IŞİD, İslâm, şiddet ve Gazze-4 - Fikrikadim

IŞİD, İslâm, şiddet ve Gazze-4

 

 

Mufit Yüksel

Müfit Yüksel

IŞİD/DAİŞ’in son bir haftada gerçekleştirdiği eylemler, Irak Kürt bölgesindeki ilerleyişi, Yezidi nüfusla meskun Sincar’ı ve Mahmur’u ele geçirmesi ile yeni bir safhaya girildi. Taliban’ın Afganistan’daki çıkışına benzer şekilde, kısa zamanda beklenmedik bir tarzda ortaya çıkıp yükselişe geçen IŞİD’ın nerede duracağı belirsiz…

Bölge ve çevresinde çatışma, iç savaş ve şiddetin yoğunlaştığı bu ortamda IŞİD’in ilerleyişi; bölge toplumlarını endişeye sevk etmekte, nihayet Yezidilere yapılan saldırılar gerekçe gösterilerek ABD’den hava operasyonları şeklinde müdahale geldi.

Esasen bu tür şiddet örgütlenmelerini, sadece bölgesel iç dinamiklere bağlamak safdillik olur. Bu tarz oluşumlarda, uluslararası büyük güç odaklarının, gizli servislerin dahlinin olduğu yadsınamaz. Son yüz yıldır, tedhiş hareketleri ve gerilla örgütlerinin büyük gizli servislerle bağlantıları ve yönlendirilmeleri bilinmeyen bir husus değil. Bilakis on yıllardır artık alışkın/âşina olduğumuz bir vakıa.. Hatta ilkin ideolojik emeller/amaçlar ve ideallerle yola çıkmış nice tedhişçi yapılanmaların sonradan nasıl sipariş/servis edilen eylemleri gerçekleştirdikleri bilinmektedir. Bu örgütlerden bazılarının, para vs. karşılığında çok farklı devletler, gizli servisler için -taşeron firmalar gibi- gerçekleştirdiği fason eylemlerin çoğu açığa çıktı. Afrika ve Güney Amerika’daki bir kısım gerilla örgütlerinin de ilginç finans bağlantıları zamanla ortaya çıkmıştı. Ruslar ve KGB tarafından yetiştirilmiş olan ‘Çakal Carlos’ kod adlı, Fernando De Martinez, bir zaman sonra sipariş eylemler yapmaya yönelir. İran’dan Yasir Arafat’a kadar devletler/liderler tarafından eylemler için kiralanır.

Özellikle Orta Doğu’daki bir kısım militan ve tedhişçi gruplar, uluslararası gizli servislere ve güç odaklarına (devletler veya dev karteller) daha yakın olagelmişlerdir.

Elbette ki, tedhiş hareketlerinin arkasında olan devletler veya başka güç odakları; devşirdikleri ya da oluşturdukları bu tür grupları daha çok, yeşermelerine zemini müsait olan ülke ve bölgeleri tercih ederler. Afganistan gibi 1970’li yıllardan beri işgal ve savaşların hüküm sürdüğü ülkelerde, Afrika gibi fakirliğin kol gezdiği kıt’alarda ve Orta Doğu gibi siyasi/toplumsal fay hatlarının diri olduğu tarihi/merkezi bölgelerde zemini daha elverişli buldukları bir gerçek. Özellikle, Hârici geçmişten gelen etkileri barındıran Selefî-Vahhâbi ekolün, ya da akidevi idraksizliğin, neşv ü nüma bulduğu yerlerde daha da münbit bir alan bulunmaktadır. IŞİD’in çıkışında da tüm bu faktörler göz önüne alınmalıdır. Petrol vs. enerji nakil/boru hatlarının en yoğun olduğu bu coğrafyada bu tarz örgüt veya hareketlerin, hele ki Suriye ve Irak’ta bu kadar geniş bir alanda etkin olan bir hareketin bu faktörlerden bağımsız olduğu düşünülemez. Bilhassa, Irak Kürdistanı’nda çıkan petrolün Türkiye üzerinden dışarıya satılmasının gündeme gelmesi ve fiiliyata konmasının ertesinde olayların hızla gelişmesi de bunu göstermektedir.

Tüm bunların yanı sıra, uluslararası propaganda ağının oluşturduğu atmosferin yönlendirmeleri bir anda bir devleti, din/inanç mensuplarını, bir bölgeyi terör yatağı veya terörist olarak lanse edip, bu yönde uluslararası kamuoyunu önemli ölçüde etkiler. Özellikle son 20 yılda, Anglo-Saxon dünyanın İslâm’ı , İslâm âlemini, terör yatağı/terörist olarak sunma/lanse etmeye yönelik her türlü araçla sürdürdüğü kara propaganda dünya kamuoyunda, inandırdığı kesimler üzerinden, İslam ve Müslümanlar aleyhinde bir kamplaşmayı doğurmuştur.

60’lı, 70’li yıllarda dünyanın dört bir yanında, şiddet ve tedhiş hareketleri, gerilla örgütleri faaliyet gösterirken büyük oranda terör/terörist muamelesi görmezken, bu konuda sömürgeciliğe, mandacılığa ve türlü baskılara maruz kalmış İslâm dünyası 90’lı yılların başından itibaren böyle bir suçlama ve tavırla karşı karşıya kalmıştır. İki kutuplu dünya sisteminin, soğuk savaş döneminin sona ermesinin ardından yeni oluşturulan tehdit algısıyla İslâm ve İslâm Dünyası birinci tehdit ve düşman olarak belirlenmiştir. Rejimler ve bazı olaylar/eylemler zinciri bahane olarak gösterilse de, Afganistan ve Irak işgalleri, enerji nakil hatları faktörünün yanı sıra, bu algı/konsept zemini üzerinden gerçekleştirilmiştir. Oysaki, daha önce de aynı baskıcı rejimler bu ülkelerde bulunmaktaydı. İran’la olan savaş esnasında, Saddam rejiminin kimyasal gazlarla gerçekleştirdiği Halepçe katliamı, o savaşta Saddam rejimi Batı’nın müttefiki konumunda kabul edildiğinden, müdahale veya işgal gerekçesi olmamıştı.

Son süreçte, IŞİD, Boco Haram örgütü gibi Harici/Selefi yönelimli, uluslararası gizli servislerin ürettiği şüphe götürmeyen, şirket gibi sipariş eylemler gerçekleştiren, örgütlerin sergilediği İslâmi hiçbir temeli/gerekçesi olmayan, vahşete varan şiddet eylemleri bahane gösterilerek, İslam dini ve Müslümanlar sürekli ‘terör-terörist’ suçlamasıyla sanık sandalyesine konularak ağır bir propagandaya, suçlama/linç kampanyasına maruz bırakılmaktadır.

Yazının Devamı…

BUNLARDA VAR

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.