Siyaset-hukuk ilişkisi | Fikrikadim

Siyaset-hukuk ilişkisi

Süleyman Seyfi Öğün / YeniŞafak

Türkiye’de modernleşme târihinin en çetrefil sorunudur bu. Târihsel olarak bakıldığında kanonik târih çok eskilere uzanır. Bu, zâten devlet olmanın en başat niteliğidir. Bu coğrafyada Roma İmparatorluğu, kanonik târihin en kadim örneğini verir.

Roma, fazla tutunamadığı Avrupa coğrafyasında silindikten sonra, reel sınırlarına geri çekildi. Roma’nın reel sınırları Balkanlar’da başlayıp, Anadolu ve Mezopotamya’yı içeriyor; İran’da sona eriyordu. Doğu Roma’ya son veren Osmanlılar da kanonik târihe yabancı değildi. Ard alanında, gerek İran, gerekse İslâm devletlerinin bu temeldeki güçlü geleneklerini taşıyordu.Dolayısıyla, Avrupa’da feodalite içinde kanonik târih sönerken; artık Osmanlı ile anılan Roma diyârında kesintisiz olarak devam ediyordu. Nitekim Avrupa’da modern devletlerin şekillenmesine giden sürecin metinlerinde, Türklerin kanonik birikimleri, gıptayla karşılanmış, büyük övgüler almıştır.

Pekiyi, süreçte farklı olan neydi? Süreçte farklı olan, siyâsal iktidârın kanun yapıcı gücünün artması nispetinde onu sınırlamaya mâtuf dinamiklerin de işlemesidir. Bu, iktidârın meşruluk kaynaklarının yeniden tanımlanmasına, ayrıştırılmasına ve sınırlandırılmasına kadar uzayan çok çetrefil süreçleri doğurmuştur. Neden böyle oldu? Sorun başlangıcından îtibâren tamâmen ekonomi politiktir. İlk tepkiler mutlakçı krallıkların keyfî vergi toplamasına ve bunu yine keyfî kullanması karşısında sivil seçkinler, yâni aristokrasinin bir tepkisiydi. Daha ilerdeki aşamalarda, sürece burjuvaların, ardından işçi sınıfının da müdâhil olmasıyla, tablo değişti.Nihâyet; haklar, özgürlükler ve yükümlülükleri eşitlik temelinde tanımlayan kanonik metinlerin kabûlüyle siyâsal iktidârların tasarrufları sıkı bir denetim altına alındı. Yeni durum sâdece kanunların üstünlüğü ve herkes için bağlayıcılığı olmaktan çıktı. Siyâsal iktidârı da bağlayıcı bir nitelik kazandı.

Modernleşme târihimiz îtibârıyla, kanonik târihimiz dönüşerek devam etti. Tanzimat’tan başlayarak, teknik anlamda modern hayâtın icaplarını karşılayan yeni tip yasalar oluşturmayı iyi kötü başardık. Meselâ artık bizim de ‘su ürünleri’ ya da ‘mâden ‘yasamız oldu. Bu bir kodifikasyon başarısıdır. Ama, modern târihimizde temel bir açık büyüdü. Herşeyden evvel kurucu modernistlerin zihniyetinde, artık demode olan bir Roma geleneği yaşamaya devam etti. Buna göre, siyâsal iktidâr ile devlet arasına bir mesâfe koydular. Bu mesâfe dünyânın her yerinde vardır. Ama fark ‘ideolojik’ değil , sâdece kapsama farkıdır. Devlet; siyâsal iktidârın , siyâsal coğrafya ve siyâsal toplum ile eşlenmesinin ifâdesidir. Hepsi bu. Ama bizim memleketimizde ideolojik olarak devlet, siyâsal iktidârların da ötesinde dokunulmazlığı olan bir varlık alanıdır. Siyâsal iktidâr, ancak devletin kurucu ideolojisiyle uyumlu olursa kabûl görür. İyi de, ideolojisini bizzat devletin kendisi koymadı ki.. İdeoloji; Hegelgil bir eğretilemeyle söyleyecek olursak, bir tür nesnel ruh (objektive geist) olarak tanımlanan devletin oluşturduğu bir şey olamaz. Onu birileri koymuştur. Yâni burada nesnellik olarak sunulan bir olgunun aslında ne kadar da öznel olduğu ortaya çıkıyor.

Târihsel zorunlulukların dayatmasıyla işlemeye başlayan demokratik temsil süreçleri, bu ilüzyonun inandırıcılığını aşındırdı. Bu baskı, ayrıcalıklıların ideolojik direncini de keskinleştirdi. Önce iki temel tehlikeyi tanımladılar: Kızıl ve Yeşil tehlike. Çeşitli kültürel ve ideolojik kotalarda direterek, TİP’den RP’ye, seçicilerin ve seçilmişlerin hukukunu sindiremediler. Sözüm ona kurucu yasalara ideolojik kotalarını yerleştirmeyi elden bırakmadılar. Kontrollerini kaybettiklerini hissettikleri durumlarda askerî darbeler dâhil hiç bir müdahaleden çekinmediler. Ama her defasında kaybettiler; Türkiye’ye de kaybettirdiler.

2000’li yılların başından îtibâren Türkiye’nin geçirdiği dönüşüm, artık bu noktada yolun sonuna gelindiğini gösteriyor. Ama, strateji değişikliğiyle birlikte direnç devam ediyor. Darbe girişimleri başarısız kalınca, ilk yapılan ideolojik kavgayı bir kültürel kavgaya dönüştürmek oldu. Eski ile yeni orta sınıf arasında, ucu günlük hayâtı tutan bir kavga başlatıldı. Bu kavga elyevm sürüyor. Ama daha önemlisi hukûku siyâsallaştırarak başka bir cephe açtılar. Tehlikeli olan da budur. Çünkü, kurucu süreçleri ideolojik olarak başlayan ve sürekli ideolojik kavgalarla örselenmiş bir toplumda hukuk adına kurgulansa da hukûkîlik yerleşemez. Uzun bir zaman nesnel ruh (objektifgeist) olarak devlet öne sürülüyor, bu perdelemenin arkasında her türlü öznellik (hukuksuzluk) yürütülüyordu. 1999 depremi ve 2001 krizi bu perdeyi yırttı. Arkasından, pis kokularıyla işe yaramaz bürokrasi, lümpen sermâye ve bilcümle hortumcular çıktı. Artık bu ilüzyonu sürdüremeyecekler. Şimdi ise yeni bir ilüzyon gündemde: hukuk yeni ‘nesnel ruhun’ adı. Bir zamanların ‘devlet’ nidâlarının yerini, şimdilerde, 60 müdahalesinde olduğundan daha hacimli ‘hukuk’ nidâları aldı. Bu perde de yıkıldığında arkasından aynı güçlerin çıktığını görmek şaşırtıcı olmayacaktır.

Yazının Devamı

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak

  • YORUM
yorum ikonu
Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited: Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited
2017-06-06 02:20:10
yorum ikonu
2017-04-21 18:04:31
yorum ikonu
2017-04-21 10:13:45
Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.