“Biz Biliriz!”in Epistemolojik Restorasyonunu Konuşmak – Fikrikadim

“Biz Biliriz!”in Epistemolojik Restorasyonunu Konuşmak

Bedri Soylu / bedrimunir.wordpress.com

Bu yazıda Davut Özgül’den bahsedeceğim. Allah mekanını cennet eylesin, bizi kendisine komşu eylesin.

Sanırım 2003/2004 yılıydı. Kanser olduğundan dolayı erken yaşta vefat eden Davut Abi’yi vakfa çağırmıştık öğrenciler olarak. Yerli kültürle bağını koparmadan, İslamcı bir siyaset dilini halka sırtını çevirmeden kurmaya ve okumaya çalışan naif ve güzel biriydi Davut Abi. Çengelköy Çınaraltı’da Hamdullah Paşa Camii’nde imamdı. Ayrıca caminin yan sokağında açtığı tezgahta sahaflık yapardı. Eski eserlerden, mektuplardan tarihimizin içinden hayatın hakikatine dair bir şeyler fark ettiğinde, saklar ve aktarmaya çalışırdı. Bilinirlik kazanmaya başladığı zamanlarda “Entelektüel İmam” yaftalamasına maruz kaldı. Bence doğru değildi. Kelime bana hep garip gelse de “münevver” denilebilirdi belki kendisi için.

O tarihlerde İslamcı mahalle yeni ve atıl bir safhaya evrilmeye başlamış, siyasi iradenin söylemleriyle birlikte kendisine bir yol bulmaya çalışıyordu. Gündem belirleyemiyor, neye kızacağını bilemiyor, cümleye nereden başlaması gerektiğini kestiremiyordu. O tarihlerde bir çoklarımız rüzgarı arkasına alarak gelecek olana teslim olmayı tercih etti zamanla.

“Van münit” ile artık teslimiyet kanıksanabilir bir şeye dönüşmüştü. Dava için desteklenmesi gereken kanal netleşmişti. Sonrasını ibretle izledik hep birlikte. İflas eden Suriye politikası, İslamcılık bağlamında tartışılması elzem birçok konunun hep gözden kaçırılması, despotikleşerek iktidarın tam sahibi olunduktan sonra değiştirilecek olan düzenin tesisine odaklanılması, hep yarım bırakılan adı tam konulmamış dava retoriği, Kemalist tahakküme taş çıkaracak onlarca şey, toplumsal ayrımcılığın pik yapması…

O tarihlerde kafalarımız hayli karışıktı. Ne olacak bu memleketin hali sorusu azalan bir yoğunlukla sürekli soruldu. Biz İslamcılar ne olacaktık, bu memlekete ne söyleyecektik, bu bitmek bilmeyen çelişkiler kümesi içinde bir tarafımız kemiren yaranın tedavisi için ne söylemeliydik.. Batının tekniğini pervasızca kullanırken onu nasıl ahlaklandıracak ya da yaşadığımız şeyin ahlakına teslim mi olacaktık? Her şeyden önce sancılarımızı hangi kelimelerle tanımlayacaktık, her taraftan saldıran ceberrut düzene karşı savruluşlardan etkilenmeden dünyaya nasıl seslenecektik?

Yaptığımız söyleşide Sosyoloji mezunu bir arkadaş hal-i pür melalimizi tarif için üzerinde oldukça düşünülmüş ve içinde “patolojik zihinsel savrulmalar yaşıyoruz” geçen bir soru yöneltmişti Davut Hoca’ya. Soru güzel soruydu ve kelimeler yerinde kullanılmıştı. Cümlede bir anlatım bozukluğu yoktu. Cevaben Hoca hiç beklenmedik şekilde sözüne şöyle başladı “.. ben senin dediğinden hiçbir şey anlamadım ve seninle aynı dili konuşmuyoruz.” Sonrasında bizi bir eşek arısının soktuğundan ve hala zehrinin içimizde olduğundan konuya girerek devam etti konuşmasına.  Soruyu bu şekilde sormanın cevaba hiç ulaştıramayacak bir şey olduğunu ve başka bir hayat anlayışının ve okuma biçiminin elzem olduğunu anlatmaya çalıştı dili döndüğünce. Buralara yabancı olmayan, herkesin ortaklaştığı ve anladığı bir dil ile bu hengameden çıkılabileceğini söylemeye çalışmıştı.

Cümleleri doğru kullanmanın ve bu cümlelerin getireceği cevaplar üzerine düşünmenin nafileliğini o muhabbette anlayamamıştım. Hocanın neden o kadar tepkisel bir karşılık verdiğini de. Sorun olarak yaşadığımız şeyin esasında ahlakımıza ve gerilimlerimize müdahale eden kullanageldiğimiz teknikle ve jargonla doğrudan bir ilişkisi vardı. Ortada kocaman bir problem olarak aslına rücu ettirilmesi gereken bir şeyler ve neyi kaybettiğini hatırlaması gereken bizlerin yaşaması ve anlatması gereken bir hayat vardı.

Sonraki yıllarda steril ve temkinli beyanlarıyla bildiğimiz iktidar yerini yavaş yavaş, ayet ve hadis çağrışımlı beyanlara bıraktı. Dipnot vermeden ayetli cümleler meydanlarda kullanılmaya başlandı. Başbakanın konuşmaları, dinleyen çoğunluğu mest ediyordu. En iyimser yorumla meydanlardaki bu dinamizm,  prompterlara rağmen hitabet yeteneğine ve partinin örgütleme kabiliyetine bağlanmaya çalışıldı. O arada “Eski Türkiye”nin tuzu kuruları olan biteni “göbeğini kaşıyan”, Zeytinburnu sahilde mangal yaparak eğlenen ve balık kültürü olmayan, kömürle ve makarnayla kandırılabilen, “bidon kafalılar” üzerinden anlamaya çalıştı bir süre. Böyle böyle kurulan her cümle, yapılan her beyan “bunlar” kelimesini daha bir şeddeli telaffuz eden bir iktidara imkan tanıdı.

Gel zaman git zaman bu ülkenin başbakanı kendisine oy vermeyenler için “Beni İsrail”den bahseder gibi nutuklar savurur hale geldi. Düşman halkın bir kısmıydı, iyiler alt metinlerde serdedilen din dilini kendine yakın hisseden ve heyecanlanan muhafazakar insanlardı. “Biz”lerdik… Yapılan en yerinde tespit metin yazarlarının oldukça başarılı olduğu şeklindeydi. Mahalle meclislerinde, camilerde sürekli okunan ayetlerle aynı tonda konuşuyordu iktidar. “Biz biliriz!” diyordu. Allah’ın münafıklardan bahsettiği: Tevbe 101, insanın nefsinin hakikatinden bahseden: Kaf 16, Cehenneme atılmaya layık olanlardan bahseden: Meryem 70, Allah’ın müşriklerin aralarında ne konuştuğunu bildiğini beyan eden: Kaf 50/Taha 104, Bizden önce gelip geçenlerden bahseden: Hicr 24 ayetlerini dinler gibi dinliyorduk iktidarı. Belediyeden, imardan, ekonomiden, siyasi bloklardan bahseden liberal politikaları yere göğe sığdıramayan, TOKİ başarılarının ballandırılarak aktarıldığı beyanlarda aklımızın bir tarafı hep düşmanlarda kaldı.

Bizi düşmanlara hazırlayan “merhameti gazabından büyük” bir iktidarımız vardı artık. Bütün bu yalan ve illüzyon içerisinde sürekli seçimler kazanan iktidara kendinden olmayanları “bunnar”laştırarak sahte düşmanlardan ülkemizi koruyordu. Alnı secde gören bizden biriydi nihayetinde. Arada laiklik, demokrasi, çok kültürlülük, “barış süreci” serpiştirilen senaryolar da üzerimize boca edilen bunca tantana içinde elimizi kolumuzu bağlıyordu. Her anlamda istikrara muhtaçtık ve babalarımızın, sakallı amcalarımızın, annelerimizin ise içi oldukça rahattı…

Yeni Türkiye hedefinin en berrak şekilde ilan edildiği, yeni başbakanın seçildiği kongrede, entelektüel başbakanımız “varoluşsal ve epistemolojik problemler” diyerek yıllardır bir türlü çözemediğimiz yaramıza tekrardan parmak basmış oldu. Toplumsal olarak bu coğrafyanın “ben idraki”ne ihanet etmeden yeni bir medeniyet tasavvuru inşa etmeye çalışacağız demek istedi kısaca. Bu cümleye rahmetli Davut Hoca ne tepki verirdi gerçekten merak ediyorum. Böyle bir tespitin bizi taşıdığı tartışma zemininin sakilliğinden dolayı rahatsız olurdu diye ümit ediyorum kendimce. Bununla birlikte onca entelektüel kadroya ve bu zaman zarfında yapılmış okumaya rağmen hala iktidar safında yer alan “münevver”lerin bu problem için önümüze servis edeceği cevapların işe yarayıp yaramayacağını merak ediyorum daha çok.

Yeni başbakanımız kongredeki konuşmasında kültürel ve medeniyet restorasyonunu hedeflediğini deklare etti. Anasır-ı Erbaa’ya ve mütena coğrafyamızın, Ahiyan-ı Rum’una selam etti. Anadolu’yu İslamlaştıran Harakani’ye, Ahi Evran’a, Karacaoğlan’a, Yunus Emre’ye, Baba İshak’a selamlarını eksik etmedi. Bu toprakların yerli tahayyülüne ve “ben idraki”ne verdiği önemi gizlemeden açık açık konuştu. Kadim payitahtımızı saygıyla yad etti. Aynı konuşmasında 12 yıllık iktidarın yakaladığı ekonomik istikrarı övdü ve bunu bir adım öteye taşımaya çalışacağından bahsetti. Hedef olarak Asya’yı ve Afrika’yı gösterdi.  Bütün cümleleri yerli yerinde kullandı.

Dürüst beyanların tutarlılık testi, muallak olanlardan daha kolay olmuştur hep. Referans gösterilen adres ile yapılagelen, yapılacak olan arasındaki fark iyi bir dinleyici için rahatlıkla fark edilebilir. Hakikatli cümlelerin yükü manipülasyonun yükünden kat kat fazladır. Şimdi daha fazla soru soracağımız bir zamana vardık.

Yeni Türkiye’nin kurucu iradesi Horasan erenlerinin taşıdığı nefesle paralellik arz eden politikaları uygulayabilecek mi? Seksenlerden sonra kapitalizmin kurtarıcısı finans kapital ve rant üzerinden beslenen ekonomik kalkınma modeli yerliliğimize giydirilebilecek mi? Yükselecek olan İslamcılığımız patolojik zihinsel savrulmalardan, varoluşsal ve epistemolojik problemlerimizden bizi kurtarabilecek mi? Bu sorular Davutoğlu’nu başbakanlığa taşıyan ve Erdoğan’a kredi açan kesim tarafından sorulmaya başlandığında nolacak?

Yıllardır camiada öncü nesli yetiştirmek için aşağı yukarı birbiriyle aynı cümleleri kuran Yusuf Kaplan’ın 20 önerisiyle içindeki Hasan Ali Yücel’in ortaya çıkardığını söyleyenleri tatmin edebilecek bir cevap bulunamazsa, gençliğin nabzını yoklama noktasındaki yeteneğiyle tanıdığımız İsmail Kılıçarslan’ın can sıkıntısına dişe dokunur bir cevap verilemezse nolacak? Yeni Türkiye’nin iddialı üst söyleminin altını memur/meczup gazetecilerin doldurabileceğine kimler inanır?

Manipülatif işlevselliği malum olan “Biz biliriz!” nakaratları burada işe yaramayacak. Tanrısal iradenin tecessümü hamaseti, kendi tabanını da “bunnar” denilerek dışlanan diğerlerini de tatmin etmeyecek. Ahiyan-ı Rum’un şimdi konuşulsa pekala sosyalist bulunabilecek paylaşımcı kültürüyle taban tabana zıt, daha az tüketmeyi ve daha çok paylaşmayı ahlaki bir yükümlülük olarak gören öğretiyle “Tüketim olmadan kalkınma mı olur?” diyen iktidarın pratikleri elbette bir yerde hata verecek.

İlerki günlerde “Biz biliriz!”in epistemolojik restorasyonu üzerine daha çok konuşacağız. “Muhafazakar çoğunluğun” muhalefet “restorasyonu” daha da görünür olacak.

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.