Varlık Ve Düşünce

‘Varlık nedir’ sorusunun, ‘hakikat nedir’ sorusu ile birlikte düşünülmesi gerekir. Çünkü varlık bize hakikatin ne’liği konusunda ipucu veren en önemli gösterendir. Varlık batılı anlamı ile ‘zuhurata çıkan şey’ olarak tanımlanacak olursa hakikat de aynı düzleme aidiyet kesbeder ki batı zaten varlığı ve hakikati dolayısı ile bilgiyi bu çerçeve içinde anlamlandırır. Hatta batının bir çıkmazı varsa -ki var- o da bu tanımlamada aşikâr olmaktadır. Ama varlık eğer kadim bilgelerin deyimi ile ‘harici ve zihni varlıklar’ olarak kategorileştirilirse -ki vahiy metinlerinde de bu böyledir- o zaman hakikat ve bilgi somut olandan soyut olanı kuşatacak düzeye yükselmiş olur. Varlık o zaman hem somut hem soyut bir düzlemi işaret eder şekilde konumlandırılabilir. Zaten zuhura çıkmak kavramını salt somut düzlemi işaret etmekten kurtardığımız zaman soyut zeminde varlıklar kazanmaya başlarız. Bunun hakikat ve bilgi ile bağını kurduğumuzda ise düşünce ve varlık arasındaki ilişkinin niteliğini de anlamlandırmış oluruz.

Varlık eğer gözden süzülen yaşta belirginlik kazanacak kıvamda ise bu noktada insan ve düşünce melekesinin yaratılış sürecine yönelik katkısını işaret etmenin imkânını yakalamış oluruz. Tabii ki her yaratma edimi ancak ‘izin ile mümkün olur’ ilkesini unutmadan! Çünkü bir Müslüman olarak yaratma eyleminin yegâne sahibinin Allah (Âlemlerin Rabbi) olduğu apaçıktır. Ama Allah, insanı öyle bir meleke ile donatmıştır ki ona verdiği izinle âlemde sorumluluğu kuşanarak dilediğini –az da olsa- yapabilme istidadını kullanmaktadır. 

Bu tarz düşünmeye aşina olduğumuzda artık varlığın nasıl bir derinlik ve genişlik kazandığını hissedebiliriz. Zaten bu durum edebiyat ve sanat çalışmalarında yeterli örneklerini vermektedir. Varlık salt somut bir durum olmaktan kurtulduğu anda –ki bugünün batı düşüncesi de bu evreye varmıştır- hayatın bütün alanlarına yayılma kabiliyetini kazanır ve böylece yaşamın bütün alanlarında varlık ve düşünce eş değer bir özellik üzerinden kendi anlam dünyalarını kurmayı deneyebilir hale gelirler…

Varlık salt bedensel bir öğeye indirgenirse bu, varlık üzerine yeni bir tartışmayı da başlatmayı zımnen içermiş olur. Bu tarz bir varlık tanımı ise batılı düşünce ve felsefede kendine yer edinmiştir. Hâlbuki varlık zaten daha önceden de var olduğu gibi ete kemiğe bürünmüş haline deniyor. Ama bu zihinsel varlığı veya daha soyut bir varlığın olmadığını göstermez. Varlık ete kemiğe bürünmeden de var olabilir. Bunun felsefi tartışmaları bir tarafa eğer Tanrı bir tasarımcı ise ve tasarım yaparak zihinsel bir güç sarf ediyorsa bu tarz varlığın izharı anlamına gelir. Yani ben o tasarım düşüncesinden itibaren varlık alanına çıkmış olurum. Bu hayal bile ki -büyük üstat İbn-i Arabî, hayal âlemini ontolojik bir varlık alanı olarak kabul eder- bence bu çok doğru bir yaklaşımdır. Çünkü varlık bir kavramdır ve her kavram gibi sonsuz bir anlam kümesine sahiptir…

 

O zaman düşünme eyleminin kendisini ciddi bir sorgulamaya tabi kılmalıyız… Düşünme eyleminin kendisi nedir? Salt bağımlılık mıdır düşünmeyi öne çıkaran yoksa herhangi bir bağımlılık ya da zorunluluk yoksa da bir düşünme ameliyesinden bahsedebilir miyiz? Ayrıca ben düşünmüyorum deme lüksümüz var mı? İnsan olmakla düşünmek arasındaki sıkı korelâsyonu da ayrıca hesaba katmalı değil miyiz? Düşünceyi salt bir bağımlılık öğesine indirgemek batının bir hastalığının burada da nüksetmesi anlamına gelmez mi? Bir kavramı öyle kolayca harcama lüksümüz var mı? Hem siz düşünmeden durabilir misiniz? Hiç düşünmem diyen birini doğrulayabilir miyiz? Sorular, sorular, sorular…

İnsan ve düşünce arasındaki ilişki varoluşsaldır. Ve bu yüzden insan olmak demek düşünce ve düşünmek demek olduğu gibi, düşünüyorum demek de hem insanlığıma bir gönderme ve hem de dolayısı ile varlığıma bir göndermedir…

Varlık, var ve var olma hallerini ayrı ayrı değerlendirme meseleyi çözümleme konusunda kolaylıklar sunar. Eğer olayı ontolojik zeminde tartışacaksak o zaman söylenenler bu sefer eksik kalır. Çünkü var olmayı ve varlığı vardan bağımsız düşünemeyiz. O zaman gerçek ‘ben’ sadece ‘Mutlak Benlik’ olan Allah’a izafe edilir ki bu konuda hiç kimsenin şüphesi yoktur. Çünkü bu tam da aynı zamanda bir iman meselesidir… Ama konuyu episteme bağlamına taşıdığımızda o zaman insan da varlık ve var olmaya ortak oluyor. Benliği ve benliğinin ayniyeti olan düşüncesiyle… Bu çerçeveyi birlikte düşünmek gerekir. Yani analiz olmadan hakikat oluşmaz. Teke irca ettiğiniz zaman bütün varlığın var olmasını boşa çıkarırsınız. Çünkü hiçbiri kendine ait kendiliğinden varlık olamazlar. O zaman tanrıdan başka ne var ki ya da sufi özdeyişi ile la mevcude illallah denir…

Ben üzerine konuşmanın yararı olacak, o zaman eğer mutlak benlik üzerine eğileceksek düşünceyi ondan bağımsız nasıl anlamlandıracağız. Burada çoğul dünya ile tekil dünya arasındaki farkı fark etmek elzem hale geliyor. Ama benlik zaten bütün bunların ötesinde duran bir şey değil mi? Ayrıca düşünce ile varlık aynı olmamakla birlikte insan söz konusu olduğu zaman ayrı bir şey de değildir. Tıpkı isim, sıfat ve Allah arasındaki ilişki gibi… Sartre’nin anlamlandırdığı konum önemli ama onu aşkın benliğe uygulamak imkânsız gibi duruyor… O yüzden insan için de benzer bir şey söz konusu edilmeli… Yani düşünce ontolojik bir varlığa sahip değil ben’in kendini dışa vurumu ya da zuhuratıdır, tıpkı varlık gibi…

Sonuç itibarı ile Allah’ın hem varlığı, hem de kendisinden sirayet edecek bütün edimler mutlak olarak tanımlanacaktır ve ontolojik bir zemini imler. İnsan ise episteme alanında ve çoğulcu bir dünyayı paylaşmakla yükümlüdür, o yüzden onun varlık ve düşünme eylemi de bu çerçevede anlamlandırılmalıdır. Başka türlüsü muhaldir, yani kapkaranlık bir küfür…

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak

  • YORUM
yorum ikonu
Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited: Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited
2017-06-06 02:20:10
yorum ikonu
2017-04-21 18:04:31
yorum ikonu
2017-04-21 10:13:45
Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.