IŞİD ve 21. yüzyılın ‘kurtuluş’ ideolojisi

Alper Görmüş

 

IŞİD ve benzerleri İslâm’ı bir “kurtuluş ideolojisi” olarak araçsallaştırıyor. Bu şiddetin bu kadar dizginsiz olmasının nedeni, ideoloji haline getirilmiş bir inancı bütün bir insanlığın kurtuluşunun yegâne yolu olarak benimsemek ve oradan bir “aşırı haklılık” duygusu peydahlamaktır.

 

Her toplumsal-siyasi şiddetin zamana, coğrafyaya, toplumsal gelişmişlik düzeyine vb. bağlı özgül-görünür kaynaklarının yanı sıra; daha genel, daha kuşatıcı, diplerde-derinlerde işlediği için ilk bakışta fark edilmeyen kaynakları vardır.

 

Rumen felsefeci Emil Cioran, bu kaynaklardan birini “insanın selâmet (kurtuluş) saplantısı”yla açıklar. Ona göre yaşadığımız dünya, “insanın selâmet saplantısının hayatı soluksuz bıraktığı bir yer”, toplum ise bir “kurtarıcılar cehennemi”dir.

 

Cioran’a göre, insandaki “selâmet saplantısı”nın nedeni, “kendimizi zamanın merkezi, nedeni ve sonucu zannetmeye bilinçsizce meyilli olmamız”dır:

 

“Reflekslerimiz ve gururumuz, teşkil ettiğimiz et ve bilinç parçasını bir gezegene dönüştürür. Eğer dünyadaki konumumuzu doğru olarak anlayabilseydik; eğer kıyaslamak, yaşamaktan ayrılmaz olsaydı, mevcudiyetimizin ufaklığının açığa çıkması bizi ezerdi. Ama yaşamak, kendi boyutlarına karşı körleşmektir.”

 

Bir ‘kurtuluş’ ideolojiniz varsa…

İnsanoğlundaki “selâmet saplantısı”, tarihin çeşitli dönemlerinde milyonlarca insanı etkisi altına alan kurtuluş ideolojilerine dönüşür. Bütün kurtuluş ideolojilerinin ortak noktası, onları vaz’edenlerin, insanlığa sonsuz bir barış ve huzur dönemi vadetmeleridir.

 

Söylemeye gerek yok: Bir selâmet (kurtuluş) ideolojisine sahip olmak için öncelikle çok güçlü bir inanç gerekir. İnanç din temelli de olabilir, sık sık din gücüne ulaşabilen seküler temelli de… Mistik boyutları nedeniyle, din temelli kurtuluş ideolojilerinin şiddeti genellikle çok daha dizginsiz, amansız olur. Böyle anlarda “kurban iniltileri ile vecd iniltileri birbirine karışır…”

 

İslam Devleti’nin (İD – eski adı Irak Şam İslam Devleti, IŞİD) akıllara durgunluk veren şiddetinin performans sahnesinden böyle bir sesin yükseldiği ve böyle bir şiddetin ancak “vecd” duygusu eşliğinde uygulanabileceği apaçık değil mi?

 

Bütün insanlar için ebedi kurtuluş vadeden bir ideolojiniz varsa, bir canavara dönüşmeniz işten bile değildir. Çünkü o kadar yüksek bir toplumsal ideale inanıyorsunuz ki, o idealin bir an önce kuvveden fiile çıkması için engel teşkil edebilecek tek tek bütün bireyler, sizin için üzerine basılıp geçilecek bir nesneden başka bir şey değildir. Size katılsalardı, şiddetsiz, sonsuz bir barış döneminin kutlu kurucuları payesine erişeceklerdi, fakat şimdi şiddete son verecek o “son şiddet”in kurbanları haline geldiler. Cemil Meriç, “şiddete son verecek şiddet” inancı için “yalanların en alçakçası değilse, vehimlerin en şairanesi” demişti…

 

Yirminci yüzyılda bu “vehim”in öne çıkan temsilcileri, Nazizmi ve komünizmi bir kurtuluş ideolojisi olarak benimseyip uygulayanlardı, yirmi birinci yüzyılda ise onların yerini İslâm’ı bir kurtuluş ideolojisi olarak benimseyip uygulayanlar almış görünüyor.

 

Buradan, İslâm’ın bir “kurtuluş ideolojisi” olduğu ve ona inananların otomatik olarak herkesi “kurtarmaya” soyunacağı sonucu çıkmasın. Öyle olsaydı bütün Müslümanlar IŞİD’çi olurdu. Ben sadece IŞİD’in ve benzerlerinin İslâm’ı bir “kurtuluş ideolojisi” olarak araçsallaştırdıklarını söylüyorum.

 

IŞİD ve benzeri örgütlenmelerin, bu araçsallaştırmayı nasıl bu kadar yaygınlıkla başarabildikleri ayrı bir mesele… Burada hiç kuşkusuz küresel ekonomik adaletsizliklerin, kültürel aşağılamaların, jeopolitik hesapların vb. rolü de var. Fakat bunların hiçbiri, IŞİD şiddetinin neden bu kadar amansız ve dizginsiz olduğunu izah edemez.

 

Tekrar pahasına kendi izahımı özetleyeyim: Bu şiddetin bu kadar dizginsiz olmasının nedeni, ideoloji haline getirilmiş bir inancı bütün bir insanlığın kurtuluşunun yegâne yolu olarak benimsemek ve oradan bir “aşırı haklılık” duygusu peydahlamaktır.

 

Zizek’in açtığı tartışma

 

Çağımızın en ilginç düşünürlerinden biri olan Slavoj Zizek, New York Times’ın 3 Eylül tarihli sayısı için “ISIS Is a Disgrace to True Fundamentalism” (“IŞİD, Sahici Köktendinciliğin Maskara Edilmiş Halidir”) başlıklı bir makale kaleme aldı.

 

Zizek makalesinde, köktendinciliği derin, hakiki bir dindarlık olarak tanımlıyor ve IŞİD’in bu tanımın hakkını vermek bir yana, onu maskara eden bir pratik sergilediğini savunuyor. Zizek makalesinde çok kışkırtıcı bir soru soruyor: IŞİD’çiler gerçekten inanıyorlar mı? (Ya da: IŞİD’çiler gerçekten köktendinci mi?) Ve buna yine çok tartışmalı bir cevap veriyor: Hayır.

 

Ümit Kıvanç, kişisel internet sitesi “riyatabirleri”nde Zizek’in makalesini sert bir biçimde eleştirdikten sonra ekliyor: “Birilerinin çıkıp bütün bu dediklerimin yanlış anlama sonucu, hattâ yanlış olduğunu göstermesini dilerim. Zira Zizek bir taze kandır, fikirdi, düşünceydi, hepsine boşvermeye doğru ilerleyen dünyamızda.”

 

Benim Zizek’i nasıl anladığıma ve Ümit Kıvanç’ın çağrısına icabetime gelmeden önce, Kıvanç’ın eleştirilerine bir göz atalım… Biraz uzunca bir alıntı olacak ama böylece Zizek’in ne dediğini de anlamış olacağız:

 

“(…) Yazının bir yerinde, ‘Peki bu terörist köktendinciler sahiden terimin otantik anlamında köktendinci mi? Sahiden inanıyorlar mı?’ diye soruyor ve kendi sorusuna cevaben, ‘Tibet rahiplerinden ABD’deki Amish’lere bütün otantik köktendincilerde kolaylıkla fark edilebilen bir şey’in İD militanlarında eksik olduğunu ileri sürüyor. Zizek’e göre sahici köktendinciler hırssız, garezsiz insanlardır ve kendileri gibi olmayanlara kızmazlar, ‘inanmayanların hayat tarzına karşı derin bir kayıtsızlık’ içindedirler. ‘Bugünün sözde köktendincileri eğer sahiden Hakikat’e giden yolu bulduklarına inansalar,’ diyor Zizek, ‘neden inanmayanlarca tehdit edildiklerini hissetsinler ki?’”

 

“Zizek, ‘köktendinci’ye bir Tibet rahibinin sükûnetini, bir dervişin içe kapanıklığını yakıştırıyor. ‘Bir Budist,’ diyor, ‘Batılı bir hedonist ile karşılaştığında onu ayıplamaz bile.’ Budistimiz, hedonistin zevk ve sefa yoluyla mutluluk arayışının ‘sonunda kendini tüketeceğini yardımsever bir tavırla belirtip’ geçer gidermiş, düşünürümüze göre.

 

“Zizek şöyle devam ediyor: ‘Gerçek köktendincilerin aksine, sözde köktendinciler, inanmayanların günah dolu hayatı karşısında derinden rahatsız olurlar, kafaları karışır ve büyülenirler. Günahkâr-öteki ile savaşırken, onların bizzat günaha ayartılmaya karşı mücadele ettiklerini hissedebilirsiniz.’”

 

“İşte bu yüzden İD gerçek köktendinci değilmiş, köktendinciliğin de şanına halel getiriyormuş.”

 

Sorun olgunlaşmamış, eksik dindarlıkta…

 

Benim anladığım şu: Zizek’e göre hakiki bir dindar, Tanrı karşısındaki sorumluluğunu kendi sorumluluğuyla sınırlı tutar ve başkalarının Tanrı karşısındaki sorumluluğuyla ilgilenmez. Ya da “selâmet (kurtuluş)” tartışması bağlamında şöyle de diyebiliriz: Hakiki bir dindar sadece kendi selâmetiyle ilgilidir, başkalarınınkiyle değil; başkalarının “selâmetini” diler, fakat onları asla bu yönde zorlamaz.

 

Zizek’in “hakiki köktendinci”lerinin, bu açıdan belki Cieron’un “hiçbir şey önermeyen” ve bu nedenle “insanlığın hakiki velinimetleri” olan kuşkuculara tekabül ettiği söylenebilir.

 

Ümit Kıvanç, İslâmiyetin teorideki ve pratikteki kapsayıcı toplumsal iddialarını gerekçe göstererek Zizek’in tabir caizse naif sularda yüzdüğünü söylüyor ve makalesi nedeniyle Zizek’e “bol bol eksi puan” yazıyor.

 

Ben ise kendimi iki yazar arasında Nasreddin Hoca gibi hissediyorum ve “ikisi de haklı” diyorum. Bence Zizek, değil IŞİD’vari bir şiddetin, yumuşak bir baskının bile kişisel, derin, hakiki bir dindarlıktan neş’et edemeyeceğini söylerken haklı. Ümit Kıvanç da, Zizek’in açtığı bahsin mevcut somut şiddeti açıklayamadığını, tam tersine perdelediğini savunurken haklı.

 

Fakat ben yine de Zizek’in, IŞİD’çilerin şiddetinin koyu-olgunlaşmış bir dindarlıktan değil, tam tersine eksik bir dindarlıktan kaynaklandığı yönündeki tespitinin önemli ve anlamlı olduğu kanaatindeyim…

 

Keza Zizek, “hakikate giden yolu bulduğuna inanmış bir dindar”ın, “günah dolu bir hayat” yaşayanlar karşısında sadece üzüntü duyacağını, onlara özenmeyeceğini; buna karşılık IŞİD’vari “sözde köktendinciler”in inanmayanların günah dolu hayatı karşısında derinden rahatsız olduklarını, kafalarının karıştığını ve büyülendiklerini dile getirirken son derece önemli bir gözlemde bulunuyor… Zizek’in satırlarını bir daha hatırlayalım:

 

“(Sözde köktendinciler) günahkâr-öteki ile savaşırken, onların bizzat günaha ayartılmaya karşı mücadele ettiklerini hissedebilirsiniz…”

 

Benim anladığım kadarıyla Zizek bize, derin bir dindarlıkta bir sorun bulunmadığını, buna karşılık olgunlaşmasını tamamlamamış eksik bir dindarlıkta (“sözde köktendinciler”) büyük bir sorunun var olduğunu anlatmaya çalışıyor. Çünkü İslâm’ın bir “kurtuluş ideolojisi” olarak araçsallaştırılabilmesi ancak onlar sayesinde mümkün olabiliyor.

 

Ve dünya, ne zamandır onlardan binlercesinin üretilip “kurtuluş” pazarına sürüldüğü mümbit bir toprak…

Al Jazeera

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak

  • YORUM
yorum ikonu
Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited: Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited
2017-06-06 02:20:10
yorum ikonu
2017-04-21 18:04:31
yorum ikonu
2017-04-21 10:13:45
Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.