Adam Olmak! – Fikrikadim

Adam Olmak!

İşleri incelikli ve kusursuz yapmanın yollarını tanımak ve tanıtmak çok hoş. Böyle şeylerle karşılaşınca insan ister istemez, memleketimizde de her işin böyle incelikli ve kusursuz yapılmasını arzuluyor elbette. Bunun olamayacağına ilişkin o kadar çok hadise yaşamış oluyoruz ki, insanın kendini bıraktığında sürükleneceği tepki, bu paylaşıma yansıyan bir tepki oluveriyor; serzenişten isyana varan bir “olumsuzlayıcı tepki”.

Bu “olumsuzlayıcı tepki” ile, işin inceliksiz ve kusursuz ne kelime, ayıplı, kabih ve hatta usulüne, kaidesine aykırı yapılmasına karar verip göz yumanlara ve işini böyle yapanlara yönelik bir tepkiyi dile getirmiş oluyoruz. Lakin bu, sadece onlara münhasır bir tepki olarak kalmayıp aynı zamanda, kendimize, memleketimize, yönetim becerimize yönelik toptancı bir tutuma da haklılık kazandırıyor: “Biz adam olmayız” demiyor belki bu tepki; ama, bu yargı, o kadar uzun bir dönem boyunca tekrar edilmiş ve öylesine derinden yerleşmiş durumda ki benliklerimize, bu ifade dile getirilmemiş olsa da, zihnimizde bu olumsuz “sosyal imaj”ı pekiştiriyor.

Türkiye’de, bu “kolektif kendini aşağılama” tutumu, özellikle eğitim aracılığıyla yaygınlaşmış, eğitim görenler aracılığıyla topluma dalga dalga yayılmış bir tutumdu. Sözümona aydınlar, böyle bir tutum içinde iken mesela “Almancı” tabir edilen memleket evladı arasından bazıları, kesin dönüş yaparken bir takım Avrupa teknolojilerini transfer ederek köylerinde kasabalarında kullanmaya başladılar. Sanırım “bir gün adam olmaya azmettikleri” için değil; kişiliklerinde eğitim aracılığıyla oluşturulmuş bir aşağılık kompleksi taşımadıkları ve zaten “bizim de adam olduğumuza, ama bazı eksiklerimiz bulunduğuna” inandıkları için.

Ben, bizzat şahit oldum; Eskişehir’in bir Pomak köyünde, muhtemelen 83 ya da 84 yılında. Bu köy, civarda olduğu gibi tahıl tarımı ile uğraşan tipik bir Orta Anadolu köyü idi. Köy ahalisi, “kaç-göç” tabir edilen bir tarzda yaşıyor, kadınlar çarşaf giyiyor, oğlan çocuk dahi görseler yol kenarına çekilip sırtlarını dönerek onun geçmesini bekliyorlardı. Aydınımızın ilk görüşte “bağnaz”, “örümcek kafalı” “cahil köylü” damgasını çekinmeden vuracağı ve hatta “Vurun Kahpeye!” sahnelerini zihninde canlandırarak korkuya kapılacağı bir köy!..

Bu köye, kesin dönüş yapmış bir “eski Almancı” ile görüşmek için gitmiştim. Evinin avlusunda görüştük, meselemizi konuştuk. O arada avluda motorlu motorsuz çeşitli alet ve makinalar gördüm; tuhaf bir “pre-kapitalist Protestan” mekanizasyonu görünümü vardı. Ben de asıl konunun dışına çıkarak bütün bunları çok etkileyici bulduğumu hissettirerek meraklı sorular sordum; o da, büyük bir içtenlikle anlattı.

Köyden Almanya’ya giderken “pek dinle diyanetle de ilgisi” olmadığını, Almanya’da bir dini cemaate katılarak “hidayete erdiğini”, hayatını düzene koyup adam olduğunu; Almanya’da dokuz yıl kaldıktan sonra, ihtiyacı olan birikimi yaparak memlekete kesin dönüş yaptığını söylüyordu. Dönerken de, köye bir seri Alman teknolojisi transfer etmişti. Köylüler bu yeni teknolojiyi, “mektepli ezberleri”nin aksine kısa zamanda kabul ederek gelen gidenle kendileri de edinmeye koyulmuşlardı.

Diyeceğim, “cahil halk”, bizden adam olmayacağına, memleketin düzelmeyeceğine koyu bir taassupla bağlanmış aydınlara inat, adam olmağa azmetti, bu yolda gayret etti ve semeresini de, en göz önündeki biçimleri ile –bence abartılı bir yargı olmakla birlikte– “Anadolu şahlanışı” , ya da “Anadolu kaplanları” biçiminde dile getirilen tarzlar içinde devşirdi. Bunun bir teknoloji transferi olduğu ve aslında, günümüzde “inovasyon” filan denilen bir yaratıcılık barındırmadığı doğrudur; fakat, bizim spesifik örneğimizin 80’li yılların ilk yarısında yaşandığını ve tüm bu örneklerde karşımıza çıkan sıradan insanlardan böyle bir performans da beklenemeyeceğini de unutmamak lazım.

Daha çok çalışacağız, daha iyi yapmayı öğreneceğiz; daha güzelini arayıp bulacağız ve hayatımıza katacağız… Umutvar bir dil edinelim ve yaygınlaştıralım lütfen; Türkiye birparça belini doğrultabiliyorsa, daha da doğrultabilecekse bu umutvar dil ve çaba sayesinde oluyor/olacak…

Yönelttiğim bu değerlendirme ve eleştiri, bir fikir dile getiriyor; ama bu fikri nasıl gerçekleştirebileceğimiz konusuna girmiyor. Ben bu konuda da iyimserim.
Umutvar bir dil, esasen hayatla umutvar bir ilişki kurmakla edinilebilir. Bu da kendiliğinden olacak bir şey değildir. Yani, hayat bize umut aşıladığı için değil, yüzyıllara sârî yenilmişliğimizle mücadele sadedinde, bu mücadeleyi umutvar olmakla kazanacağımız için umutvar olmaktan başka çaremiz yoktur.

Umut var olmak, kelimenin gayet doğru anlamıyla “cihâd”ın ayrılmaz parçasıdır. Şimdilerde cihâd kavramı, “İslâmî Terör” olarak etiketlenen ve 11 Eylül felâketinden beri El-Kâide, Boko Haram ve nihayet IŞİD ile özdeşleşen bir kavram haline geldi. Halbuki, bu memleketin daha yüz yıl önce, “Millî Mücadele”sine ruh veren anahtar bir kavramdı, cihâd. Cumhuriyet’in kurucu kadrosu, Anadolu halkını “mukaddes cihâd”a çağırarak o mücadele ruhunu tutuşturmuşlardı. Uzun Osmanlı asırları boyunca, her fütühât hamlesi, “cihâd fetvâsı” ile meşrulaştırılırdı.

Dahası, her ne kadar kavramın Osmanlı Medeniyeti’nde aslî anlamı “savaş”ı merkeze yerleştiriyor olsa da, cihâd otantik olarak, sadece belirli bir kullanımında dolaylı olarak “savaş” anlamına geliyordu. Esasen bugünkü Türkçemizde unutulmaya yüz tutmuş olsa da, cihâd, “cehd” ile aynı kökten geliyor; “bir değer uğruna adanarak gayret gösterme”yi abartılı bir biçimde anlatıyordu; cihâd, “bütün varlığı ile çok çaba sarfetmek” demektir ve ben de yukarıda, “cihâd’ın ayrılmaz parçası” derken, bu anlamıyla kullandım bu kavramı.

Evet, hayatla umutvar bir ilişki kurmak için öyle kılıç çekip savaş naraları atmak değil, daha ağır bir görevle karşı karşıyayız. Başkaları savsaklayarak yapıyor, işini ciddiyetle yapanlara hasetle-alayla yaklaşıyor diye, “uyanıklar”, “yalakalar”, “haysiyetini sermaye edinenler” ödüllendiriliyor diye hayata küsmeyeceğiz, asla kahrolmayacağız!

Her gün yeniden iman tazeleyerek, her an müteyakkız ve dikkatli davranarak, gençlere acı lokmaları hep tebessümle çiğneterek, hayatın ayrıntılarını önemsemeyi, bunları düzeltmeyi, işimizi düzgün yapmayı öğrenecek ve sürdüreceğiz.

İnsanlara inançla yürümeyi, kahırla değil, tebessümle anlatacağız.

Hem bize de ne oluyor ki, Gazze’de miyiz, Arakan’da mıyız, Doğu Türkistan’da mıyız!
Kardeşlerimiz değil sadece, insan soyunun nice kolları, nerelerde ne acılar ve zulümler altında çile çekiyor! Silkinelim, bize Allah’ın tanıdığı mühleti, bahşettiği avansı heder etmeyelim!

Birbirimize, hayatla bu “umutvar ilişki”yi yüceltmeyi telkin edelim!

Gayba iman, yaşadığımız gerçek, “kurtulduğumuzu gösterdiği” için değil, aksine, görünen ufukta kazanacağımıza ilişkin hiçbir emare bulunmadığı halde, kazanacağımıza duyulan samimi inançtır!

Şu yeryüzünde, görünen ufukta, kazanacağına dair en az emare bulunanlar biz değiliz!
Ya öyle olanlar nasıl inansın! Umut, imanın bizzat kendisidir…

(Video paylaşımı ile yukarıdaki değerlendirmelerimi harekete geçirdiği için Hülya Kitmur’a teşekkürler…)

[embedyt]http://www.youtube.com/watch?v=83QjNnWHBFQ[/embedyt]

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.