Din eğitiminin 94 yıllık serencamı

 

Ayşe Hür

Ayşe Hür

Din-devlet, din-toplum, din-birey ilişkilerinin önümüzdeki yıllarda daha yakıcı biçimde gündeme gelmesi kaçınılmaz…

“Yalnızca İstanbul’da 1450 okul dönüştürülürken, 450 okul ilköğretim, orta öğretim ve imam hatip olarak ayrıldı. İstanbul’un tüm ilçelerinde 76 yeni imam hatip okulu açılacak.”

“TEOG’ta tercih yapmayan 134 bin öğrenciden 40 bini İmam Hatip liselerine yerleştirildi.”

“Büyük okullar yapılıyor şu anda. 462 rakamına baktığınız zaman ortaokulun 6,7,8, sınıflarının dolacağını düşündüğünüz zaman, yeni liselerin 2, 3 ve 4. sınıflarının dolacağını hesapladığınız zaman, kısa sürede 1 milyon öğrenci olacak İmam Hatiplerde, şu anda kesin. O zaman bu 1 milyon öğrenci, her sene demek ki 125 bin mezun verecek, ortalama. E o zaman üniversite sınavlarına giren 1.5 milyonu aşkın öğrencinin içinde 125 bin öğrenci nerede olacak? Bunların ne kadarı üniversiteye yerleşecek? Üniversitelerde din eğitimi ne durumda? Zaten sayı artıyor zaten 1 milyona ulaşacak, bunların önünü kimse tutamaz yani.” (Bilal Erdoğan’a ait olduğu iddia edilen bir ses kaydından.)

Evet, son günlerde yukarıdaki türden ifadeleri çok duyuyoruz ama büyük bir kısmımız büyük bir tevekkülle, ya da bıkkınlıkla kulağının üstüne yatarken, öfkeli bir grup ise, öfkesinin büyük önemli bir kısmı, 2010 Anayasa değişikliği referandumu sürecinde ‘Yetmez Ama Evet’ diyenlere yönelterek, özetle, “bu durumdan siz mesulsünüz, şikayet etmeye hiç hakkınız yok” diyor.

Ben de bu haftaki yazımı, Cumhuriyet Dönemi’nin din eğitimi tarihine ayırdım. Elbette gazete yazısı boyutlarını çok aştığım halde yazıdan tatmin olmayacak, eksik bulacak çok kişi olacağını öngörüyorum.

DİN EĞİTİMİ İSTEME HAKKI 

TBMM 23 Nisan 1920’de açıldıktan hemen sonra, Anadolu’daki çeşitli işleri yürütmek üzere mecliste ihtisas komisyonları (encümenler) kurulmuştu. 26 Nisan 1920 tarihli oturumda Hamdullah Suphi başkanlığında kurulan 12 Kişilik Maarif Encümeni’nin çalışmaları sırasında din eğitiminin nasıl yapılacağı konusunda tartışmalar çıktığında, Antalya Milletvekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver) sadeleştirilmiş dille şöyle demişti: “Meclisimizde bulunan din âlimlerinin (ki ‘sarıklı’ üye sayısı 70’e yakındı) yetişecek nesillere yeterli dini eğitim verilmesini istemek konusunda sonsuz hakkı vardır. Bunu inkâr etmek hiç kimsenin aklından geçmez. Her millet dini bir terbiye alır. Bizim çocuklarımız da dini bir terbiye alacaklardır. Bu konu genel ve mutlaktır. (…) Fakat ikisi de biri birine karıştırılırsa sonu gelmez, birtakım anlaşmazlıklar zuhur eder.”

“DİN İLE DÜNYAYI AYIRIRSAK GERİ KALIRIZ”

Sivas Mebusu Mustafa Taki Efendi ise şu sözlerle bu görüşe itiraz etmişti: “Şimdiye kadar bizi gelişmekten alıkoyan zihniyet, din ile dünya işlerinin ayrı ayrı olduğu anlayışıdır. Bizim dinimiz maddi gelişmeye engel değildir. Diğer dinler, maddi gelişmeyi kabule müsait olmadığı için onlar, dinden ayrılmaya mecbur kalmışlardı. Din ile dünyayı ayırmasalardı Avrupa gelişmeyecekti. Fakat biz din ile dünyayı ayırırsak geri kalırız…”

Sonuçta ikinci grup galip geldi ve Büyük Millet Meclisi Hükümeti, 9 Mayıs 1920’deki, ilk programında, eğitim ile ilgili hedeflerini “Her manasıyla dinî ve millî bir terbiye” olarak açıkladı. 1921’de hazırlanan Medâris-i İlmiye Nizamnâmesi ile oluşturulan ilkokul müfredatı, günümüzdeki imam hatip okullarının müfredatına çok benziyordu. Mustafa Kemal, 1 Mart 1922 günü TBMM’de yaptığı açık nutkunun eğitimle ilgili bölümünde şöyle demişti: “Takip edilecek siyasetin temeli önce mevcut cehaleti yok etmek, köylülerimize okumak, yazmak ve vatanını, milletini, dinini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafî, tarihi, dinî ve ahlâkla ilgili bilgiler vermek ve matematikte dört işlemi öğretmek eğitim programımızın temel hedefini teşkil edecektir.” Ne de olsa, Milli Mücadele’ye karşı duran kesimlere karşı din adamlarını, dini kurumları ve dini söylemi kullanmak adeta bir zorunluluktu.

“DİNİ ÖĞRENECEĞİMİZ YER MEKTEPTİR”

Mustafa Kemal, Lozan görüşmeleri sürerken çıktığı yurt gezisi kapsamında, 31 Ocak 1923 tarihinde, İzmir’de halkla konuşurken bu söyleme bir ‘balans ayarı’ yaptı: “Bizim dinimiz, en makul ve tabii bir dindir ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabii olabilmesi için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lazımdır. Bizim dinîmiz bunlara tamamen uygundur. Müslümanların toplumsal hayatında hiç kimsenin özel bir sınıf halinde mevcudiyetini muhafazaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler dinî emirlere uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, din duygusunu, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir.”

Yine İzmir’de iki gün sonraki konuşmasında ise okullarda verilecek dini eğitimin mahiyetine dair bazı ipuçları verdi: “Bence bir defa her Müslüman İslâmi hükümleri bilmeye mecburdur. O halde okullarımızda zaten İslâmi hükümler öğreteceğiz. Lâkin bunun dışında ve üstünde nasıl ki doktor, mühendis yetiştiriyoruz, ilmî meslekler erbâbı yetiştiriyor isek, tabii dinîmizin bütün hasletlerini, felsefesini bilen âlim insanlara ihtiyacımız var. Fakat emin olalım ki, bu insanları medrese odasından çıkaramayız ve eğitemeyiz.”

MEDRESELERİN SONU GELIYOR

Bu konuşma, Osmanlı döneminin mirası olan medreselerin sonunun yaklaştığını haber veriyordu. Dönemin ‘iliştirilmiş’ gazetecilerinden İsmail Habib (Sevük) 1939’da kaleme aldığı Atatürk İçin adlı eserinde döneme ve konuya dair şu anekdotu aktarır:

“20 Mart 1923 Salı günü öğleyin Konya’dayız: İstasyon meydanını dolduran muazzam kalabalığın içinde, muntazam bir saf halinde beşyüz kadar sarıklı talebe, hiçbir istasyonda ve hiçbir istikbalde görmediğimiz ayrı bir husûsiyet teşkil ediyor. Konya medresesinin bu beşyüz sarıklı çömezi, beyazın göz alıcılığından olacak, mevcutlarının beş-on misli kalabalık görünmektedir. Gazi dik dik ve galiba düşünceli düşünceli bakıyor. Sonra şehirde o medreseyi de görmeye gittiğimiz zaman, kapı dışından karşılamaya gelen müderris, anlaşılan ya nabızgir ya cin fikirli olacak, Gazinin kulağına eğilerek: ‘Bunlar buraya güya din adamı olmak üzere toplandılar, ama ben aksine yetiştiriyorum’ dedi.”

İsmail Habib’in 8 gün sonrasına dair aldığı notlar ise şöyle:

“Beş dakika için geldiğim halde saatlerdir oturuyorum ve saatlerdir ‘Hâkimiyeti Millîye Medresesi’ diye bir bahis konuşuluyor. Medreselerden, fakir çömezler toplayarak bu medresede yetiştirilecek ve onlar köylere ve kasabalara dağılıp âyetli-hadisli yazılarla, halka hâkimiyet-i millîyeyi öğretecekler. Medresenin binası, programı, varidatı, herşeyi herşeyi konuşuldu. Yusuf Akçora, boyuna bu projenin parlaklığını tasvip edip duruyor, Gazinin kafasını, bu medrese fikrinin böyle ısrarla kurcalayıp durması, belki beş altı gün evvel Konya istasyonunda gördüğümüz beş altı yüz beyaz sarığın verdiği endişeyi hayırlı bir emele bağlamak içindi: onları davaya uzak yetiştirmektense, davada onlardan istifade etmek emeli. [Gazi]: ‘Sen neye hiçbir şey söylemiyorsun çocuğum?’ Bu ani hitap karşısında, daldığım düşüncelerden silkinerek cevap veriyorum: ‘Mademki, emir buyurdular, bu mevzu üzerinde tuhaf bir hatıramı arzedeyim: Pek genç yaşımda, Umumî Harb’den üç-beş ay evvel Kastamonu’ya edebiyat muallimi [olarak] gitmiştim. Kastamonu, yanlış olarak mutaassıp bir yer bilindiğinden İttihatçılar biraz sonra oraya sarıklı bir Kâtibi mes’ul göndermişlerdi (…) O sarıklı, cübbeli ve ince sakallı kâtib-i mes’ulle (simdiki Maârif Vekâleti Kütüphaneler Müdürü Hasan Fehmi) bir muhaberemizde dedim ki: Bizler, nafile dilimizle kuş tutsak, bu halka inandıramıyoruz. Medreselerde, asrî fikirlerle teçhiz edilmiş münevver (aydın) sarıklı yetiştirsek onlarla…’ Bu sözleri aynı zamanda, muhatabıma bir cemile (güzellik, armağan) olur diye söylerken o [Hasan Fehmi], sözümü bile bitirmeden parladı: ‘Siz ne yapıyorsunuz, dedi, sarığın elinde hiçbir şeye yaramaz küflenmiş eski bilgiden başka bir şey yoktur, onun eline asrî fikirlerin silâhını vererek düşmanınızı mı kuvvetlendireceksiniz? Medreseleri ıslaha kalktığından dolayı bu memlekete en büyük fenalığı Seyhülislâm Hayri Efendi yaptı!’ Bunları söyleyen bir sarıklıydı. Medresenin ne olduğunu, medresenin içinden biliyordu. O zamandan beri dokuz on sene geçti. Medreseden hiçbir fayda gelmeyeceği hakkındaki kanâatim büsbütün kökleşti. Yeni orduyu, eski Yeniçeri’yi kökünden kaldırdıktan sonra kurabilmiştik, yeni irfân da medreseler kaldırılarak tamamlanabilir.’ Sözümü bitirince Gazi bir iki dakika sustu, bilhassa rahmetli Yusuf Akçora’nın bana garip garip baktığını hissediyordum. Şefin, karar vermiş gibi göründüğü bir fikre karşı fazla mı ileri gitmiştim? Fakat O gözlerini herkesin üzerinde gezdirdikten sonra tane tane şu üç kelimeyi söyledi: ‘Çocuğun hakkı var.’ Demek karar vermiş değil sadece fikir topluyormuş. Onun en hayran olunacak taraflarından biri de toleransının büyüklüğüydü. Raya tutturulmuş dar kafalara bedel, engin ufuklara bakan, yaylalı kafa… ‘Çocuğun hakkı var’, daha o zaman anladım; medreseler, sizin de başınıza gelecek var!”

1924 TEVHİD-İ TEDRİSAT KANUNU

‘Başa gelecek olan’ 3 Mart 1924 günü, Hilafet’in İlgası’na eşlik eden kanunlardan biri olan (diğeri Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş kanunudur ki, bu konuya başka bir zaman uzunca değinmek istiyorum) Tevhid-i Tedrisat (öğretim birliği) Kanunu idi. Kanun uyarınca 11 Mart 1924’te toplam sayıları 500-600 civarında olduğu sanılan ‘Medaris-i İlmiye’ (bilim medreseleri) kapatıldı. Darü’l Hilafe (sadece din eğitimi veren) medreseleri ise İmam ve Hatip Mektebi’ne dönüştürüldü.

Sadi Borak’ın anlattığına göre, bir yurt gezisinde, 18 Eylül 1924 günü Giresun’dan ayrılmak üzere olan Mustafa Kemal’in etrafını ellerinde bir dilekçe ile bir grup hoca sarmıştı. Dilekleri kapatılan medreselerin yeniden açılmasıydı. Mustafa Kemal’in önce kaşları çatılmış, ardından etrafındakilere, geçmişte milletin başına gelmiş olan felaketlerin sebeplerini anlatmaya başlamıştı. Sonra hocalara dönerek: “Mektep istemiyorsunuz. Halbuki millet onu istiyor. Bırakınız artık bu zavallı millet, bu memleket evlâdı yetişsin. Medreseler açılmayacaktır, millete mektep lâzımdır” demişti. Bu sözler, etraftaki halk ve öğrenciler tarafından ‘bravo’ sadaları ve heyecanlı alkışlarla karşılanmıştı.

Sonuçta, gerek halkın ilgisinin kendiliğinden azalması, gerekse hükümetin din dışı eğitim veren kurumlara yönelmeyi teşvik etmesi, buna karşılık imam hatip mezunlarına iş garantisi sunmaması nedeniyle 1923-1924 öğretim yılı başında 30 adet İmam-Hatip Okulu’nda 2.258 öğrenci kayıtlı bulunuyorken, ders yılı sonunda bu okullardaki öğrenci sayısı 1822’ye, 1924-1925 öğrenim yılında okul sayısı 34’e çıkmakla birlikte öğrenci sayısı 1442’ye, 1925-1926’da 1009’a, 1926-1927’de okul sayısı 2’ye, öğrenci sayısı 278’e indi. 1930’da İmam Hatiplerin kapatılması kararı verildi. 1932’ye gelindiğinde sadece İstanbul ve Kütahya’daki imam hatip okulu son mezunlarını vermek üzere faaliyetteydi.

Din dışı okullardaki din derslerine gelince, 1924-1926 yıllarında 2,3,4 ve 5. sınıflarda, haftada ikişer saat “Kuran-ı Kerim ve Din Bilgisi” dersi vardı. 192-1927 öğretim yılında 3,4 ve 5. sınıflarda haftada birer saate indirildi. 1927-1928 öğretim yılında din derslerine katılım, öğrenci velilerinin iznine bağlandı. 1929 öğretim yılında ilkokulların 3 ve 5. sınıfları ile ortaokulların 6 ve 7. sınıflarında haftada birer saat, öğretmen okullarının 6 ve 7. sınıflarında haftada 2 saat din dersi kaldı. 1929-1930 öğretim yılında din dersleri okutuldu ama öğrenciler sınavdan muaf tutuldu. Ertesi yıl “din derslerinin ancak arzu edenlere verileceği ve Perşembe günleri öğleden sonra yarım saatle sınırlı olacağı’ belirtildi. 1935 yılına gelindiğinde ise din dersleri ilkokullardan kaldırılmış ve din eğitimi ailelere bırakıldı. Müfredata ise din dışı bakış açısını teşvik eden bölümler eklendi.

“TANRI FİKRİ İNSAN AKLININ ÜRÜNÜDÜR”

Örneğin 1933’te ilk baskısı yapılmış olan Ortamektep İçin Tarih I adlı kitapta, “Düşünmenin Doğuşu” başlıklı bölümde dinin nasıl ortaya çıktığına dair şu bölüm biraz uzun da olsa okunmaya (ve üzerinde düşünmeye) değer bence:

“…Bulaşıcı, salgın hastalıklar insanları bir takım yerlerden ve kimselerden uzaklaşmak gibi duygulara sevk etmişti. Böylece insanlar birbirlerinin korkularını pekiştiriyor, aralarında ‘müşterek mukaddesat an’anesi’nin doğuşuna neden oluyorlardı. Bu düşünceler arasında yasak (haram) ve pis (mekruh) önemli bir yer tutacaktı. Pislenmek korkusu, temizlenmek gereği doğuracak, buna birtakım çareler aranmaya başlanacaktı. Temizlenmek, saflaşmak özlemi din adamlarının ortaya çıkışına neden oldu. Bunlar kendi düşüncelerine göre birtakım yasaklar ortaya koyacaktı. Bu arada insanı tehdit eden güçleri yatıştırmak, onları hoşnut kılmak için özel törenlerle kurbanlar kesme, adaklar verme adeti doğdu. Din ilerledikçe kutsallaşan şeyler, yasaklar ve yapılan törenler çoğalmaya ve geniş kitlelere ulaşmaya başladı. İlk çobanlarla birlikte, birçok şey insan için anlamlı olmaya başladı. İnsan sürüsünü otlattığı yerlerin ötesinde neler olduğunu anlamak merakına düştü. Çobanlar sürülerini gezdirirken, gündüzleri güneşin, geceleri ayın ve yıldızların kılavuzluğundan yararlanmaya başlamışlardı. Bir süre sonra insan, yıldızların güneşten ve aydan daha güvenli bir yol gösterici olduğunu anladı. Her şeyde bir benlik düşünen insan yıldızları da kendilerini koruyan ve gökyüzünden yaptıklarını gözleyen yüksek yaradılışlı varlıklar saymaya başladı. Toprağın ekip biçilmesiyle güneşin, ayın ve yıldızların başka başka fakat değişmeyen aralıklarla görünüşünden mevsimlere ulaştılar. Bu hareketlerden ve mevsimlerden sayı ve ölçü fikrine vardılar. Bu arada dil zenginleşti. İnsanlar olanı biteni anlatmak yeteneğini kazandılar. Kendilerine, kabilelerine, mukaddes tanıdıklarına, yeryüzüne ve olup bitenlerin nedenlerine ait birtakım masallar söylenmeye başladı. Böylece kabilede ‘müşterek anane’ ve düşünce doğdu. Bu durum insanların bazı düşünceleri ‘kendi istedikleri gibi’ değil ‘kendilerine anlatılanlar gibi’ kabul etmelerine yol açtı. (…) Din inanışı da zamanla bir evrim geçirdi. (…) Tanrı birliği düşüncesine yaklaşıldı ve en son doğanın kudreti ve büyüklüğü öğrenildi ve anlaşılması kolay günümüz dinlerine ulaşıldı…”

Bölüm “Uluhhiyet mefhumunu (tanrı fikrini) bulan ve bu mefhumun sırlarını keşfeden ve bugün dahi keşfetmeye devam eden insan zek?sıdır” diye bitiyordu.

(Atatürk, eski adıyla Darülfünun, yeni adıyla İstanbul Üniversitesi’nde) 

CHP’NİN ‘ÖZEL DİN EĞİTİMİ PROGRAMI’

Ancak, Atatürk’ün ölümünden sonra CHP, adeta bir ‘karşı ideoloji’ olarak tanımladığı İslamcı hareketlerin atağa geçtiği 1940’larda pozisyonlarını gözden geçirmek ihtiyacı duydu. Önce, yukarıdaki türden anlatılar ders kitaplarından çıkarıldı. 1945’te Hamdullah Suphi Tanrıöver’in başını çektiği bir grup, toplumun dinsel alandaki ihtiyaçlarının giderilmesi konusunda hükümetten tedbirler alınmasını isterken, başbakan Recep Peker bu isteklere ‘dini propagandaya kapı açacağı’ gerekçesi karşı çıkmışlardı. (Milletvekili Cemil Barlas ile Tahsin Banguoğlu, Behçet Kemal Çağlar gibi aydınlar da Recep Peker gibi düşünüyorlardı.) Ancak, uzun tartışmalardan sonra CHP parti divanı, dini taleplerin yerine getirilmesinin Cumhuriyet’in ‘vicdan hürriyeti ve laiklik prensiplerinin zedelenmemesi şartıyla’ mümkün olabileceğine karar verdi. 1947 Temmuz’unda bir adım daha atıldı ve halkın yükselen dinsel talepleri karşısında daha yumuşak bir politika izleneceğinin işareti olarak ‘Özel Din Öğrenimi Ana Hatları’ adlı program kabul edildi.

CHP içinde çıkan bir grubun kurduğu DP’nin dinsel talepleri daha radikal bir biçimde savunarak CHP’yi sıkıştırması üzerine, Aralık 1947’de yapılan 7. Kurultay’da, din eğitimine izin verilmesi, ibadet yerlerinin bakım ve onarımının sağlanması ve din görevlilerinin maaşlarının iyileştirilmesi gibi konular tartışılmakla kalmadı, laiklik yorumu da şöyle değiştirildi: “Laiklik din anlayışı ile vicdan meselesi olduğu için her türlü hücum ve müdahaleye karşı korunmalıdır. Hiçbir yurttaş, kanunun yasaklamadığı ibadet ve ayinler yüzünden rahatsız edilmemelidir.”

Bunun arkası da geldi. 1947’de hacca gideceklere hükümet tarafından ilk defa döviz tahsis edildi. 1948’de ilkokul 4. ve 5. sınıf öğrencilerine ‘ancak velilerinin rızası ile ve öğretim saatlerinin dışında’ din eğitimi verilmeye başladı. Dersler ‘ihtiyari’ (seçmeli) olduğu halde bazı illerde Aleviler hatta gayri Müslimler bile derslere katılmaya mecbur edildi. Okullarda okuyan öğrencilerin yüzde 98’i de zorunlu olmadığı halde, din dersine devam eder hale gelmişti. Milli Eğitim Bakanlığı, özel dershanelerde okutulmak üzere Müslüman Çocuğu Kitabı, Cumhuriyet Çocuklarına Din Dersleri, Çocuklarıma Din Bilgisine Dair Nasihatım gibi adları olan kitaplar yayımlandı. Ayrıca özel matbaalarda basılan dini konulu kitaplarda patlama oldu.

1949’da Ankara Üniversitesi bünyesinde 85 öğrencisi ile ‘İlahiyat Fakültesi’ açıldı. (1933’te Darülfünun İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürüldüğünde (bu süreci şu yazımda anlatmıştım: http://www.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/darulfunundan-universiteye-gecebildik-mi/1527/) 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu kapsamında açılmış olan İlahiyat Bölümü, Edebiyat Fakültesi bünyesinde ‘İslam Tetkikleri Enstitüsü’ne dönüştürülmüş ve 17 öğretim üyeliği kadrosu 6 öğretim üyeliğine düşürülmüştü.

Tek Parti Dönemi’nde Kuran kurslarının kapatıldığı şeklinde yaygın bir kanı olmakla birlikte, bu kurslar sadece 1928 Harf Devrimi’nden sonra bir yıl kadar süre ile kapalı kalmış, sonra tekrar açılmış, 1938’e kadar öğrencileri azalmakla birlikte devam etmiş, 1938-1947 arasında ise yaklaşık 20 bin kişiye din eğitimi vermişti. 14 Mayıs 1950 seçimleri DP’nin zaferi ile sonuçlandığında, 127 resmi kursta 8700 civarı kursiyer din eğitimi alıyordu.

MENDERES’İN RESTORASYONU

Bu adımlar bazı çevrelerde ‘laiklik elden gidiyor’ endişesine neden oldu ama Ahmet Hamdi Akseki’nin Aralık 1950’de yeni DP Hükümeti’nin başı Menderes’e sunduğu “Din Tedrisatı ve Dinî Müesseseler” başlıklı rapor CHP dönemi hakkında (bugün de sık sık tekrarlanan) şikayetlerle doluydu: “Yıllardır çocuklarımız hakiki bir din ve ahlak terbiyesinden mahrum olarak içi bomboş ve her hangi bir menfi tesiri kabule müsait bir halde yetişmektedir. (…) Çocuklarımızın ve gençlerimizin, başka dinlerin ve muhtelif şekillerdeki misyoner propagandalarının içtimai (toplumsal), siyasi her hangi bir muzır (zararlı) mezhep veya tarikat ve akidelerin (inanışların) menfi (olumsuz) tesirlerinden uzak tutulması için çare düşünülmelidir. (…) Çocuklarımıza gerek mekteplerde ve gerek başka vâsıta ile yıllardır din ve ahlak aleyhinde söylenilebilecek ne varsa hepsi söylenmiş, telkin edilmiş ve kıpkızıl bir dinsiz olmaları için her şey yapılmıştır. Bugünkü gençler komünist olmamışlarsa bunu ailelerindeki kuvvetli din terbiyesine borçluyuz. Çocuklarımızın gençlerimizin her türlü yabancı ve menfi tesirlere bundan sonra da mukavemet edebilmeleri için kendilerine İslâm dininin esaslı ve ciddi bir surette talim ve telkin edilmesi artık bir zarurettir. (…) Hakiki din adamlarına, mabetlerimizi şenlendirecek bilgili, fazilet sahibi vaizler imam ve hatiplere olan ihtiyacın bir an evvel sağlanması lazımdır…”

Ancak ilginçtir, DP hükümeti bu konuda epey temkinli davrandı. Evet, 17 Haziran 1950 günü bir ikindi vaktinde, Ankara’dan illere çekilen bir telgraf emriyle ezan ve kametin istenirse Arapça da okunabileceği bildirildi ve bu tarihten sonra bir daha Türkçe ezan duyulmadı. (http://www.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/bursa-olayi-ve-ataturk-un-bursa-nutku/9916/) Evet, İstanbul, Ankara, Konya, Adana, Isparta, Kayseri ve Kahramanmaraş’tan başlamak üzere İmam Hatip Okulları tekrar açıldı. Başlangıçta öğretim süresi dört yıldı, ama ilk mezunlardan sonra süre yedi yıla çıkarıldı, fakat ortaokulların 1 ve 2. sınıflarında, haftada bir saat, o da isteğe bağlı (velilerin dilekçe vermesi gerekiyordu) olarak din dersi konulması ancak 1956’da oldu. İstanbul’da İmam Hatip mezunlarının girebileceği Yüksek İslam Enstitüsü açılması için 1959’a kadar beklendi.

1970’LERDEN SONRAKI ŞAHLANIŞ

Liselerin 1.ve 2. Sınıflarına yine seçmeli ve isteğe bağlı olarak haftada bir saat din dersi koymak ise 1967 yılında AP iktidarına nasip (!) oldu. (Ben bu fasıldan, velilerimin dilekçe vermesiyle din dersinden muaf olarak liseyi bitirdim. Ama özellikle kış günleri, din derslerini veren tarih öğretmenim, benim koridorlarda üşümeme gönlü razı olmadığı için de, fiili olarak din dersine girdim.)

1974-1975 öğretim yılından itibaren ise ilkokulların 4. sınıfından başlayarak lise sona kadar, yani 8 yıl, haftada bir saat ve ‘zorunlu’ ‘Ahlak Dersi’ konularak, zorunlu din dersine doğru ilk adım atıldı. 1977’de 1.267 olan resmi Kuran kursu sayısı, 1980’de 2773’e ulaştı. (Gayriresmilerin sayısını siz düşünün.) 12 Eylül darbesinin ürünü olan 1982 Anayasası’nın 24. maddesi ‘Din ve ahlak eğitimi ve öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır” diyerek geri dönülmesi neredeyse geriye dönülmesi imk?nsız hale getirdi. (Arka planda ABD’nin SSCB’yi çevrelemek için yürürlüğe koyduğu Yeşil Kuşak Projesi olduğunu hatırlayalım.) 1985’e gelindiğinde sayısı 3.405’e ulaşan resmi Kuran kurslarında okuyan öğrenci sayısı 100 bine yaklaşmıştı. 1995’te bu sayılar 5.483 resmi kursta, 193 bin öğrenciye ulaştı. Aynı yıllarda camilerde verilen kurslara katılanların sayısının 1,3 milyona yaklaştığına dair istatistikler var. 1990’ların sonuna gelindiğinde, ülkede resmi ve gayriresmi kurumlarda (okullar hariç) din eğitimi alanların sayısı 2,5 milyonu geçmişti.

Yazının Devamı

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak

  • YORUM
yorum ikonu
Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited: Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited
2017-06-06 02:20:10
yorum ikonu
2017-04-21 18:04:31
yorum ikonu
2017-04-21 10:13:45
Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.