Ezberlerle yaşamak – Fikrikadim

Ezberlerle yaşamak

Süleyman Seyfi / YeniŞafak

Geçenlerde kırk yıllık bir dostumla sohbet ediyordum. O kadar çok ortak tanıdığımız var ki.. Dostum sosyal medyaya benden daha fazla hâkim olduğu için, ortak tanıdıklarımızın hâl-i hazırını benden daha iyi biliyor. Eski lise ya da üniversite arkadaşlarımdan bazılarını soruyorum. ‘Ha, TC Ahmet mi?’ ya da ‘Chapulcu Ayşe mi?’ diye gülerek cevap veriyor. Kısa bir süre sonra bizim eski arkadaşlarımızın kâhir ekseriyetinin koyduğumuz yerde otladığını anlıyoruz.

Bu tablonun ardında nasıl bir toplumsallaşma, kültürlenmenin yattığı beni uzun, uzun düşündürdü. Bizler, çoğu ortalama olarak 1930 doğumlu bir neslin çocuklarıyız. Bu nesil, çocukluğunu ve gençliğini ‘harp seneleri’ olarak bilinen yokluk, yoksulluk devrinde geçirdiler. Hatırı sayılır bir kısmı binbir güçlükle okudu ve meslek sâhibi olarak, şöyle böyle belini doğrulttu. Bu neslin iki farklı siyâsal toplumsallaşma ve kültürlenme yaşamış olduğunu artık çok berrak bir şekilde görebiliyorum.

Önce birinci gruba bakalım: Bunların da kendi içinde iki alt gruba ayrıldığını söyleyebilirim: Ilımlılar ve aşırılar. Ilımlılar devlet partisi ideolojisini benimsemişlerdi. Pek çoğu memurdu. Az bir kısmı ise, benim âilemde olduğu üzere daha ileri giderek sosyalist ideolojiyi benimsemişti. 1970’lerde devlet partisinin sosyal demokrat bir çizgiyi benimsemesiyle ‘solculuk’ ortak paydasında yakınlaştılar. Kültürel iddialar taşıyan âileler çocuklarına Cumhûriyet gazetesinin köşe yazarlarını tâkip etmeyi; Nâzım Hikmet, Azra Erhat, Hâlikarnas Balıkçısı okumayı, Klâsik Batı Müziği ve Ruhi Su’dan Karacaoğlan, Pir Sultan türküleri dinlemeyi öğrettiler. Daha önemlisi, memurca namuslu yaşamanın erdemlerini, özünde temiz ama saf Anadolu insanının aydınlanması için üstümüze düşeni yapmamız gerektiğini telkin ettiler.

İkinci grup ise esnaflıkla ve ticâretle belini doğrultmuş ailelerdi. Bunlar ise DP ve AP çizgisinde modernliği muhafazakârlıkla yoğuran bir toplumsallaşma ve kültürlenme yaşadılar. Taşraya açılan bağları ve türevleri vardı. Onlar Tercüman gazetesini tâkip ediyor; çocuklarını ‘kızıl tehlike’ konusunda uyarıyor; aslî değerlerini unutmadan nasıl muassır olunabileceğini öğretiyorlardı.

Bu iki kesimin çocukları arasında, daha çok ikinci gruptan ilkine geçişler de yaşanmıyor değildi. Ama, genel olarak, ailelerimizin tercihleri ve telkinlerine sadık kalıyorduk.

1980’den sonra ilk çatlaklar ortaya çıkmaya başladı. Artık büyümüş, çocukluk hastalıklarını geride bırakmıştık. 12 Eylül’ün hışmından kurtulmayı-yırtmayı-başarmış sosyal demokrat âilelerin sosyalist çocukları kolları sıvadı. Bir kısmı iş adamı, bankacı ve girişimci oldu. Kalanı arasında eli kalem tutan cin fikirliler, yazdıkları ve çektikleri reklâm metinleriyle onlara kültürel-lojistik destekler yetiştirdiler. Bir kısmı kendisini rustik bir yenilenmeye tâbi tuttu. Kendilerini bir zamanlar okudukları Hâlikarnas Balıkçısı’ndan aldıkları ilhamla bâkir Ege ve Akdeniz kıyılarına attılar. Doğacı, yeşilci giderek liberâl fikirlerle pansiyonculuk, bar işletmeciliği ve turist rehberliği yapmaya başladılar. Bir kısmı işi büyüttü, turizm patlamasıyla bu sektörde büyük isimler hâline geldiler. Etraflarına, eski mâceralarını, sürükleyici bir boğmaca, ya da su çiçeği hikayesi gibi anlattılar.

Esnaf âlielerin çocukları ise, âlielerinin yüklediği boğucu ahlaki ağırlıkları üzerlerinden attılar. Yeni ticârî ve mali fırsatların eşliğinde modernlikle daha derinden uzlaştılar. Lisede, üniversitede ‘kızıl tehlike’ olarak gördükleri ve uzak durdukları nesildaşlarıyla kaynaştılar.

Liberâlleşmenin semantiği çok ilginç olsa gerekir. Ben liberâlleşmeye yüklenen yaygın anlamın; hafiflemek, siyâsal ve sosyal sorumluluklardan uzaklaşmak, hayâtın gerçekleriyle uzlaşmak olduğunu düşünüyorum. Bu, ‘kendi hâlindeki’, konvansiyonel liberâlleşmektir. Bizim nesilde bu manâda liberâlleşmeyen azdır. Ama liberâl dalga bazıları için ‘kendisi adına’ liberâlleşmek hâline de geldi. O zaman yeni bir çatlak daha oluştu. Kendi hâlinde liberâlleşenler, eskinin ılımlılarıydı ve siyâsal anlamda liberâlleşen, eskinin aşırılarından ayrıştılar. Siyâsal liberâller, konvansiyonel liberâlleri kızdırdılar. Konvansiyonel liberâller siyâsal liberâlleri ‘liboşlukla’ ; onlar ise konvansiyonel liberâlleri ‘dinozorlukla’ suçladı. Az kavga etmediler. Dinozorlar, sanki hayâtları aynı kalmış gibi birden ortodokslaştılar. Eski ezberlerini hatırladılar. Ulusalcılık ve militarizm işbu ezberlerin siyâsal terennümünden başka bir şey değildir.

Yazının Devamı

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.