Birey ve Cemaat -II - Fikrikadim

Birey ve Cemaat -II

Bu arada, geç modernliğin bilinç yapılarını çözümleyen hınzır bazı sosyologlar, geleneksel cemaatin yerini alması beklenen “özgür halk” olarak “ulus”un da, bir tür cemaat olduğunu, ama “gerçeklik kazanmış, sahici bir cemaat” değil, bir tür “hayalî bir cemaat” türü oluşturduğunu ileri sürdüler.

İkinci bir mesele, bütün infaz girişimlerine rağmen geleneksel cemaatlerin ölmediği; özellikle Amerikan tarzı demokrasinin geleneksel cemaatlere de serbestlik tanıdığı gibi hin oğlu hin bir durum ile karşı karşıya olmamızdı.
Üçüncü bir mesele, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında Batı’da yaşanan bunalım, bir takım yeni çağ dinsellikleri ile yeni komünlerin doğmasına ebelik etti. Bunlar, bildik anlamda geleneksel ve otantik cemaatler değildi; ama bir tür “yapay cemaatler” sökün etmişti.
Ve son olarak, nevzuhûr “küreselleşme” geleneksel cemaatlerin yeniden dönüşü, etnik, dinsel ve mahalli cemaatlerin kendi özgül hakikatlerini bir “hakikatler karnavalı”nı andıran küresel dünyaya yeniden takdimi, modernliğin ilan ettiği “cemaatlerin ölümü” fermanını iptal etti.
Bu geniş özetin ardından günümüzdeki durumun bir betimlemesine geliyor sıra. Günümüzde “birey mi, cemaat mi” münazarasının gözden kaçırmaması gereken bir kolajla karşı karşıyayız, bana kalırsa. Bu kolajın kabaca dört unsuru bir araya getirdiği söylenebilir: 1. Modernliğin bir bakiyesi olarak “özgür birey ideası” ile 2. yine modernliğin bir bakiyesi niteliğindeki “hayalî cemaat” olarak “ulus”a ilaveten 3. gelenekselliğin geri dönüşü sonucu yeniden varlık sahnesine fırlayan geleneksel cemaatler, ve nihayet bunlara ilaveten bir de 4. yeniçağ dinsellikleri ile arenaya fırlayan bir takım yapay cemaatlerin bir aradalığı. Buna belki son bir unsur olarak internet üzerinden varlık kazanan “sanal cemaatler”i ilave edebiliriz. Şimdi hepimiz biraz “özgür birey”, biraz “bir ulusun vatandaşı”, biraz geleneksel cemaatlerin, biraz yapay cemaatlerin mensubu, biraz da sanal bir cemaat katılımcısı durumundayız.

Geldik zurnanın zırt dediği yere: Ben birey mi, diyorum cemaat mi? Birey kavramının köklerinin “kullarından ferden ferdâ hesap soran Tanrı” imgesine dayanan Hristiyan-İslam teolojilerinde –çünkü Yahudi Teolojisi esasen bir “kavim teolojisi”dir– ve insanın alamet-i fârikasını “akıl sahibi varlık” olarak belirleyen Yunan felsefesinde yattığını düşünüyorum. Her iki köken de, “kavmin hakikatleri”ne küçümseme ile yaklaşır ve insanı “akletmeye, aklını kullanmaya, aklı ile hakikati bulmaya” sadece davet etmekle kalmaz; bunu ona aslî bir ödev olarak yükler. Ben, Semitik Ruh’u sahiplenen bir insanım, içinde kendimi bulduğum medeniyetin çelişik kökenlerinden biri Yunan Hikmeti. Bu bakımdan “birey insan”ın içinde dünyaya geldiği “kavmî doxa”lardan sıyrılarak hakikati akletmesi gerektiğine inanıyorum; bu uğurda, kendi adıma azımsanmayacak bir mesafe kat ettiğimi sanıyorum.
Ancak, modern kapitalizm ve onun siyasi ifadesi olan liberalizmin sunduğu biçimiyle “bireyci” değilim. Bir sosyolog olarak “bireylerin bir araya gelerek oluşturduğu şey”e toplum değil, ancak dernek denebileceğini düşünmek bir yanılsama ise bu benim mesleki yanılsamam; toplumu hiçbir zaman bireyler oluşturmaz. Ancak, bunu kabul etmekle, ben, “toplumun bireyleri belirleme hakkı bulunduğu”nu savunuyor değilim; toplumun bu belirleyiciliğini bir vâkıa olarak kabul ediyor; fakat bunun geriletilmesi gerektiğine inanıyorum: Toplum, bireyleri belirleme gücü sınırlandırılması gereken despotik bir oluşumdur. Liberal-kapitalist tanımlama ile “bireyci” olmadığımı söylerken birey’in doğuştan kazandığı, vazgeçilmez, devredilmez haklara sahip olmadığını kabul ediyor, yani insan haklarına karşı çıkıyor değilim. Bu haklara önemli bir nüansla vurgu yapıyorum: Hakların bütünüyle Allah’a ait olduğunu ve bir insanın hayatına bu hakları çiğneyecek şekilde müdahale etmenin Allah’ın hukukunu ihlâl anlamına geldiğini düşünüyorum.

Cemaat meselesine gelince, geleneksel cemaatin, içinde kendimizi bulduğumuz masalsı bir evren olarak nostaljik bir sıcaklığı vardır. Ancak, artık yeryüzünün hiçbir yerinde böyle bir cemaat kaldığına inanmıyorum. Geriye, bir tür geleneksel cemaat hortlakları ya da zombileri kalıyor. Ne etnik, ne dinsel, ne de mahalli bir “geleneksel cemaat” var olabilir artık dünyamızda. Ulus denilen hayalî cemaatin, geleneksel cemaatlerden çok daha baskıcı bir “zorba güç” oluşturduğunu düşünüyor ve “hükümet ve devlet gücü”nün tahakkümüne bütün biçimleri ile karşı çıkıyorum. Yapay cemaatlerin de, yıkım doğuran modernliğe karşı ortaya çıkmış sahte cemaatler olduğunu düşünüyorum. İnternetin sanal cemaatlerinin ise tipik anlamda bir cemaat niteliği taşıdığını bir hayli kuşkulu buluyorum.
Cemaat meselesinin can alıcı yanını, insanın öteki insanlarla nasıl kaynaşabileceği; bir bütüne aidiyetin dayanışmacı, sahiplenici, kuşatıcı dünyasını nasıl tecrübe edeceği sorunu oluşturuyor. Bu, böyle bir tecrübeyi bir kez yaşamış insanlar için, günümüz dünyasında belki sahte bir arayış oluşturuyor olabilir. Ama insanın öyle krizler yaşaması mümkündür ki, o krizlerde kendisine sahip çıkan, onu sarıp sarmalayarak kendisini iyileştirmesine destek olan bir merhamet ve şefkat kucağı olarak cemaat, büyük bir şanstır. Böyle bir krizi yapayalnız yaşamış bir insan olarak bunun ne demek olduğunu, en iyi anlayacak insanlardan biri olduğumu dahi söyleyebilirim. Ancak, bu dayanışmanın insan tekini sınırlandırıp kendi hurafesine mahkum etme bedeli nasıl önlenebilir? Bu soru da, bu can alıcı meselenin öbür yüzünü oluşturuyor.

Günümüzdeki hiçbir cemaatin, bu ihtiyacı, bu bedeli ödetmeksizin karşıladığını düşünmüyorum. Mevcut etnik, dinsel ve mahalli cemaatler, modern yaşama katılmada dezavantajlı kesimlerde, bir dayanışma çerçevesi olarak iş gördüğü kadar otantik geleneksel cemaatlerden çok daha otoriter bir baskı grubu olarak işlevselleşiyor. Öteki cemaat türleri de, modern hayatın ve giderek içinde fena halde afalladığımız post-modern durumun tatminsizliklerini ödünlüyorlar.

Son olarak “Pekiyi de Hocam, birey mi, cemaat mi?” diye soracak olursanız, her ikisinin anlamlı olduğu dünyaların dışına düştüğümüzü; böyle bir alacakaranlıkta ne birinin ne öbürünün artık savunulabilir olmadığını düşünüyorum. Bize yeni bir insan olma düzeyini müjdeleyecek yeni tasavvurlara ihtiyacımız var. Bu tasavvurların henüz ufukta göründüğünü düşünmüyorum.

Yazının İlk Bölümü İçin Tıklayın

BUNLARDA VAR

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

2 adet yorum var.

  1. Niyazi dedi ki:

    Birey ve ulus kavramlarını, burjuvanın Batıda bütünleşmiş yapıları bozması ve kendi projesine dahil etmesi için üretilmiş kavramlar olarak okumanın daha açıklayıcı olacağını düşünüyorum. Feodal beyin tebası ya da kilisenin müntesibi olmaktan başka bir kimliği olmayan kitlere bireycilikle bir kimlik kazandırmak ve içini kendilerinin doldurduğu bir kimlik ile yeni aidiyetler oluşturmak bu projenin ana amcıymış gibime geliyor. Bireyden ulusa giden süreç böyle işliyor kanatimce…

  2. Vehbi Baser Vehbi Başer dedi ki:

    Değerli Niyazi Bey,
    Modernlik, kapitalizm yahut endüstri gibi kapsamlı sosyal fenomenleri çözümleme bağlamında sosyologların bir takım faktörlerle, bu faktörlerin, biçimlenmesine katkıda bulunduğu sonuçlar arasında kurduğu bağları, bir “hedef gözetirlik”, bir “niyetlilik”, daha felsefi tabiriyle “teleolojizm” ya da politik tabiriyle “komplo teorisi” çerçevesi içinde ele almak, tarihsel süreci belirsiz bir takım aktörlerin planlayıp gerçekleştirdikleri biçiminde bir tersine çevirme olarak görüyorum. Sosyolog (mesela Weber) “kapitalizm için vazgeçilmez bireysel girişimcinin ortaya çıkabilmesine zemin hazırlayan şey, dinde Katolik cemaatçi dinselliğinin yerini, Protestan bireysel dindarlığı idi” demiş olabilir. Bu değerlendirmeyi, “adamlar önce dinde bireycileşerek bireyi yarattılar, sonra bireyi kapitalist girişimci haline getirdiler” biçiminde okumak naif bir tersten okumadır. Zira, faktör ile eser arasındaki bağ, eseri gerçekleştirmek isteyenlerin niyet ve eylemlerini aşan bir “tarihsel bağlamda” kendiliğinden kurulur. Çoğunlukla, aktörlerin niyet etmedikleri şeylerin ortaya çıkışına katıldıkları anlamına gelir bu; hatta çoğu durumda da, niyetlerinin tam tersine sonuçlar ortaya çıkar. Bunu bir tek siz yapıyorsunuz demiyorum; aksine, Batı’yı, ya da sosyolojik literatürü, kestirmeden kurtuluş reçeteleri hazırlamak için hem alelacele hem de üstün körü okuyan Modernleşmeci, Muhafazakar ya da İslamcı entelijansiya, “olanları anlamak” yerine “olduranları teşhis” ve “oldurulacak şablonu keşif” yolculuğu yaptılar. Tarihteki olayların failleri elbette vardır, ama “fenomenlerin faili olmaz”; onlar gerçekleştirler; çeşitli faktörlerin çok özgün bir bileşim oluşturacak şekilde buluşması sayesinde olur bu. O nedenle “kitl[le]ere bireycilikle bir kimlik kazandırmak ve içini kendilerinin doldurduğu bir kimlik ile yeni aidiyetler oluşturmak bu projenin ana amcıymış gibime geliyor” ifadeniz, tarihe ve sosyal fenomenlere “iradeci” ve “teleolojik bir pencereden yaklaşmak anlamına geliyor, derim.

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.