‘Milletin adamı’ndan ‘Milletin aydını’na

Erol Göka / YeniŞafak

Modern uygarlığın meydan okumasına karşı bugüne kadar izlediğimiz yollara dışarıdan bakan, tarafsız bir gözlemci üç ana istikamet görecektir. Aynı şekilde son iki asrımız temelde üç dönemden oluşuyor diyebiliriz. Bu üç dönemde üç istikamet belirleyici lider ortaya çıktı. Bu dönemleri (Dr. M. Selim Bağlı ile birlikte), Osmanlı modernleşmesi, Kemalist sistem ve post-Kemalist model diye adlandırıyor ve temsilcilerini de II. Mahmud, Gazi Mustafa Kemal ve Recep Tayyip Erdoğan olarak görüyoruz. Şüphesiz iki asırdan beri, milletimiz birçok büyük liderler ve devlet adamları çıkardı, gani gönlünde bunların her biri için özel bir yer açtı. Bunlardan üç tanesi, millete istikamet belirleyen liderler olarak, kendi ferdi ve siyasi varlıklarını aşan tarihi bir kişiliğe yükseldiler.

Tarihi kişilikler, sadece kendi ferdi ve siyasi varlıklarını aşmazlar, bizim değerlendirmelerimizin de üstüne çıkarlar. Biz onları beğensek de beğenmesek de, kendi varlıklarından daha fazlasını ihtiva eden bir auraya, cazibe ve etki halesine malik olurlar. Millet için belirledikleri istikametin temsilleriyle anılırlar.

Osmanlı modernleşmesi, elbette çok karmaşık ve birçok boyutu olan bir süreç ama kendine özgü modernleşme kararını geri-dönüşsüz bir hale getirenin II. Mahmut olduğu tartışmasız. Bu paradigmanın içinde III. Selim, II. Abdulhamid Han gibi dev simalar olmasına rağmen, istikameti tayin eden o idi. Osmanlı’nın geleneksel düzeninin temel yapılarını ortadan kaldırdığı için adı ‘Gâvur Padişah’a çıkan II. Mahmut, modern bir Müslüman monarşiyi hedefliyordu. Tanzimat ve Meşrutiyet süreçleriyle desteklenmesinde beis olmayacak bir Müslüman monarşi. Devleti kurtarmak için başka yolun kalmadığına inanıldığından II: Mahmut’un açtığı yoldan yüründü; 5 asırlık kadim hanedan geleneğinin yok olması pahasına ilerlendi.

Modernleşmenin lüzumunu herkes hissediyordu ama II. Mahmud’un açtığı istikameti fazlasıyla ‘kendine özgü’ bulanlar, meşrutiyete ve demokrasiye yönelmektense, radikal biçimde modernleşmekten, gerekirse küçülmeyi göze alan bir ulus-devletten yana olanlar vardı. Balkan Harbi’ndeki hazin halimiz, Dünya Savaşı, gark olduğumuz mağlubiyet psikolojisi, II. Mahmud’un paradigmasını hayata geçirmeye imkân olmadığı fikrini güçlendirdi. Asker-sivil aydın zümreden başka hiçbir kuvvetimiz kalmadığına, onların vasiliğine dayanmamız gerektiğine inanılıyor; bu inanç, bürokratik oligarşinin narsisizmini daha da pekiştiriyordu. Bir Osmanlı bürokratı olarak Mustafa Kemal, dehşet dengesi içinde yürütülen bir var kalma mücadelesinin, İstiklal Harbi’nin ardından yeni bir istikamet belirledi. İçe kapanılacak, Batı’daki demokrasiler değil despotik yönelimler ve kısmen komşumuz Sovyetler’deki gelişmeler dikkate alınarak modernlik yukarıdan aşağıya devlet gücüyle hayata geçirilecekti. Hiç umut ve güven beslenmeyen ‘toplumsal’a asker-sivil aydın zümre siyasasının öngördüğü tek-biçimli gömlek zorla da olsa giydirilecekti. Cumhuriyet, halk egemenliğini vurguluyordu vurgulamasına ama gerçek bir aktör olarak halk ortalıkta yoktu, kast edilen daha ziyade hanedan ve hilafet karşıtlığıydı.

Kemalizm, iki asırdır süren yenilgi ve geri çekilmelere karşı bir savunma hattı olarak inşa edilmişti. İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle hayali, komünizmden bile daha ütopikti. Geminin su almaya başlaması uzun sürmedi. Vesayet sistemini koruyarak, özellikle uluslararası sisteme ‘demokrasi’ görüntüsü verilerek ilerlemeye çalışıldı ama milletin sessiz ama derinden giden muhteşem demokrasi mücadelesi sayesinde 12 Eylül 2010 tarihinde post-Kemalist döneme geçildi.

Birçoklarının özellikle rahmetli Menderes, Özal ve Erbakan’ın çabaları sonuç vermiş, halksız cumhuriyete halk sahiplenmeye başlamış ve Bolu beyine karşı Erdoğan ile Köroğlu’sunu çıkarmıştı. Erdoğan, çevrenin merkeze yürüyüşü ve yerleşmesi değil, milletin bizzat kendisinin iktidar olmasını ifade ediyordu. Millet yukarıdan aşağıya dayatmacı oligarşik vesayete devletinin bekası uğruna katlanmış ama sandıkla gücünü gördükçe kendine gelmiş, kendi ‘adamı’nı iktidar yoluna koymuştu. Diğer istikamet belirleyiciler ve liderler ya hanedandan ya bürokrasiden geliyor ya da zengin sınıfına dâhildiler. Erdoğan, halkın ta kendisiydi. Millet, kendi adına ondan yeni bir istikamet belirlemesini istiyordu. Cumhuriyete demokrasi ve özgürlük eklemesini, eskisi gibi yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya bir inşayı, devletin millete tabi olmasını, içe kapanık, tek-biçimli bir toplum değil dışa açık, güçlü, söz sahibi bir devleti talep ediyordu. Bu amaçla onu zirveye taşıdı. Şimdi bu istikamet üzere yürüyoruz. Gidilecek daha çok yolumuz var. Her şeyden önce yeni anayasa ile bu yolculuğumuzun mutabakatını yapmak, güçlü bir demokrasi inşa etmek zorundayız.

Yazının Devamı

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak

  • YORUM
yorum ikonu
Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited: Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited
2017-06-06 02:20:10
yorum ikonu
2017-04-21 18:04:31
yorum ikonu
2017-04-21 10:13:45
Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.