İslam’ın İnsanlığa Vaadi -2- – Fikrikadim

İslam’ın İnsanlığa Vaadi -2-

Özgürlük meselesi hangi açıdan yaklaştığınızla ilişkili değerlendirilmeye açık bir konu olarak öne çıkmaktadır. Batı’nın özgürlük bağırtısı bir “yüksek volüm” olmaktan öteye geçememektedir. Tam da bu noktada özgürlük alanını bir tanıma kavuşturmak elzemdir.

Özgürlük; kişinin elde ettiği hazzın kullanımı ile mi sınırlı olmalıdır? Bu hazzı salt kendisi yaşadığı için mi önemlidir? Bunun özgürlükle ne kadar ilişkili olduğunu tartışmalı değil miyiz? Eğer özgürlük salt kendi nefsi arzularını tatmine yönelik bir yaklaşım olarak öne çıkacaksa ki Batı bunu böyle algılıyor; yeme, içme, harcama ve sahip olma üzerinden özgürlüğü tanımlıyor, o zaman insanlığın büyük çoğunluğu bu anlamda özgür olamıyor. Çünkü maddi somut bir dünya üzerinden tanımlanan özgürlüğe herkes sahip olamıyor. Yani parası olmayanın hayat hakkı kalmıyor. Ya da dilediği şeyi yapabilmesi için önce sahip olması gerekiyor. İşte bu sahiplik duygusu aslında hem kardeşliği, hem eşitliği hem de özgürlüğü ortadan kaldırdığı gibi, çatışmanın ve ayrışmanın temelini oluşturmaktadır. Bu noktada sahip olma duygusu Batı’da bizzat kişinin kendisine hamledilirken dilediği şekilde davranmayı da peşinen içinde taşımaktadır. Ama İslam söz konusu olduğunda bu sahiplik duygusu yerini bir vekâlete bırakmakta ve böylece başkasına ait olan bir durum üzerinden çatışmanın ve ayrışmanın gereği kalmamaktadır. Çünkü İslam söz konusu olduğunda mülkün sahibi mutlak anlamda âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Dolayısı ile insan kendisi de Allah’ın mülkünde yer alıyorsa, onun sahip olduğu da evvel emirde Allah’a aittir. O zaman maddi ve somut bir durum üzerinden ayrışmaya ya da kavga etmeye gerek olmayacaktır. Buna yeltenenler de ayrıca kınanmayı peşinen kabullenmektedirler. Dolayısı ile özgürlüğü bu çerçeve içinde yeniden tanımlamaya çalıştığımızda artık özgürlük sahip olma duygusu değil, kendisine lütfedilmiş özellikleri gereği gibi kullanma çabası olarak betimlenir. Özgürlüğü tam da bu sahip olma duygusunun oluşturduğu zemine yönelik bir kurtuluş olarak tanımlamak elzem hale gelir. Yani özgürlük tam da mal, mülk, zevk ve benzeri duyguları yerli yerinde kullanma adına onlara bağımlılıktan kurtulmaya dönüşmektedir ve ahlaki ilkelere ne kadar bağlılık gösterebilirse insan, özgürlüğünü de o kadar elde edecektir. Yani özgürlük karakter sahibi kişi olmak ve bu karakterini gerçekleştirecek zemini inşa edecek kulluğu gereği gibi yerine getirme çabasına sahip olmakta yatmaktadır.

Özgürlük ve şahsiyet arasındaki ilişkiyi derinden kavramak bize özgürlüğün aslında şahsiyeti oluşturan fıtrat üzere olmayı başarabilme ve fıtratının gereği olan şeyleri yapacak gücü, istidadı, iradeyi ve arzuyu göstermekte bulunduğunu anlamaktır. İnsan özgür yaratılmıştır. Çünkü insan sorumlu olmayı ve eylemlerinin karşılığını üstleneceğini peşinen kabullenmiştir. İlahi sözleşme olarak kabul edilen olgunun bu çerçeve içinde anlaşılması bize dinin özünün özgürlük olduğunu ve bu ilke üzerinden Müslümanlık tanımının yapılması gerektiğini ilzam eder. Ama hem özgürlük hem eşitlik hem de kardeşlik kavramları yeni bir konseptte anlama kavuşmaktadır. İslam bu kavramları kendi epistemolojik yapısı içinde yeniden tanımlamakta ve Müslüman kişi bu yeni konumu hesaba katmak zorundadır. Bu kavramlar hiçbir şekilde Batılı tandansı içinde bir tanıma kavuşturulamaz! Öyle olduğunda da bunun İslam ile bağı kalmamaktadır.

Bu ilkelerin dışında İslam daha temel bir ilkeyi öne çıkarmaktadır. Varlığa katılma ve varoluşu biçimlendirme gücü; özgürlük, eşitlik ve kardeşlik bu yeni durum üzerinden yepyeni bir anlama kavuşmaktadır. Yaratılışın temeli olarak kabul edilen ve her an bir oluş üzere olan; yani sürekli bir yaratma faaliyetinde bulunan Allah insana en büyük imkânı bahşetmiştir. Özgürlük tam da bu bahşedilmiş metafizik ilke üzerine kurulmalıdır. Her an yeniden başlama imkânının kendisinden daha büyük bir özgürlük alanı oluşturulabilir mi? İnsan hata eder ve hemen dönüş yaparak hatasını tamir edeceği gibi hiç olmamış bir hale de dönüştürebilir. Yaratıcı insanı öyle bir imkânla donatmıştır ki ona irade, güç, arzu ve bunu eyleme dönüştürecek akıl hassasını vererek büyük bir lütufta bulunmuştur. Yani mikro düzeyde siyasi, sosyal ve toplumsal olayları sil baştan yeniden düzenleme imkânı ve istidadı kazanan insan yaptıklarının bedelini ödemeyi de peşinen kabullenmiştir. Batı bu imkânı negatif düzeyde inşa etmekte ve yıkıcı bir psikoloji oluşturmaktadır. Yani Batılı insan Tanrıyı negatif (tekebbür/istiğna)düzeyde taklit etmekte ve bu taklidi bir adım öteye taşıyarak o bağlama oturma arzusunu gerçekleştirmekten imtina etmemektedir. Hâlbuki İslam “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanın” ilkesi gereği mü’mini, Tanrı’yı pozitif anlamda taklide yöneltmektedir. Ve buradan adalet ve hakkaniyet ilkelerine yönelmektedir. Böylece gerçek anlamda adaletin tecelli edilebilmesi için mutlak iyilik olan Allah’ı iyilik; yani iyimserlik üzerinden taklit ettiğinizde adil olma ve hakkı hak edene verme ilkelerine bağlılığınız aynı zamanda karakteristik yapınızın gereği olur. Bu aynı zamanda şahsiyetin oluşumu ve bu şahsiyet üzerine bina edilecek bir ahlaki yapının gücünü ortaya koyar. Adaleti ikame ederken yapılabilecek bir zulmü ortadan kaldıracak bir vasatın varlığı aşikâr olur. Böylece birey kavramının İslam açısından anlam alanını da ortaya koymuş oluruz. Çünkü birey Batılı anlamda tam bir bencillik felsefesi üzerine kuruludur. Yaklaşım biçimi de bunu somutlamaktadır. Ama İslam kişinin her alanda sorumluluk alması ve bu sorumluluğu gereği davranmasını beklemesi aynı zamanda hem mütevazı bir kişiliği hem de karşılıksızlık üzerine anlamı, algıyı ve yaşamı inşa etmesi bireyin üzerine bina edileceği düşünceyi ve bu düşünce üzerinden oluşturulacak zemini izhar eder. Böylece kişi, bir başka seçenekten çok kendi ihtiyarı ile davranarak varlık sahasına çıkacak ve ahlaki yapısını da bu alan üzerine kurarak kendi sorumluluğunu üstleneceği için kendi davranış ve düşünüşünün sahici sahibi, yani tam anlamıyla özgür bir birey olacak ve şahsiyetini bu konum üzerine bina edecektir. İşte tam özgürlüğün tam şahsiyet üzerine temelleneceği zemin budur…

Son olarak hakikat algısı bağlamında İslam çok önemli bir çağrı yapmaktadır. Mü’min hakikat arayıcısıdır. Batı’daki birey gibi hakikatin sahibi iddiasında değildir. O yüzden Batılı birey aslında kapalı bir sistemin temsilcisidir. İslam mü’mini ise açık bir sisteme sahiptir. Niye? Çünkü mü’min hakikatin sahibi değil arayıcısı konumundadır. Bu yüzden hakikati nerede bulursa alacaktır. Bunun en temel koşulu ise hakikate açık olabilmektir. O yüzden her sözü dinleyecek ve sözü olana yönelecektir ki hakikate olan arzusu gerçekleşsin. Arayan yetinmez, bulan ise yetineceği için arayışı son bulur…

Bunun için Batı, göreceliliği post modern durum üzerinden mutlaklaştırır. Bu hakikatin parçalanmasını beraberinde getirir ve nihilizme; yani anlamsızlığa kapı aralar ki Batı’nın bugünkü hali pürmelâli budur. Müslüman ise göreceliliği bilinemezlik(gayb) üzere kurar; “ben bilmiyorum ama bu bilinmeyecek anlamına gelmez” der. Zaten vahiy bu bilinemez olanı açıklamak içindir. İlham aynı şekilde ilahi bilgi ile mü’min arasındaki ilişkinin niteliğini belirler. Demek ki mü’min mütevekkil olduğunda nihilizme de düşmez, anlamsızlık girdabına da duçar olmaz.

Son söz olarak ise Müslümanların, meselelerini derinden tartışarak, kavrayarak vücut bulma derdi zayıfladığı için güçlü bir söylem inşa edilemiyor. Batı’nın İslam’ın temel değerlerinden devşirilmiş ilkeleri bugün Müslümanları da cidden etkilemektedir. Hâlbuki insanlığın karşı karşıya kaldığı yıkım, karmaşa ve anlamsızlık Batılı değerlerin bizzat kendisinden neşet etmektedir. Müslümanlar kendi ilkelerini yeniden değerlendirmeli ve çağın diline tercüme etmelidir. Bu yorumun Müslüman olmanın neye tekabül ettiğini daha açık bir şekilde ifade etmeye vesile olması dileğimiz olsun…

Bumerang - Yazarkafe

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun