Bireyin "Kendi Devletini Kendi Seçme" Hakkı - Fikrikadim

Bireyin “Kendi Devletini Kendi Seçme” Hakkı

İdeal akıl; medeniyet kurmak, şehirler inşa etmek için kural ve kanunları zorunlu kılar. Bu kural ve kanunlardır ki insanların bir arada yaşamalarını, haksızlıkları gidermeyi, eşit ve adil bir toplumun oluşmasını sağlar. Bir arada yaşamanın ve buna bağlı iradenin beyanı, hukuki bir sözleşmeden geçer.

Hukuk, Eski Yunan ve Roma’da sosyal düşüncenin merkezi konularından biridir.  Yunan felsefecileri yaşam biçimimizin, bizim dışımızda gerçekleşen bir dizi kanunlarla yönetilmesini açıklamaya çalışmışlardır. Aristo: “Adalet, insanları birbirine bağlayan bağdır.” diyerek hukuki bir düzene işaret ediyordu.

Romalı hukukçular devletin, gelişi güzel bir düzene dönüşmesini arzu etmediklerinden; politik gücü dengeleyecek, insanın keyfi tutumuna karşı mukavemet gösterecek  bir sistem arayışı içindeydiler.  Bu arayış günümüzdeki gibi bireyin hak ve hukukunu koruyan bir anlayış sanılmamalı. Roma’da hukuk; mevcut siyasal düzenin korunması, devlette keyfiliğin engellenmesidir. Çünkü Roma’da hukuki haklara sahip bir birey olabilmek için özgürRoma vatandaşı ve aile reisi olmak gerekiyordu.

1789 Fransız İhtilalinin gerçekleştirdiği yeni düzende tabi-î hukuk nazariyeleri ile pratik ve pragmatist siyasetin bir çözüm olmadığı görülmüştür. Sanayi devrimiyle birlikte değişen sosyal ve ekonomihayatın neden olduğu sorunları gidermek için devlet tanımının ve hukukun yeniden ele alınması gerekiyordu.  Yeni devlet ve yeni hukuk;sanayi toplumunun ihtiyaçlarının, sorunlarının, sosyolojik ve ekonomik travmalarının bir yansımasıdır. İdeolojik bir görüntü arzeder. A. Comte’un devlet tahayyülü bunun en tipik örneğidir.

“Devleti sadece siyasi, ekonomik sorunları yönetmekle vazifeli saymak doğru değildir. Devletin aslî vazifesi; halkın manevî birliğini sağlayacak, fikir ve inanç oluşturmaktır. Gerçi devlet başlı başına bir sosyal değişimi gerçekleştirmeye kadir değildir. Devletin görevi toplumdaki farklı gruplaşmaların doğuracağı bozukluğu ve kargaşayı önlemektir.”

II. Dünya savaşından sonra ise sanayi devrimi ile ortaya çıkan kaynakların kullanımı ve paylaşımı sorunu reel-politik süreçte çözülmüştür. Artık dünyada iki kutuplu bir düzen oluşmuştur. Bu iki kutuptan biri liberal ekonomiyi ve çoğulculuğu savunurken bir diğeri komünal ekonomi ve hukuk teorisini savunmaktadır. 1950’den sonra değişen siyasi ve ekonomik dengeler; refah devletinin ve bireyselleşme fikrinin en güçlü şekilde savunulduğu dönemin başlangıcıdır.

80’li yıllarda Komünizm kaybeden taraf olmuştur ve liberal siyaset yükselen bir değer olarak bütün dünyayı etkisi altına almıştır. 90 yıllar ise Amerika ve Batı’nın güçlü sermayesinin ve entelektüel birikiminin dünyaya egemen olduğu yıllardı. Bunun hep böyle süreceğine inanılıyordu.

Post-seküler Zamanda Yeni Anayasa                                               

 21. yüzyılın ilk çeyreğinde gördük ki süreç sanılanın aksine Asya’nın ve Ortadoğu’nun siyasal ve ekonomik  yükselişine evrildi. Dünyada yeni bir dönemin başladığını artık herkes görüyor.  Sermayenin Asya’ya yönelerek değiştirdiği siyasal ve ekonomik süreç ile dünyanın neo-liberal bir düzene evrilmesi arasındaki ilişkiyi sorgulamak gerekir. Bu ilişki seküler devlet düzeninin sona ermesine neden olurken neo-seküler bir zamanın başlangıç sinyallerini vermekte.   Çünkü Ortadoğuda meydana gelen ayaklanmaların ve demokratik taleplerin, İslamcı çevrelerde yer bulması bu değişim ve dönüşümün ilk işaretleri olarak okunmalıdır.  Değişen zamanın, üretim biçimleri ile ekonomik ilişkileri arasında gelişen yeni hayat biçimi hukuki düzenlemelerle de kendisini gösterecektir.

Zamanın etkisi ile ihtiyaç duyulan yeni anayasa ve onun yazılma süreci; Milli Görüş geleneğinin devamı olan Ak Parti‘nin, İslamcıların ve milliyetçi muhafazakar çevrelerin aklından geçen:”Demokrasiyi mi tercih edelim? Yoksa kutsal devlet teorisini mi savunalım?” fikri arasında gidip geliyor.

Devleti millet ve ırk üzerinden tanımlayan zihniyet, cumhuriyetin vatandaşlarının (Kürtlerin, Gürcülerin, Çerkezlerin, azınlıkların vb.) devlete bağlılıklarını sağlayamıyor. Kemalizmin tarihi savunucuları ise seküler kavramlara sıkı sıkıya bağlı kalarak zamanın gerisinde kalıyor.

Dünyada bilişim çağı ile başlayan, siyaseti ve ideolojileri belirleme insiyatifi; kişinin kendi devletini kendi seçmesürecine dahi götürebilir. Acaba bireyin evinden başka bir devletin vatandaşı olma hakkını nasıl engelleyeceksiniz? Sanal dünyanın sınır tanımayan bu çılgınlığı karşısında halen devlete ait vatandaş tanımı yapmanın ne anlamı kalmıştır? Devletin vatandaşını tanımlamaktan vazgeçip, vatandaşın devleti olmanın tanımı getirilmelidir. Bugün kavramakta zorluk çektiğimiz şeyin ne kadar güçlü bir sistemin parçası olduğunu anlamalıyız. Artık devlet dediğimiz düzen; haritada sınırları belirlenmiş, toprak parçası üzerine kurulu bir düzen olmaktan çıkmakta. Ulaşabildiği yerlerin, siyasal ve ekonomik sorunlarını çözen aklın uzantısı olmaktadır.

-Radikal 2013-

YAZAR HAKKINDA

Fikr-i Kadim Yayın Yönetmeni (Yazarın diğer yazılarını okumak için lütfen isme tıklayın.)
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.