İslam’ın İnsanlığa Vaadi -1- Fikrikadim

İslam’ın İnsanlığa Vaadi -1-

Düşünceler, sistemler, felsefeler ve dinler insanlığa bir vaatte bulunurlar. Her vaat muhakkak ki doğruluk, ahlak, hakikat, güzellik, adalet ve özgürlüğü içermektedir. İnsanlığın hayrını istemeyen bir davet, davet olma özelliği kazanamaz zaten! Benzer ve ortak arzular taşıyan bu davetleri farklı kılan ise o davetin gerçekleştirilmesini sağlayacak vasatın inşası ve bunu besleyecek gücün varlığı ve meşruiyetini sağlayacak düşünsel zeminidir. Yani davet, davetçi ve davetin dünya görüşü bir tamlık oluşturduğu zaman farklılığını izhar eder.

 

Batı düşüncesi insanlığı eşitlik, özgürlük ve kardeşliğe davet etti ve bunun sözünü verdi. Ama Batı’nın oluşturduğu fikri akımlar bu ilkeleri temel ilke kabullendikleri halde insanlığa yıkım getirmekten başka bir iş yapmadılar. Görece verdikleri özgürlük kısıntılı ve sınırlı oldu. Kardeşlik ise zaten mümkün olmadı; gelişmiş, gelişmekte olan ve geri kalmış ayrımları kardeşliğe aykırı bir şekilde inşa edildi. Sol, sosyalizm ve komünizm ise ütopyada kardeşliği ortak paylaşım olarak ortaya koydu ama iktidara geldiği yerde halk adına halkın soyulmasını engelleyemedi. Tarihin göremeyeceği bir despotizmi inşa etti. Kapitalizm, ilerleme dedi. Ama genel itibarı ile geriliği bir kader olarak dayattı. Liberalizm ise insanlığın felsefi olarak yıkımını sağlayan bir vasatı inşadan başka bir seçenek dahi bırakmadı. Çünkü mevcut bütün kültürleri asimile ederek yokluğa karışmasına zemin hazırladı. Tarihin sonu tezlerini bu çerçeve içinde yorumlayabiliriz. Demek ki mesele salt davet etmek değil, bu davetin hangi ilkeler ve güvencelerle yapıldığıdır. Özellikle de ilkelere sahip çıkacak samimi müntesiplerin varlığı çok önemlidir.

 

İlahi dinlerin de aynı özelliğe sahip olduklarını söyleyebiliriz. Her büyük dinde, peygamberinin vefatı ile birlikte bir yozlaşma ve çürümenin başladığını ve yeni bir peygamberin gönderilişine kadar bu sürecin ara ara azalsa da devam ettiğini gözlemleyebiliriz. Fakat bir istisna olarak son din; ed-Din olan İslam’ı bundan istisna tutabiliriz. Çünkü İslam aynı zamanda bütün ilahi dinlerin ortak ismi olarak betimlenir. Elhak doğrudur da…

 

İslam’ı diğer din, düşünce ve felsefi akımlardan ayırt edici özellikler nelerdir ki onu farklı kılıyor ve davet ettiği şeyi bir mükellefiyet olarak tanımlıyor? İki temel özellik bunu izhar eder: Sahih kaynak; vahiy; Kur’an ve Sünnet ile tarihsel süreklileşmiş uygulama; İçtihat ve İcma… İlahi dinleri diğer düşünce ve felsefi akımlardan ayırt eden özellik ise ahiret olgusu ve bunun güvencesi olan ilahi adalettir. İslam, “dünya ve ahiret hayatı” şeklinde hayatın tamlığına bir vurgu yaparak insanlığa en büyük güvenceyi vermektedir. Hayatın kendisi zaten bu güvencenin algılanabilmesinde en büyük beyyinedir.

 

İslam’da vaadin güvencesi âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Bu dünyadaki adaletin tam tecelli edemeyişi ahiret hayatı ile dengelenerek adil bir Allah’ın varlığı ile adaleti güvence eder. Kişinin yapıp ettiklerinin karşılığını mutlaka alacağına yönelik güveni temellendirir. Ama bu güveni hiçbir ilahi olmayan düşünce ve felsefe veremez. Hadi ahiretteki eşitlik adalet ve özgürlük arayışını bir tarafa bırakalım, bu dünyada da bu ilkelerin eşit bir şekilde uygulandığını gözlemleyemiyoruz…

 

Batı kültürel doku olarak kişiye birey olma imkânı verdiğini; şahsiyet kazandırarak onun özgürlük alanını genişlettiğini söylemekte ve ona din, iktidar ve olağanüstü güçler karşısında hürriyetini vermekte olduğu savını dillendirmektedir. Batı bu vaadini gerçekten yerine getirebilmekte midir? Hayır! Bunu çok kısmi bir şekilde bile yerine getirmekten acizdir… Çok azınlıkta olan ve zenginleşmiş birkaç aile dışında bu vaat boş bir vaat olmaktan öte bir anlam taşımıyor. O yüzden Batı içinde yeni arayışlar yükselmektedir. Ama Batılı olmanın bizzat kendisinden kaynaklanan bir hastalık yüzünden bu vaat bir türlü karşılık bulamıyor. İşte tam olarak İslam bu Batılı argümanlara sahip kavram üzerine neler söyler ve gerçek anlamda bir şahsiyetin varlığını tazammun etmekte midir? Bu soru bize aynı zamanda Batı ile İslam arasındaki temel ayrım noktalarını da gösterecektir.

 

Batı’nın özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkelerini birey kavramı üzerinden tanımlayarak İslam dininin bu ilkelerle bağını ve daha sahici bir şekilde bu ilkelere davet ettiğini temellendirelim: Anlam arayışı ve bunun uygulaması, ilişkilerin mantığını oluşturan temel yaklaşım ve bunu besleyen ilkeler düşünüldüğünde İslam, daha ilk adımda zayıfı, eksiği ve mahrumu korumayı, paylaşımı öne alır. Daha ileri bir adımda iman ile vermeyi; yani paylaşmayı eşitlemiş ve buna uygun davranmanın kolaylaştırıcı bir unsur olduğu gözler önüne serilmiştir.[1] Namaz emrinden daha fazla infak emrinin bulunması da bu meselenin İslam söz konusu olduğunda ne kadar ehemmiyet arz ettiğini göstermektedir. Ayrıca hem peygamberin şahsi hayatında hem de sahabenin yaşamında vermenin ve paylaşmanın binlerle ifade edilecek öykülere konu olduğunu bilmekteyiz.

 

Paylaşmanın kardeşliğin temeli olduğu görüşü yadsınamaz! Ayrıca Müslümanlar ilkelerini yaşayacağı bir toprak parçasına yerleştikleri andan itibaren Medine’de birbirleri ile kardeş ilan edilmişlerdir. Bunu vurgulayan onlarca söz aktarılmaktadır. Nebevi sözün en kutluları bu konuyu işaret etmektedir. Kuran ise bütün müminleri kardeş ilan ederek meselenin ehemmiyetini vurgular. Ve hala Müslümanlar, bir vücudun uzvu hükmünde oldukları şuuru ile hiç tanımadıkları ve belki de hayatlarında hiç görme imkânlarının olmayacağı Müslümanlara yardım elini uzatmaktan geri durmamaktadırlar, onlar için gözyaşı dökebilmektedirler.

 

Eşitlik meselesi ise hayatın bütün katmanlarında kendisine yer bulmuş bir temel ilkedir. Hukuk karşısında eşitlik, ibadetler karşısında eşitlik, bilgi karşısında eşitlik, seçme ve seçilme karşısında eşitlik, yükselme karşısında eşitlik sağlayan; klan, sınıf ve aile farkının kabul edilmediği ve bunun uygulamada da görüldüğü yegâne sosyolojik zemini inşa eden Müslümanlığın kendisidir. Elbette ki yer yer bazı yanlışlıklar yapılmış olabilir. Ama bu durum hiçbir zaman başatlık ve ilke düzeyine çıkmayı başaramamıştır. Çünkü dinin bizzat temeli bu ilkeyi öncelemiştir. Öyle ki bir metafizik ilke olarak eşitlik yaratılmışlığın bizzat kendisinde mündemiçtir. Yani yaratılan her varlık yaratılmışlık üzerinden eşitlenmiştir zaten! İnsanı insan olmaklığın dışından başka bir seçime zorlamak dinin tabiatına yönelik bir tahribat olarak kabul edilmiştir. Ahlaki düzeydeki hiyerarşi ontolojik zeminde kabul edilmemiş ve kardeşliğin özünü değişime uğratmamıştır. Ayrıca her yola çıkan kişi gerekli çabayı gösterirse hedefine ulaşacak düzeye kavuşma zeminini muhafaza eder. Sufi düşüncesi bu durumu çok güzel bir şekilde izah etmektedir. Yani İslam düşüncesinin herhangi bir akımında da bu eşitliği bozacak bir durum söz konusu edilemez.

 

Hazreti Ömer’e atfen söylenen “Anaların hür doğurduğu bir kişiyi sen nasıl köleleştirebilirsin?” sözü bize insanlığın eşitliğinin ontolojik temelini göstermektedir. Gerisi kişinin kendi çabası, gayreti ve özelliklerinin kullanımına bağlıdır. O yüzden renk, dil, ırk, sınıf ayrımı ve bunun siyasi, sosyolojik zemini reddedilmiştir. Buna yönelik uygulamalar da yine Müslümanların çoğunluğu tarafından reddedilmiştir. Yani salt bir ilke olarak varlık kazanmış değil, tüm zamanlarda uygulana gelmiş ve varlık sahasını belirlemiş ilkedir.

 

atantik@gmail.com

 

 

[1] Leyl Suresi Ayet 5-10

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.