasta, kale, karakol, saat kulesi… Oda, konak, köşk, yalı, kasır… Ahır/ağıl, dam, samanlık, kümes, lavta/aygırlık, torluk, serender… Mahalle arasına dağılmış bir takım kaba zenaat mekânları olarak demirci, marangoz, hızar, oduncu vb. yerler.

Yazının bir önceki bölümü için tıklayın

-Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve fikrikadim’in editöryel politikasını yansıtmayabilir-

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

13 adet yorum var.

  1. meskencimücahit dedi ki:

    sayenizde mekan telakki telakkim alt üst oldu kendime gelemiyorum ama ben buna müstehak birisiymişim, iyiki siizn yazılarınız okudum

  2. Bahtiyar dedi ki:

    Anadolu ev mekanlarının binlerce yıl önceden gelen mimari özellikleri her medeniyetle yeniden yoğrulmuş adeta yeniden formatlanmış. dinsel ritüellerin ve sosyak ihtiyaçlkarın şekişllendirdiği mekensal özellikler maaelesef günümüzde göz ardı ediliyor. Vehbi beyin bu yazı dizisi bu zaviyeden bakıldığında çok mühim.

  3. meryem dedi ki:

    “Günümüzün yerleşmelerinde –belki nadiren kedi köpek görmek dışında– hayvana rastlamak imkânsız gibi bir şey” evet hocam çok haklısınız, hayvancıklara işkence ediyorlar, tecavüz eden sapıklar dahi çıkıyor

  4. Vehbi Baser Vehbi dedi ki:

    İlk yorumdan başlayayım:
    Mücahit Bey (rumuzunuzdan öyle anladım),
    Kendinize gelememenize sevineceğim neredeyse ama, sanırım biraz abartı var sözlerinizde.
    Yine de, ne kadar beğendiğinizi, ya da etkilendiğinizi ifade etmek için bu tarz bir mübalağaya başvurduğunuzu düşünüyorum.

    Aslında, anlatmağa kalksak ciltleri dolduracak sürprizlerle doluydu geleneksel Anadolu yerleşmeleri,
    keşke birileri bunu yapabilecek zaman ve enerjiye sahip olsa.
    Tabii, “zaman ve enerji” dediğimiz maliyetler, bugün sadece “para cinsinden” bir karşılığa sahip olduğuna göre
    “herşey para ile ölçülmez” tarzı romantizmleri bir yana bırakıp
    bu işle birilerinin ilgilenmesini istiyorsak
    onların
    geçimlerini bu yolla karşılayacakları bir kaynak ayırmamız gerektiğini görmemiz gerekir.

    Muhafazakarlar, muhafaza ettiklerini sandıkları değerlerin
    bırakın gerçekten korunmasını
    en azından yazıya geçirilmesini sağlayacak bu işlere sıra geldiğinde
    “herşey para ile ölçülmez” tarzı, taşralı romantizmlerle
    milleti avanak yerine koyacaklarına,
    uyanıkça döndürdükleri çarkların
    evliya üfürmesi ile değil,
    kesenin ağzını açmakla döndüğünü;
    bunu da,
    onlar kadar bizim de bildiğimizi görmeliler artık.

    Sıra bu işlere geldiğinde, bırakın damlamayı
    tıslamayan para musluklarının muhafazakar efendileri,
    memleketin altını üstünü oyan müteahhitlere
    çuvallar dolusu para kazandırırken
    bunu farketmediğimizi mi sanıyorlar?

    Ben bu mekan sürprizlerine sadece dikkat çekmeye çalıştım.
    Mesleğimizin pirlerinden Giddens, sosyolojinin üç misyonunundan birinin
    “artık yitirmekte olduğumuz yaşam dokusu”nu
    gelecek kuşaklar için korumak (antropolojik misyon)
    olduğunu söyler.
    Koruyamasak da, hafızlarda yer etmesini sağlayabilirsek ne âlâ.

  5. Vehbi Baser Vehbi dedi ki:

    Bahtiyar Bey,
    Teşekkür ederim değerlendirmeleriniz için.
    Evet,
    “ritüeller ve sosyal ihtiyaçlar” mekanın şekillendirilmesinde çok önemli faktörler.
    Bununla birlikte, sanırım bugün
    elindeki teknolojiyi bu denli hoyrat kullanma küstahlığı sayesinde
    ritüelleri ve sosyal ihtiyaçları
    ancak “festival düzenlerken” hatırlayan bir belediye başarısı ile karşı karşıyayız.
    Bu teknoloji, artık dağı tepeyi devirebiliyor; hendeği çukuru geçtim, koca vadileri doldurabiliyor.
    Hatırlatmaya çalıştığım şu ki, geleneksel mekanın sürprizlerinde aslan payı
    daima tabiatın kendi nazlı kıvrımları idi.
    Çağlar boyunca insanlar
    sadece bugünkü teknolojiye sahip olmadıkları için değil
    bugünkü küstahlığı da göze alamadıkları ve
    aslında insaf sahibi oldukları için
    tabiatı dümdüz etmeyi düşünmediler; firavunlar hariç.

    Muhafazakarlığın tevazuyu çok vurgulayan bir geleneğin varisleri olmaları beklenir;
    oysa, hoyrat bir teknoloji eğitiminin formatladığı
    işi gücü hendese hesap olan mühendislerin konik kafaları ile
    işi gücü para kazanmak olan bir takım “pantolonu belinde durmaz” müteahhit bozuntuları
    şımarık, işbitirici, kazanç hırsına teslim olmuş bir açgözlüler sürüsü olarak
    “tabiat karşısında tevazu, Allah’a gösterilen huşû’un bir ifadesidir” cümlesini anlamayacak kadar
    materyalist insanlardır.

    Bu materyalizmin kılıfı da, abdest namaz olsa neye yarar,
    “dünyayı, dünyamızı böyle hunharca TOKİ mekanları ile katledenler”
    Allah’a bunun da hesabını vermek zorunda kalacaklarını
    ama veremeyeceklerini nasıl akledebilirler?

    Mesele budur!

  6. Vehbi Baser Vehbi dedi ki:

    Meryem Hanım,

    Yerleşme, insanın “yurt tutması”dır; yurt kelimesi, Anadolu Türkçesi’nde
    “obanın (yani birlikte yaşayan soy cemaatinin) hayvanlarını barındırdığı
    ağılı merkeze alır. Türkmen köylerinde çok değil, daha 20 yıl öncesine kadar
    yurt dendiğinde, köyün dışında, hayvanların barındırıldığı
    etrafı hayvanların aşamayacağı şekilde duvarla çevrilmiş;
    bir tarafında hayvanların kışın barınacağı ağıl bulunan yer anlaşılırdı.

    Yerleşmek, konmak, yurt tutmak… hayvanlarla birlikte bir yere sahip olmak demekti.
    Bugün, bu tabiattan kopmuşluğun en hoyrat biçimleri
    bizim gibi geç ve hızla modernleşen
    bu nedenle de “yangından mal kaçırırcasına” hayatı ıskalayan ülkelerde yaşanıyor.

    Yaşanmış bir anekdot:

    Bir delikanlı, araba ile yolculuk ederlerken
    7-8 yaşlarında yeğeni ile dalga geçmek veya şakalaşmak için
    cemevi yakınlarındaki bir mevkide
    “Kurbanlık bulunur” levhasına yakın bir yerde
    bir koyunu göstererek
    “Aaa, bak Emir, ne tuhaf bir köpek!” der.
    Emir, itiraz ederek
    “Hayıııır, köpek değil o!” deyince
    halasının oğlu delikanlı sorar
    “Pekiyi, köpek değilse ne?”
    “İnek o, inek!”

    Hayır, “akranları köyde koyun güderken” romantizmini geçelim;
    bu çocukların koyunla ineği ayırt edemeyecek kadar canlı türlerinden kopuk yetişmesi
    ne şehirleşmenin suçudur, ne modernleşmenin;
    bu, bize özgü bir küstah rant iştahının
    yaşama ortamlarımızı katlederek
    insanlara başını sokacak yer sağlıyor olmakla övünen
    utanmazlığının eseri.

  7. ersin duman dedi ki:

    yani onca yazıdan akılda kanlar bu mudur?

  8. çivici dedi ki:

    Sayın hocam, meryem hanım hayvanlara yapılan eziyetten, tecavüzden söz ediyor, sizi işin o kısmına hiç dokunmuyorsunuz. sormak lazım, bu modern çağdaş mekan tasavvurları, hayvanlara yönelik cinsel istismarları azdırıyor mu, çoğaltıyor mu? işin sosyalpsikolojik boyutu nedir?

  9. Vehbi Baser Vehbi dedi ki:

    Ersin Bey,

    Eleştirinizi kime yönelttiğinizi belirtmemişsiniz.
    Çoğu zaman, sizin bu sözünüz o kadar doğal bir biçimde dökülüyor ki insanın dudaklarından…

    Sanırım, seçici bir ilgi ile,
    ya da, takıntılı bir yargının esareti altında okumanın
    bağlamı, meramı, onca edilen kelâmı değil
    o seçici ilgiye mazhar, ya da takıntılı yargının ağına düşen
    bir söze odaklanmadan edemiyor, böyle okuyan.

    Çoğu iletişim kazalarının da kaynağında
    buna benzer bir tutum içinde konuşup anlamak yatıyor maalesef.

  10. ersin duman dedi ki:

    benim kast ettiğim şahıs yorumcu meryem hanım. siz kadar şeyden söz eddiyorsununuz, hanımefendinin aklında kala kala hayvanlar kalıyor. bu neysede birde hayvanlarla cinsi münasebete kafa takıyor ne alaka?

  11. Vehbi Baser Vehbi dedi ki:

    Ersin Bey,
    Meryem Hanım eski bir öğrencim olsa da,
    onu müdafaa etmek bana düşmez elbette.
    Benim söyleyebileceğim,
    farklı bağlamlarda, çeşitli konuları gündeme getirmek,
    hepimizin kendi bileceği bir meseledir.
    Evet, yazının bağlamından bir hayli uzak bir değini olduğunu hepimiz görüyoruz,
    ama, zaman zaman, çarpıklıkları dile getirmek için hepimiz uç örnekler verebiliriz.
    Meryem Hanım’ın bu değinisini de o zümreden sayıp asıl meseleye ilişkin neler söyleyebileceğini de,
    ya da, arada kurduğu bağlantıyı izah etmesini de bekleyebiliriz.
    Yanlış anlamayın,
    web ortamında, serbest tartışma hakkınızı sınırlandırmaya çalışmıyorum;
    buna hakkımız olduğunu sansak bile,
    fiilen mümkün değil.

  12. Vehbi Baser Vehbi dedi ki:

    “çivici” rumuzu ile yazan arkadaşımıza,
    Ersin Bey’e verdiğim ilk cevaptan sonra yazdığım
    uzunca bir cevap,
    internet bağlantımın öksürmesi nedeniyle silinip gitti.
    Fikr-i Kadim sitesi yöneticisine şöyle bir şey desem:
    Yorum penceresini buffer’lı olarak
    ya da bir editör gibi düzenlemek mümkündür sanırım.
    Bu sayede, girilen yorum,
    bağlantının kopma noktasına kadar
    öncelikle sitenin ilgili bellek/depolama ortamında saklanır;
    ya da, web sayfasının belleğinde, kişinin bilgisayarında
    geri çağırılabilir bir buffer’da tutulur.
    Böylece, yazdıklarımız uçup gitmez.

    O kadar şeyi tekrar düşünüp taşınarak yazmam oldukça zor.
    Üstelik, buna yeltensem bile
    şimdi Cumartesi, ve alışveriş için çıkmak zorundayım.

Bir yorum bırak

  • YORUM
yorum ikonu
Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited: Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited
2017-06-06 02:20:10
yorum ikonu
2017-04-21 18:04:31
yorum ikonu
2017-04-21 10:13:45
Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.