Geçmişin kötülükleri bugünün iyiliklerine nasıl dönüşebilir?

Cihan Aktaş / DünyaBülteni

Biz nasıl bir toplumduk eskiden? Daha kibar, anlayışlı, empatik, söyleşiye açık, insaflı insanlar mıydık birbirimize karşı? Bugün özlemini duyacağımız ölçüde temiz, dürüst, helal-haram bilen bir toplum olduğumuz söylenebilir miydi? Devletten nemalanma, rantiyecilik, kaldırım inşaatı piyasası, ırkçılık ve mezhepçilik, kadınlara dönük şiddet, işçi istismarı, sokak çocuklarının acıklı kimsesizliği gibi konulardaki ihmal ve hatalarımız göz ardı edilecek seviyede miydi? Azınlıkların hassas dönemlerde baskı altına alınmamasını mümkün kılacak bir güvenlik ortamını sağlamayı başarmış mıydık? Tevhidi Tedriasat Kanunu’na bağlı eğitim sistemi toplumun her kesimini adaletle kucaklayacak bir yapıya kavuşturulmuş muydu?

Bu soruları sormamın sebebi, Oya Baydar’ın T24’te yayımlanan“Hoyratlaşıyoruz, kötücülleşiyoruz, çirkinleşiyoruz” başlıklı yazısı.

Baydar toplum olarak özellikle son altı ay içinde “eskiye göre daha tahammülsüz, kavgacı, saygısız, öfkeli, hırçın ve kindar” olduğumuzu dile getiriyor yazısında.

Kuşkusuz bir geçmiş bütünüyle kötülüklerle dolu olmadığı gibi, her bakımdan pirüpak da olamaz. Geçmişi her zaman iyi ve olumlu yanlarıyla hatırlamaya meyyalizdir. O iyi ve olumlu yanları da genellikle kendi hayat felsefemizi doğrulayacak bir filtreden geçirmekten kendimizi alamayız.

Asrı saadet sendromu diye bir şey var. “Sendrom” bazen şimdiki zamanın kötülükleri tarafından yutulmamayı sağlayan bir vakum da sağlayabilir kişi ve kesimlere. Kendi döneminin estetik temsilini gerçekleştiremeyenlerin nostaljinin kucağına düşeceğini yazıyordu Adorno. Cumhuriyet’ten sonra İslami dünya görüşüne sahip kesimler, şimdiki zamanın aktif yapıcı alanlarından dışlanmanın da etkisiyle bazen Osmanlı döneminin hatırasına tutunarak bazen de bu hatıranın İslami niteliklerinin kalıcılığı üzerinden bir sorgulama ve eleştiriyi her şeye rağmen canlı tutmanın risklerini üstlenerek ayakta kalmaya çalıştılar.

Devrimden birkaç yıl sonra İran’da da “Şah zamanı” nostaljisi başlamıştı. O döneme özgü imtiyazlar ve olumlu sahneler hatırlanarak yeni rejimin sahneleriyle kıyaslanıyordu. Eşimin bir akrabası Şah zamanında buzdolabını kağıt peçeteyle silebileceği bir bolluk içinde yaşadığını anlatırken gözleri buğulanmıştı. Yüksek maaşlar, ikramiyeler, istikbal umudu, hatta giderek düşünce özgürlüğü gibi konularda Şah rejimi dönemini aradıklarını söylüyordu insanlar. Kimileri de devrimin topluma din adına benimsetmeye çalıştığı muaşeretten duyduğu rahatsızlıkla geçmişi, insanların daha kültürlü, kibar ve zarif olduğunu savunarak özlüyordu. Aslında birçoğu şu açıdan haklıydı: Devrimi bir umutla yapmış, özveride bulunmuşlardı. Fakat devrim de yeryüzünde bir cennet gerçekleştiremeyeceği için kendi evlatlarını yemeye başlamıştı. Hayal kırıklığı şimdinin iyiliklerini görünmez kılarken geçmişin umutlarını hatırlamaya sevk edecektir. Oysa bir geçmiş şimdiki zamanın ihtiyaçlarına göre seçilmiş fotoğraflardan ibaret olamaz.

Dünyaya bakışımızda mevcut kendi davamız/paradigmamızla ilgili çözülme ve dağılma başka bir bakışa zorlar bizi: Dünya hep bildiğimiz gibi, ama artık farklı bir yerden bakıyoruz.

Bizim “ulus” olarak bir asrı saadetimiz olmadığını anlatacak sayısız örnek verebilirim, geriye giderek. Nispeten yakın tarihe baktığımızda gözlerimizin önünden İkna Odaları, faili meçhuller, Cumartesi Annesi yalnızlıkları, Diyarbakır Cezaevi dehşeti gibi resimler geçiyor. Kuşkusuz Oya Baydar bunlardan haberdar olmayan bir yazar değil, hatta özeleştiri ve gerçekçi toplumsal değerlendirmeler konusunda, zihinsel tazelenme bakımından kuşağından pek çok solcu yazarın ilerisinde olduğu açık.

Yüksel ideallerin insanları, ütopyacılar, bir davası olanlar aslında daima kendi sadakatlerinin eylemlerinin sürekliliğinde yol alırlar. Kendi çağının en doğru tarifi herhalde sürekli yolda olmanın eseri olabilir.

Paralaks bakmayı başaramayanlar ise daha yaşarken bir anıta dönüşüyorlar. Ecevit’in uluslararası bir toplantı sırasında çekilmiş ünlü fotoğrafı, geçmişimizdeki kısmi sessizliğin güçlü bir metaforu olarak daima hatırlanacak: Bir platformda insanlar birbiriyle konuşuyor, bir hareketlilik içinde, ikili üçlü gruplar oluşturmuşlar. Neşeli ve ilgili görünüyorlar, toplantının sebebi ne olursa olsun kendi gündemleri de var ve muhatabına ulaştırmak istiyorlar. Ecevit ise toplantının genel havasını dikkate almadan resmi toplantılara özgü saygı duruşu anında donup kaldığı izlenimi veriyor. Bir asker ciddiyetiyle tam karşı tarafa bakarak merasim havasını yaşatıyor. O tür donuk devlet adamı duruşu bize ne diyalog vaat edebilir ne de arabuluculuk. Başka bir ihtimal yok, devletin görünmez kıldığını görme çabası da yok. Hepimizin bildiği heykelsi devlet adamı hoyratlığını Merve Kavakçı yaşadı. Bir meclisin toplumun aynası olduğu söylenir. Kim itiraz etti, kim savundu? Meclisin o günkü hoyratlığına Ahmet Kaya’yı Paris sürgününe zorlayan toplantının çirkin kareleri eklendiğinde bizim hiçbir zaman şimdi yaşanandan daha nazik ve anlayışlı bir maziye sahip olmadığımızın canlı iki yakın fotoğrafı önümüze düşüyor.

Önceki hafta Antalya’da Mahit Çetin isimli genç kendisine “Pis Kürt” diye seslenen bir grubun saldırısına uğradı ve beyin kanaması geçirerek öldürüldü. Bu haber bizi “demek hâlâ böyle şeyler oluyor” diye şaşırtabilseydi keşke! 15, belki de 18 yıl önce İran’a gitmek üzere Yenikapı’da otobüsün hareket etmesini bekliyordum. Birden birkaç otobüsün ötesindeki boş alandan sesler yükseldi. İki erin bir delikanlıyı “Türkçe konuş lan, burası Türkiye” diyerek dövdüğünü fark ettim. O gence yardım için otobüsten indiğimde iki erin onu sürükleyerek götürdüğünü gördüm. Arkalarından koştum, birileri önümü kesti, kimi yolcular başlarını belaya sokmamamı istedi. Etrafımdaki insanların genel tavrı bu tür “terörle” ilişkilendirilecek hadiselerin kişisel karışmalarla çözümlenemeyeceği, tersine belayı bulaştıracağı şeklindeydi. Otobüs hareket edecekti, telefonla kısıtlı bir zamanda kime ulaşabilirdim? Aşağı yukarı bir çeyrek saat süren telaşıma sebep olan nice düşünce yıllar sonra benzeri bir olayı “Sınıra Yakın”ın ilk bölümünde yorumlarken yeniden kuşattı beni.

Geçmişte bazı kesimlere ülkemizde her şeyin yolunda gittiğini duyuran uzlaşımsal mesafe varlığını sorunların örtbasına borçluydu kuşkusuz. Ulusçuların “Eskiden başörtüsü sorunu mu vardı?” sorusuyla kimbilir kaç kez karşılaşmışımdır. Muhafazakarların “eskiden kadın sorunu mu vardı?” şeklindeki sorusu da geçmişteki kadar sık olmasa da karşıma çıkıyor. Doğrusu her kesim için “asrı saadet” paradigması o denli sorgulamadan muaftı ki apaçık yanlışlar dahi adeta kutsallık halesiyle hayra yoruluyordu. Çirkinleştirmeden söz açılınca da aklıma geliyor: “Merkez medya”nın yarım asır boyunca ilk sayfalarından, dünya âleme karşı rezil olma sebebi sayarak fotoğraflarla hedef gösterdiği “Kara Fatma”lar kimlerdi? İliklerimize kadar işlemiş olan “dış düşman” korkusu şimdiki zamanın eseri mi?

Kürt meselesinde olduğu üzere olumlu yönde değişmeler gerçekleşirken bazı konularda da geçmişin hastalıklarının korunduğunu görüyoruz. Bir yanlıştan kurtulmak için başka bir yanlışa çeviriyoruz yüzümüzü. Betonlaşıyor, mahalleyi yok ediyor, diyalog alanlarının çoraklaşmasını umursamıyor, bir haksızlığı açığa çıkarması mümkün olan hayat tarzı farklarımızı yüksek duvarlarla görünmez kılmaya çalışıyoruz. Muhayyel bir medeniyet aşkına hijyenik olmaya zorlanıyorduk, şimdilerde ise steril yaşantılara zorlanıyoruz.

Siyasi, kültürel ve toplumsal planda mevcut hata ve problemlerin elbet farkındayım. Ama bu “ulus” olarak bir asrı saadetimiz olduğu anlamına gelmiyor.Tersine, toplumun en acımasız ölçülerle bölündüğü darbe yılları var arkamızda. Kaldı ki Cumhuriyet kurulduktan sonra kendi ifadelerini “harf darbesi”ne bağlamıştı. “Görebildiğim en derin yara bu, öyle ya da böyle herkesin kaderine mühürlenmiş bir kötülük figürü” diyor Derrida. Kötülük figürü iyilik ve “adamdan sayılma” yollarını şarta bağladığı için de çarpıldı niyetler ve imkânlar. Darbeciler hayat tarzlarımızı değiştirmek için muaşeret kitapları yayımlayarak bu yolla da bize nasıl modern olacağımızı öğretmek istediler.

Tahran’da yaşadığım yıllarda Prof. Mahmut Erol Kılıç ile sohbet toplantıları yapıyorduk. Bir konuşması sırasında Kılıç, tekke ve zaviyelerin kapatılması ile “maço” dil ve davranışların yaygınlaşması arasında bir bağ kurmuştu. Yeni muaşeretin kaynağı kılınan merkezler (ve dil) kalabalıkların bir tür muaşeretsizliğe ve dilsizliğe sürülmesinin de sıradanlaşması anlamına geliyordu. Ya bir şablona sığmayı gerektiren kamusal şifrelere tabi olursun ya da kırk katırla kırk satırdan birini seçersin.

12 Eylül Darbesi ayrıcalıklı hayatlara özgü farkları başka bir şekilde görünmez kılmaya çalışmanın da darbesiydi. O yüksek duvarların aşılmazlığında Diyarbakır Cezaevi’nden yükselen feryatlar, hoyratlığı, şiddeti, zulmü ve ayrıcalıklı hayatları görünmez kılmaya dönük medya gündemleri nedeniyle de duyulmadı, konuşulmadı. Daha kötü, hoyrat ve çirkin nasıl olunabilir?

-Yazının devamı-

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak

  • YORUM
yorum ikonu
Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited: Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited
2017-06-06 02:20:10
yorum ikonu
2017-04-21 18:04:31
yorum ikonu
2017-04-21 10:13:45
Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.