“Alsancak’ın Sakini Altay” - Fikrikadim

“Alsancak’ın Sakini Altay”

altay

Yazan: Serkan Fırtına

“Futbol Sadece futbol değildir” ve emin olun Altay sadece bir futbol takımı değildir. İddialı bir giriş cümlesinden sonra sizleri, İzmir’in siyah beyaz spor kulübü Altay’ın, engin bir deniz olan yaşam öyküsüne davet ediyorum.

İletişim Yayınları’nın Futbol Kitapları dizisi içerisinde yayımlanan Orhan Berent’in titiz bir araştırmasının ürünü olduğu belli olan “Alsancak’ın Sakini Altay” sadece bir futbol takımının tarihini kitaplaştırmaktan öte, İzmir’in kent sosyolojisi açısından futbol ile olan ilişkisini Altay”ı merkeze alarak ayrıntılı olarak ele alıyor.

Futbolla yatıp futbolla kalkan bir ülkede neredeyse futbol takımı tutmayan insan çok azdır. Herkesin desteklediği takımın “şanlı” bir tarihi ve büyük bir önemi vardır. Rekabet sporun doğasında olan bir şey olduğu için hep “en mağdur” ve “en iyisi “ tutuğumuz takımlardır.

Ancak bir de kendi tarihi ülkenin tarihine koşut futbol kulüpleri vardır. Koca bir geçmişi günümüze sırtlayıp gelmişlerdir. Bunlardan en önemlisi hiç kuşkusuz bu yıl 100. Yılını yaşayan Altay’dır.

1914 Yılında İttihat ve Terakki’nin desteğiyle İzmir’de kurulan Altay, sadece gençlerin futbol oynaması için oluşturulan bir kulüp değil, dönemin Osmanlı İmparatorluğu’nda Türklerin çağın milliyetçi düşünceleri etrafında bir araya gelmelerini amaçlayan bir oluşum olduğu göze çarpıyor. Kitaptan öğrendiğimiz kadarıyla İzmir’de o dönemde kuzeyde 1912’de kurulan Karşıyaka’yı saymazsak Türklerden oluşan bir futbol kulübü yoktur. Kurucuları arasında Cumhuriyet döneminde Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olan, Mustafa Necati, Vasıf Çınar, Cumhuriyet döneminde başbakanlık yapan Şükrü Saracoğlu, Talat Erboy, Nuri Sıtkı Erboy, Nejat Evliyazade, Baha Esat Tekand, Rifat İyison, Doktor Kemal Tahsin Soydam, Tüccar Süreyya Bey, Şark Gazetesi sahibi Halil Zeki Osma gibi daha birçok önemli ismin yer aldığı Altay bünyesine İzmir’in en entelektüel ve alanlarında öne çıkan kişilerini alarak güçlü bir camia olacağını daha kuruluş aşamasında ilan ediyordu.

Altay kurulduktan ve başarılı sonuçlar aldıktan sonra İzmirli Türklerin daha önceden yabancılara karşı yaşadıkları eziklik duygularının kaybolmaya başladığını ve futbola mesafeli duran Müslüman çoğunluğun bile gurur duymaya başladıklarını öğreniyoruz. Mütareke döneminde önemli oyuncularının büyük bir çoğunluğu Milli Mücadele’ye katıldığı için kısıtlı olarak çalışmalarını sürdüren Altay’ın yeni Cumhuriyet ile beraber gücünü daha da sağlamlaştırdığını ve İzmir’in en önemli spor kulübü haline geldiğini görüyoruz. Bünyesinde yaşanan ayrılıklardan 1924 yılında Altınordu ve 1925 yılında Göztepe spor kulüpleri doğuyor ve İzmir futbolunun uzun yıllar sürecek olan rekabetinin karşıya ile beraber dört önemli ismi kendi kişisel tarihlerini yazmaya başlıyorlar.

İlklerin takımı olarak anılan Altay, devrin gazeteleri tarafından “Altay’ın Büyük Seyahati” başlığı ile Ankara’ya giderek deplasmana çıkan ilk futbol takımı ünvanını alıyor. Hamit Aslan, Baron Fevzi, Danyal Akbel, Fehmi Eriş, Hakkı Parker, Vahap Özaltay gibi dönemin en iyi futbolcularını bünyesinde barındıran Altay uzun yıllar İzmir’de ve diğer illerde yapılan müsabakalarda fırtına gibi esmeye başlıyor…

Genç Cumhuriyetin futbola bakışını ve İzmir’in futbol yaşamını ayrıntıları ile anlattığı bölümlerde Berent okuyucuya enfes anekdotlar sunuyor. Sıkıcı bir spor ve futbol tarihi kitabı olmaktan çok öte bir kimliğe bürünen “Alsancak’ın Sakini Altay” futbolu anlatırken arka planda ülkedeki dönüşüm duraklarının, ilerlemelerin ve gerilemelerin tarihsel, siyasal ve kültürel yönlerini çerçeveye alıyor.

1959 yılına kadar süren İzmir liglerinin ayrıntılı incelenmesinden sonra, oluşan ilk Milli Lig ile beraber futboldaki büyük değişimlerin, İzmir’e ve Altay’a olan yansımalarını bilimsel olarak analiz eden Berent, saptamalarında tarihten ve belgelerden olabildiğince yararlanarak yaptığı belirlemeleri örneklerle açıklıyor.

Altay tarihinde dikkat çeken bir diğer önemli ayrıntı ise, her ne kadar milliyetçi ve ulusal düşüncelerden filizlenen bir takım olarak görünse de içinde hiçbir zaman ırkçılık gibi düşüncelerin oluşumu gözlemlenmemiştir. Berent buna en büyük kanıt olarak takımda birçok ermeni, Yahudi ve Levanten futbolcuların oynamasını ve ayrıca kulüp bünyesinde farklı görevde bu kişilerin bulunmasını anlatıyor.

Atatürk’ün İzmir’e geldiği zaman Altay’ı ziyaret etmesi ve çalışmaları hakkında bilgi alması ve övücü sözler söylemesi de Altay’ın cumhuriyetin düşünsel yapısı ile paralel ilerleyen bir futbol kulübü olduğu gerçeğini ortaya seriyor. Daha sonra İzmir’e giren ilk Komutan olan Fahrettin Paşa’ya Altay soyadının verilmesi de yine bu birlikteliğin bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

Altay’ın 1960’larda yaşadığı büyük başarılar, İstanbul hegemonyasına karşı verdiği amansız mücadele ise üzerinde sayfalarca durulması gereken önemli konu başlıkları… Sosyalist Lejyoner başkan Rıdvan Burteçin’in 1964 yılında Türkiye Kupası finalinin daha önceden Pazar günü olarak kararlaştırılmasına rağmen federasyon tarafından pazartesiye alınmasını protesto ederek Galatasaray ile karşılaşacak olan Altay’ı sahaya sürmeyerek gazetelere şu açıklamayı yapar: “Ahlak mücadelemizin ateşini yaktık”

“1970’ten 1983’e Zirve ve Duraklama” başlıklı bölümde, Berent yavaş yavaş futbolda artık başka güç dengelerinin olduğunu ifade ederek yeni bir çağın analizini yapıyor. O yılları yaşayan birçok futbolcuyla yaptığı görüşmelerden çıkardığı sonuçları paylaşıyor.

1979-1980 sezonunda Türk futboluna damgasını Altay’da vurmaya başlayan Büyük Mustafalı (Denizli) kadrosuyla Türkiye kupasını Galatasaray karşısında kazanıyor.

Mazhar Zorlu, Esin Özgener Rıdvan Burteçin gibi üç önemli ağır topa sahip olan Altay’ı uzun yıllar bu üçlü yönetti. Hepsinin camiaya ayrı ayrı birçok katkısı olan efsane başkanların -daha sonra ikisinin oğulları Nafiz Zorlu ve Mahmut Özgener’de katıldı- İstanbul lobisinin egemenliğindeki futbol dünyasında Altay’a sahip çıkmaya devam ettiler. Ancak özellikle 2000’li yıllarla beraber endüstriyel futbolun yapı taşlarına ayak uyduramayan ve buna karşıda bir alternatif yaratamamış olan Altay sportif olarak büyük bir çöküşün eşiğine gelmiş bulunuyor.

13 Mayıs 2001’de bir devlet operasyonu ile Altay’ın Diyarbakır’da yaşadığı zulüm ise futbol tarihine kara bir leke olarak geçiyor. 2002-2003 sezonunda ise Altay’ın rakiplerine yenilen takımlar Altay karşısına çıkınca aslan kesiliyorlardı. Teşvik priminin suç sayılmadığı sportmenlik dışı bir anlayış hakimdi. Berent’in de belirttiği gibi artık gerçekten para konuşuyordu ve Altay’ın parası yoktu.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde “Altay ve Siyaset” başlığı içinde Berent, Altay’ın tarihsel olarak siyaset ile olan ilişkisini ele alıyor. 1990 yılında Uğur Mumcu’nun katledilmesinden sonraki ilk maçına Altay’ın sahaya“Uğur Mumcu Ölmedi” pankartıyla çıkmış olmasının öneminden bahsediyor.

Daha sonraki bölümlerde “Altaylılar, Altay’ın Mekanı, Şike, Futbolun Baş Belası, konu başlıkları altında Altay taraftarlarının kentteki yeri ve önemini, Altay’ın mekanı ve adıyla anılan yeri olan Alsancak’ın ve Alsancak stadını ve son olarak şikenin futboldaki yerini sorguluyor.

Altay’ın tarihsel sürecini anlatırken zaman zaman “yazarın kişisel tarihinden” bölümleriyle anılarındaki Altay’ı okuyucularla paylaşan Berent, dili ve üslubundaki akıcılık sayesinde Altay’ı bir roman kahramanına dönüştürüyor. Kitabın arka kapak yazısının bir bölümünde de değinildiği gibi, her kulübün bir nevi roman kahramanı olduğunu bize bir kez daha gösteriyor Berent, İkbali de düşüşü de görmüş, güngörmüş bir roman kahramanı Altay.

Alsancak’ın Sakini Altay/ Orhan Berent/ İletişim Yayınları/296 s.

serkanfirtina35@gmail.com

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.