Süleyman Şah Türbesi hakkında yanlış bildiklerimiz – Fikrikadim

Süleyman Şah Türbesi hakkında yanlış bildiklerimiz

Ayşe Hür

Ayşe Hür / Radikal Gazetesi

Pek çok kişi Süleyman Şah Türbesi’yle şu veya bu düzeyde ilgileniyor. Bu konuda yazılar yazılıyor. Ama ortada dolaşan bilgilerin çoğu yanlış.

Taraf gazetesi, tam 74 gün önce Türkiye’nin Musul Konsolosluğu’ndaki 49 kişiyi rehin alan IŞİD’in rehinelerin serbest bırakılması karşılığında Süleyman Şah Türbesi’ndeki Türk askerlerinin çekilmesini istediğini, Ankara’nın bu talebi kabul ettiğini, bunun kamuoyuna açıklanması için formül arandığını yazdı. Hükümet Taraf’ı ‘sorumsuzlukla’ suçlamaktan öteye bir şey yapamadı, Taraf da haberinin arkasında durdu. Hatta “Mahkemeye verilirsek, sunacağımız belgeler var” diyerek meydan okudu.

Süleyman Şah Türbesi’nin adı bundan birkaç ay önce, Dışişleri Bakanlığı’nın bir toplantısına ait yasadışı dinlemelerde de geçmişti. Hatırlanacağı üzere bu kayıtlarda bazı devlet görevlileri, Suriye’ye müdahale etmek için gerekirse Süleyman Şah Türbesi’ni bombalamaktan söz ediyorlardı. Mahkeme kararıyla bu konuşmanın da üstü örtülmüştü ama o günden beri pek çok kişi Süleyman Şah Türbesi’yle şu veya bu düzeyde ilgileniyor. Bu konuda yazılar yazılıyor. Ama ortada dolaşan bilgilerin çoğu yanlış. Elbette ben de bu konunun birinci derece uzmanı değilim ama elimden geldiğince, yanlışlara işaret edip, olası doğru cevapları sizlerle paylaşmak istedim.

fft16_mf2373614

Süleyman Şah Türbesi, Karakozak Köyü, Suriye

Osmanlı kaynakları ne diyor?

Ünlü Osmanlı tarihçisi Aşıkpaşazade (ö.1484) “…Geldikleri yola gitmediler, vilâyet-i Haleb’e geldiler. Caber Kalesi’nin önüne vardılar ve (…) Fırat ırma¬ğı önlerine geldi, geçmek istediler. Süleyman Şah Gazi’ye eyittiler, ‘Hânım, biz bu suyu nice geçelim?’ dediler. Sü¬leyman Şah dahi atın suya depti, önü yar imiş, at sürçtü. Süleyman Şah suya düştü. Ecel mukaddermiş, Allah’ın rahmetine kavuştu. Sudan çıkardılar, Caber Kalesi’nin önüne defnettiler. Şimdiki hînde ona ‘Mezar-ı Türk’ derler” diye yazar. Aşıkpaşazade, Osmanlı Hanedanı’nın şeceresini verirken, Süleyman Şah’ı Osman Gazi’nin dedesi olarak gösterir.

Sondan başlarsam, Cemal Kafadar’dan öğrendiğime göre Osmanlı Devleti’nin kuruluş yılları oldukça karanlıktır. Osmanlıların kökenine ilişkin ilk kaynağın, Orhan Gazi’nin imamı İshak Fakih’in oğlu Yahşi Fakih tarafından 1405’te yazılan Menâkibnâme olduğu ileri sürülür ancak eski söylencelerin derlenmesi olduğu sanılan bu kaynak günümüze ulaşmamıştır. Yine söylenceye göre, 1413 yılında Yahşi Fakih’in evinde misafir kalan Aşıkpaşazade bu kitabı görüp okumuş ve Tevârîh-i Âl-i Osman adlı eserine buradan bir çok bilgi aktarmıştır. (Aşıkpaşazade’nin 1400 yılı civarında doğduğunu ileri süren kaynaklara inanmak gerekirse, o yıllarda 13-14 yaşında olmalıdır.) II. Murad devrinin vak’nüvisi Yazıcıoğlu Ali, 13. yüzyıl yazarı İbn-i Bibi’nin Selçukname adlı eserini Osmanlıca’ya çevirirken ona bazı eklemeler de yapmıştır. Bunlardan biri Osmanlıların Kayı boyundan (“Oğuz’un kalan hanları uruğundan”) geldiğidir. Bu bilgiler 15.ve 16.yüzyıllarda yazılmış Tevarih-i Al-i Osman’larda tekrarlanmıştır. Ancak bu kaynaklarda kurucunun Ertuğrul mu Osman mı, ikincisi ise adı Osman mı, Otman mı, Uthman mı, bu kişi kimdir, babası, dedesi kimdir, devletin kuruluştaki adı neydi, başkenti neresiydi gibi sorulara cevaplar bulmak imkansızdır.

Örneğin bu konuda en uzun bilgiyi veren Şikari’nin (ö.1584) Karamanname kısa adıyla bilinen eserinde “Osman, Keyhüsrev bin Keykubad Alaüddin’in çoban-başısı idi. İnönü’nde ne kadar koyun ve sığır, atı ve devesi ve katırı var ise Osman gözlerdi, kafir almazdı. Karamanoğlu Mehemmed Beg, Alaüddin’i kaçurup cümle mülkini alduğu vaktin, Osman gelip toğruluk gösterdi. Ana, İvaz Mehemmed Beğ (ile) tabl, alem, kılıç verüp beg eyledi. Osman bir geda (fakir) iken şah eyledi. Aslı sinci (soyu sopu) yok bir yörük oğlu iken beğ oldu, beğleri beğenmez oldu” yazmasına bakılırsa, 16. yüzyılın sonlarında bile Osmanoğullarına asalet payesi vermek adeti yoktu. Veya müderris, hekim, tarihçi ve bir dizi önemli kurumun üyesi olan Hayrullah Efendi’nin (ö. 1866) Matbaa-i Amire’de basılan Devlet-i Aliyye-i Osmaniye Tarihi’nde, Selçuklu Sultanı Keykubad’ın izniyle yazları Domaniç yaylalarında, kışları Karacaşehir ve Söğüt havalisinde oturma izni alan biri olarak tarif edilen Ertuğrul Bey’in ziyaret ettiği İtburnu köyünde imamın evinde konuk olduğu sırada, pencerenin üzerinde bulunan Mushaf-ı Şerif’i (Kuran) göstererek, “buna niye hürmet etmem ihtar olundu ?” diye sormasına bakılırsa (anlaşılan Kuran’a karşı özensiz davranmıştı), Ertuğrul Bey’in ya bu tarihe kadar hiç Kuran görmediğini, ya da Kuran’ın kutsallığına dair bir fikri yoktu demek lazım.

Yine de, eldeki sınırlı bilgilerle Süleyman Şah kimdir, hangi savaş sırasında nasıl ölmüştür ve nereye gömülmüştür sorularına cevap bulmaya çalışayım.

Türbedeki Süleyman Şah kimdir?

Eğer türbe, İstanbul’da sıkça görülen makam mezarları gibi, altı boş mezarlardan biri değilse ve içinde gerçekten önemli bir şahsiyetin kemikleri varsa, Aşıkpaşazade’nin ve diğer Osmanlı tarihçilerinin atıfta bulunduğu kişi muhtemelen 1071 Malazgirt Savaşı’nın muzaffer komutanı Alp Arslan’ın, 1072’de ölümünden sonra Anadolu’ya gelen ikincil, hatta üçüncül komutanlardan biri olan Kutalmışoğlu Süleyman olabilir. Resmi tarihçiler bu şahsın Anadolu (Rum) Selçuklu Sultanlığı’nın kurucusu olduğunu iddia ederlerse de, buna dair hiçbir somut kanıt (adına darp edilmiş para veya adına okunmuş hutbe, yazışmalarda bu minvalde ifadeler vs.) yoktur. Nitekim Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos’un (hd 1081-1118) kızı olan Anna Komnena, dönemin olaylarını anlatan Aleksiad adlı tarih kitabında Süleyman’dan ‘İznik Emiri’, ‘İznik Sultanı’ diye bahseder. Arapların Abu’l-Farac dediği Süryani kronikçi Bar Hebraeus (ö. 1286) ise ‘Antakya hakimi Katlamış oğlu Süleyman’ diye anar.

Süleyman Şah hangi savaşta ve nasıl öldü?

Söz konusu Süleyman, ister emir, ister sultan, ister şah olsun, ister İznik’in ister Antakya’nın hakimi olsun, ‘kafir’ Bizans’la savaşmak yerine, gözünü din kardeşi, hamisi Büyük Selçuklu Sultanı Melihşah’ın ülkesine dikmiştir. Ancak Kutalmışoğlu Süleyman, 5 Haziran 1086 günü, Melikşah’ın kardeşi Tutuş’un ordularıyla Halep yakınlarında yaptığı savaşta hayatını kaybeder.

Bu ölümün nasıl olduğuna dair iki kaynağımız var. Anna Komnena, Süleyman’ın yere sapladığı kendi kılıcının üzerine atlayarak intihar ettiğini söyledikten sonra “bu sefil adam, sefilce öldü” der. Bar Hebraeus ise daha usturuplu bir dil kullanır: “Anlatıldığına göre Süleyman kendi tarafının yenilmekte olduğunu görerek bir bıçakla intihar etmiştir. Çünkü cesedi yerde bulunduğu zaman karnına bir bıçak saplı olduğu görülmüştü.” Ölümün nasıl olduğu bir yana, karada olduğu kesindir.

Süleyman Şah nerede gömüldü?

Ancak ne Anna Komnena, ne Bar Hebraeus, Süleyman Şah’ın gömülmesinden bahseder. Savaşta yenilmiş ve intihar etmiş birinin, muzafferler tarafından gömülmesi ve üzerine bir türbe yapılması mantıklı değil. Mağlupların ise canlarını kurtarmakla uğraşırken beylerine bir türbe yapacak halleri olmadığı tahmin edilebilir. Süleyman Şah gömülmüş olsa bile Halep’e 110 kilometre uzaktaki ve o tarihte henüz Selçukluların elinde bile olmayan Caber Kalesi’ne gömülmüş olması hiç mantıklı değil. Büyük ihtimalle öldüğü yere yakın bir yere gömülmüştür. Nitekim bu konuların uzmanlarından Osman Turan “Lâkin Osmanlı veya Selçuklu Süleyman-şâh’a Ca’ber kalesinde isnad olunan ve asırlar boyunca sürüp ilk Osmanlı tarihlerine kadar çıkan ‘Mezar-ı Türk’ hakkında elimizde mevsuk (inanılır, güvenilir) bir kayıd mevcut değildir. Ayrıca Ca’ber kalesi Süleyman-şâh’ın ölümünden sonra Melik-ş?h tarafından alınmış olup Haleb kapısında yatan Süleyman-şâh’ın oraya nakledilmesi için de ne bir delil ve ne de bir sebep vardır” der.

Suda boğulma hikayesi nereden çıktı?

Süleyman Şah karada ölmüştür ama oğlu I. Kılıç Arslan suda boğularak ölmüştür. Süleyman Şah’ın 1086 yılında ölümünden altı yıl sonra 1092 yılında Melikşah’ın ölümü üzerine, kardeşi Kulan Arslan’la birlikte esir tutulduğu İsfahan’dan kaçıp Anadolu Selçuklularının başına geçen oğlu I. Kılıç Arslan da babası gibi, ‘kafir’ Bizans’a değil, din kardeşleri Selçuklulara karşı kılıç sallamayı tercih ettiği için 1095 yılında Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın vasalı olan Ermeni Gabriel’in egemenliğindeki Malatya’ya sefer etmiş ancak başarılı olamamıştı. 1096-1097 yıllarında Kılıç Arslan’ın orduları, Bizans’a yardım için Haçlı orduları ile Nikaia (İznik) civarlarında bir kaç kez karşılaştılar. Kiminde Selçuklular kiminde Haçlılar galip geldi. (Haçlı Seferleri’nin serencamını şu yazımda anlatmıştım. (link1)

Suriye ve Filistin’de Haçlı egemenliği pekişirken, Selçuklular kendi aralarında kavga ediyorlardı. Haçlılara karşı başarılarından dolayı kendine güveni artan Kılıç Arslan, 1107 yılında Musul’u ele geçirdi, Musul’a bir dizdar atayıp Habur’a yöneldi. Ancak burada yerinden ettiği Musul Emiri Cavalı ile Halep Emiri Rıdvan’ın birlikleriyle karşılaştı. Bar Hebraeus’a göre Kılıç Arslan önce “harikulade bir cesaret gösterdi ve Cavalı’nın ordusu içine daldı, sancağı taşıyan zatın kolunu bir darbe ile kestikten sonra Cavalı’yı da bir kılıç darbesi ile yere serdi.” Ancak kısa süre sonra durum tersine döndü. Cavalı ve Rıdvan’ın askerleri Kılıç Arslan’ın askerleri kaçmaya zorladı. Askerlerini durduramayan Kılıç Arslan da, düşman eline geçerse başına gelecekleri düşünerek olsa gerek, atıyla Habur nehrine atladı ve yüzmeye başladı. Bundan sonrasını Bar Hebraeus şöyle anlatıyor : “Kendisi ve atı zırhlı olduğu için ve arkasından gelenler de ona ok attıkları için atı boğuldu ve o da atı ile birlikte aynı akıbete uğradı. Birkaç gün sonra cesedi nehrin kıyılarına atıldı ve Kılıç Arslan Damşan adlı bir köye gömüldü.”

Bir başka kaynakta ise Habur’un köylerinden biri olan Şemsaniye’ye gömüldüğü yazılı. Bu iki yer belki aynı yerdir, bilemiyorum. Anlaşıldığına göre (ki Osman Turan da böyle düşünüyor) Süleyman Şah’ın Halep önlerinde ölümüyle, oğlu I. Kılıç Arslan’ın Habur nehrinde boğularak ölmesi sözlü tarihte birleştirilmiş ve bu anlatı Aşıkpaşazade ve ardılları tarafından ‘Süleyman Şah’ın suda boğularak ölümü’ne (bu arada Habur, Fırat’a) dönüştürülmüş ve günümüze kadar gelmiş.

Türbe Caber Kalesi’nde mi?

Bazıları, Süleyman Şah Türbesi’nin hala Caber Kalesi’nde olduğunu sanıyor ki, 1973’e kadar Caber Kalesi’nde olduğunu ancak bugün başka bir yerde olduğunu aşağıda anlatacağım. Önce Caber Kalesi’ne dair kısa bir bilgi vereyim: Caber Kalesi, Kuzey Suriye’de, Fırat Nehri’nin sol sahilinde, Safin’in karşısında bulunan tarihi bir kale. Bölgeyi ilk fetheden Arap komutana izafeten asırlarca Davsara adıyla tanınan kale, Selçuklular zamanında yine fatihi Sabık ed-Din Cabar’ın adını almış, 11-12. yüzyıllarda, kervanlar için konaklama yeri olarak kullanılmış.

Kaleye Süleyman Şah’a ait olduğuna inanılan türbeden dolayı asırlarca Türk Mezarı denmiş. İnternette dolaşan kaynaksız bilgilere göre türbenin bilinen ilk binası, 1144 yılında Halep Emiri Zengi Atabek ile oğlu Nureddin döneminde inşa edilmiş. Türbe, 1260 yılında Moğollar tarafından yıkılmış. Yaklaşık 300 yıl boyunca bir daha el değmeyen türbe (ki bence tek bir parçası bile kalmamıştır) Yavuz Sultan Selim, 1516′da bölgeyi fethedince tekrar canlandırılmış. Bu bilgilerin doğruluğunu kontrol etme imkanım olmadı. Emin olduğum onarım, daha doğrusu türbenin yeniden inşası II. Abdülhamit döneminde yapılmış. 1882’de Halep Vilayeti yönetiminin talebi üzerine Kolağası Sabit Bey’in çizdiği plan uyarınca yeni türbenin yapımına geçilmiş. 27 Temmuz 1884’te Sadrazam Küçük Said Paşa vilayete gönderdiği yazıda, “kabrin padişaha layık bir türbe içine alınmasını” emrediyor ve bir onbaşı takımı ile türbedar görevlendirilmesini istiyor.

fft16_mf2373616(Caber Kalesi’nin 1973’ten itibaren Tabka Barajı’nın suları ile çevrelenmiş hali)

Caber Kalesi Türkiye’ye mi ait?

Bugün milliyetçi çevrelerden sık sık duyduğumuz “Caber Kalesi Türkiye’nin sınırları dışındaki tek Türk toprağıdır” önermesinin de artık temeli yok. ‘Artık’ dedim, çünkü belli bir tarihe kadar kalenin statüsü bu önermeye destek olabilir ancak tartışmaya da açık. Şöyle ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve müttefiklerinin Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmesinin ardından Suriye, dolayısıyla Caber Kalesi de Fransızların kontrolüne geçmişti. Kalenin ve buradaki türbenin bundan sonraki hikayesini kaynakçada makalesinin künyesini verdiğim Asaf Özkan’ın makalesinden izleyelim. Yazara göre Fransızların işgal ettikleri bölgelerden çekilmeye karar vermeleri üzerine taraflar arasında bir anlaşma imzalanması için hazırlıklara geçilmiş (bu süreci şu yazımda birazcık da olsa anlatmıştım. (link2) TBMM Hükümeti’nin 18 Mayıs 1921 tarihinde Türkiye’nin önerilerini Fransız tarafına iletmişti. Önerinin sınırlar ile ilgili maddesinde Türkiye-Suriye sınırı Caber Kalesi ve Türk Mezarı’nı kapsayacak şekilde çizilmişti. Bu teklif Fransızlar tarafından önce reddedildi, ancak Sakarya Meydan Muharebesi’nin Türk ordularının zaferiyle bitmesinden sonra Fransa anlaşmaya yanaştı. Uzun müzakereler sonunda imzaya açılan Ankara İtilafnamesi’nin 9. Maddesi (sadeleştirilmiş dille) şöyleydi: “Osmanlı sülalesinin kurucusu Sultan Osman’ın büyük pederi Süleyman Şah’ın Caber Kalesi’nde Türk Mezarı diye tanınan mezarı müştemilatı ile beraber Türkiye’nin malı olarak kalacak ve Türkiye orada muhafızlar bulunduracak ve (göndere) Türk bayrağı çekebilecektir.”

TBMM’de gizli celsede yapılan tartışmalarda, 1920’de ünlü Misak-ı Milli metnini kaleme alanlardan Edirne Milletvekili Mustafa Şeref Bey, maddedeki “Türkiye’nin Türk Mezarı’na Türk bayrağını çekebilecektir” sözü yerine “Türk bayrağı çeker” ifadesinin konmasını istedi ancak Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey anlaşma ile bölgenin Fransa’ya bırakılması sebebi ile ‘hukuki iktidar’a yer olmadığı, bunun yerine ‘fiili iktidar’ ile yetinmek gerektiğini savundu. Ankara İtilafnamesi 20 Ekim 1921 tarihinde imzalandığında, Türk Mezarı’nın bulunduğu 8.797 metrekarelik alanın idaresi Türkiye’ye bırakıldı. Başlangıçta kalede bulundurulacak muhafızların asker mi yoksa sivil mi olacağı konusunda kafa karışıklığı yaşandı ama Fransız tarafı, bunların silahlı jandarma olmasını kabul etti.

Ankara İtilafnamesi Lozan’da onaylandı mı?

Bugün, Dışişleri yetkilileri bile Caber Kalesi’nin bu statüsünün 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması’nın 3. maddesiyle onaylandığını söylüyor. Halbuki, Lozan Barış Andlaşması’nın 3. maddesini okuyan birinin açıkça göreceği üzere, Ankara İtilafnamesi’ne yapılan atıf (metinde Fransa-Türkiye Andlaşması diye geçiyor), Türkiye-Suriye sınırını çizen 8. maddeye dair. Halbuki Caber Kalesi’nin statüsü İtilafname’nin 9. maddesinin konusuydu. (Her iki anlaşmanın metinlerinin linki kaynakçada.) Benim bundan anladığım (yanlışsam, uluslararası hukuk uzmanları düzeltsinler) 1923’den sonra, Caber Kalesi’nin statüsünün, uluslararası bir anlaşma ile değil Türkiye ile Fransız Manda yönetimi arasındaki ikili ilişkilerle düzenlendiği. Bu statünün de orada bulunan Süleyman Şah Mezarı ile doğrudan bağlantılı olduğu açık.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında türbenin durumu nasıldı? 

Asaf Özkan’a göre, ilişkilerin belli bir düzende yürüdüğüne dair belki de tek ipucu, 15 Ağustos 1924 tarihli Urfa Müftülüğü’nün Mahalli Evkaf İdaresi’ne ait kayıtlarda, Süleyman Şah Türbesi’nin imamlık, müezzinlik ve ferraş (temizlikçi, hizmetçi) görevlerini Şeyh Abdullah Efendi’nin yürüttüğüne ve bu kişiye 7 lira maaş ödendiğine dair bilgi.

30 Kasım 1925’te çıkarılan “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklarla Birtakım Unvanların İlgasına Dair Kanun” ile Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan bütün türbeler kapatıldığı halde, ‘Türkiye’nin toprağı olduğu’ ileri sürülen Caber Kalesi’ndeki Süleyman Şah Türbesi’nin kapatıldığına dair bir bilgi ve belge yok. Demek ki, Caber Kalesi, hukuken Türk toprağı olarak kabul edilmemiş. Ancak 1927 yılında, “Mehabid-i İslamiye’nin (İslam mabedlerinin) gerçek ihtiyaca göre tetkik ve tasnifi ile görevli” bir komisyon, Süleyman Şah Türbesi’nin ibadet için gerekli vasıfları taşımadığı, burasının sadece bir zaviye olduğu gerekçesi ile türbedar Şeyh Abdullah Efendi’nin statüsünü indirmiş, ardından bütçe kısıtlarını öne sürerek, maaşını kesmiş. Bu da, fiili egemenliğin negatif anlamda uygulanması demek olsa gerek.

Türbenin bu yıllardaki halini, 150’likler faslından 1924-1938 arasını esas olarak Suriye’de geçiren Refik Halid Karay’ın Bir İçim Su (1929) adlı eserinden öğrenelim:

“(…) İşte şimdi ben, sekiz, on yaşında iken mektepte hi¬kâyesini okuduğum bu hâdiseden [Aşıkpaşazade’nin anlatısını kastediyor] yedi yüz şu kadar sene sonra, o Türk Mezarı’nın önündeyim. Önümde, Kayahan Kabilesi’nin serdârı ve o serdârın önünde de Garbî Asya nehirlerinin serefrâzı (benzerlerinden üstün olan) yatıyor. (…) Bana keşke sormasanız:

Bu mezar ne haldedir? Mamur veya harap mıdır? Ruhanî veya azametli midir?

Örtüsüz sanduka, kırık cam, yıkık kapı, kuş gübresi ve badanasız duvarlar içinde bu feci ihmal manzarasına bakarken dedim ki: ‘İnsan dünya üzerinde mezarını bel¬li etmekten çekinmelidir; keşke Süleyman Şâh’ın naaşı, ka¬tili Fırat’ın elinde kalsa idi… O bunu hiç olmazsa, yedi yüz sene sonra en çirkin şekilde teşhir insafsızlığında bulunmazdı!…”

1937 yılında Nafia Vekaleti (Bayındırlık Bakanlığı) Caber Kalesi ve Türk Mezarı’nda görevli bulunan Jandarma İhtiram Kıtası için bir karakol inşa etmek istemiş ve bu amaçla Maliye Vekaleti’ne başvurmuştu. Maliye Vekaleti 8 bin liralık tahsisat ayırdı, yeni karakol binası 30 Mayıs 1938’de hizmete açıldı. Ayrıca eski türbe tamir edilemez hale geldiği için yeni yapılan karakol binasının yanına yeni bir türbe yapılarak mezar buraya nakledildi.

Türbenin bakımsızlığı 1945 yılında TBMM’de dile getirildi ama durumu düzeltmek için bir adım atılmadı. 1951’de Suriye, Lübnan ve Ürdün’e yaptığı bir seyahatten dönen Konya Milletvekili Saffet Gürol, bu ülkelerde bulunan eski Türk şehitlik ve eserlerinin durumunu anlatan bir raporu 23 Mayıs 1951’de Başbakanlığa sundu. Bu raporda karakol binası ve türbenin tamire muhtaç olduğu, burada bulunan 10 kişilik jandarma kıtasının “ne rütbelilerinin ne erlerinin ve ne de 60 lira ücretli türbedarının kimi ve nereyi beklediklerini bilmedikleri”, nöbetçilerin, su sıkıntısı çektiği ve sularını Fırat nehrinden karşılamak zorunda oldukları ve “mezarın kesinlikle bir türbe manzarası arz etmediği” belirtiliyordu. Ayrıca türbeye çekilmiş olan Türk Bayrağı da çok eskimişti. Özetle Saffet Gürel’e göre durum “utanç verici” idi. Bundan sonra Caber Kalesi’nin hangi bakanlığın sorumluluk ve yetki alanına girdiği konusunda sayısız yazışma yapılacak ama önerilerinin hiç biri hayata geçirilemeyecekti.

Yazının Devamı

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak

  • YORUM
yorum ikonu
Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited: Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited
2017-06-06 02:20:10
yorum ikonu
2017-04-21 18:04:31
yorum ikonu
2017-04-21 10:13:45
Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.