İslamcıları hidayete çağırmak: Gülen Cemaati ve İslamlaşma

ERGÜN YILDIRIM / YeniŞafak

Güç, devlet, iktidar vs boyutlarını merkeze alarak ‘mahrem siyasal ilişkiler’ içinde faaliyetlerini sürdürüyorlar. İslamcılara bakışları ve İslamcılarla kurdukları ilişki de bu stratejik özelliklere göre biçimleniyor. Demokrasi, sivil toplum ve liberal devlet teorisiyle İslamcıları eleştirmek bir stratejidir sadece.

İslamlaşma ve AK Parti mukayeseleri yapılırken, bir de Gülen Cemaati mukayesesi yapılmalıdır. Gülen cemaati, İslamlaşmanın ideallerine ve realitelerine ne kadar uyumludur? Gülen cemaatinin Türkiye İslamlaşma davası içindeki yeri nedir? Bazı cemaat yazarları, AK Parti iktidarını İslamlaşma davası üzerinden okuyarak çeşitli eleştirilerde bulunurken, bahsettiğimiz durumu dikkate almıyorlar. Yani Gülen cemaatini İslamlaşma davası açısından okumuyorlar. Öte yandan İslamlaşmanın AK Parti iktidarıyla yaptığı ittifak, beraberlik ve birliği ise ‘İslamcılığın sonu’ olarak yorumluyorlar. Hatta bazıları hızını almayarak işi daha da ileri götürüyor. İslamcıları hidayete çağırıyor (Dumanlı). Burada İslamcılık ve iktidar ilişkisi bir ‘dinden olma ilişkisi’ olarak okunacak kadar saçma bir tutuma gidiliyor. Başka bir ifadeyle Gülen cemaatini merkeze alarak İslamlaşma okumasında bulunanlar, İslamcıların iktidarla kurdukları ittifak sonucunda İslam’dan uzaklaştıklarını iddia ediyorlar. Hiçbir zaman Gülen cemaatinin iktidarlarla kurdukları ilişkinin tarihinde yaşadıkları veballeri akla getirmiyorlar.

Gülen Cemaati baştan beri İslamlaşma hareketine karşı mesafeli ve hatta kimi zaman karşıt tutumlar içinde oldu. Batı oryantalistlerin İslamizm okumalarıyla kol kola girerek hareket etmekten uzak durmadı. İslamlaşma hareketinden hem uzak duruldu hem de onların tutumlarını mahkum edici birçok yaklaşımlar ileri sürüldü. Batı egemen entelektüel şebekesiyle ünsiyet kurmak ve kendilerine alan açmak için özellikle İslamlaşma davası bir ‘öteki’ olarak yapılandırıldı. Kendilerinin İslamlaşma hareketinden olmadığını anlatmak için İslamlaşmanın üzerini çizen yorumlar yapma lüzumunu hissettiler. İslamlaşma ile kurulan bu ilişki tarzı, ‘dinsel’ olmaktan öte stratejikti. Çünkü iktidarı paylaşma ve iktidarı yönetme etrafında yapılanıyor. Dünya egemen güçlerle ilişki kurma arayışını yansıtıyor.

‘Dinsel’ nitelik

İslamlaşma hareketi, Gülen cemaatinin gözünde saman aleviydi, dini sapmaydı ve ötekiydi. İslamlaşma hareketine mesafeli davranmakla yetinmeyerek onu karşıt ve öteki pozisyon içine yerleştirdiler. Özellikle başörtüsü tartışmalarında bu olgusal gerçeklikle karşılaştık. Fethullah Gülen, vaazlarında başörtü için sokaklara dökülen, üniversitelerde ve cami avlularında protesto eden kitleleri ajanlıkla suçladı. Hatta bu kitlelerin içinde çarşaf giyen erkeklerin var olduğunu söyledi. (Bu konuda yaptığı vaazlardan birinin, ilk yazı denemelerinde bulunduğumuz İmza dergisinde ek olarak verildiğini hala hatırlıyorum). Ona göre başörtüsünü savunmak, bunun için eylem yapmak ve protestolarda bulunmak devlete isyandı, ajanların provokasyonlarıydı.

Başörtüsü ile ilgili bu tarz okumalarda hiçbir ‘dinsel’ nitelik yer almıyor. Bunun yerine strateji öne çıkıyor. Gülen, belli güçlere karşı bu olguları göstererek güvenli bir söylem ve hareket olduğu mesajını veriyordu. Bundan öte dönemin bir devlet görevlisinin söyleyeceği stratejik ve propaganda dilini kullanıyordu. Benzer tutumu ikinci bir örnek olgu olarak 28 Şubat’ta gördük. Bu süreçte de yine İslamlaşma davasına ilişkin ortaya koyduğu tutumun ne olduğunu bize gösterdi.

İslamlaşma davasının siyasal hattı olan RP tasfiye ediliyor, başörtü yasaklanıyor, İmam Hatip Liseleri kapatılıyor ve İslamcı fikri topluluklar gözaltı, işkence ve tasfiyeye uğruyordu. 28 Şubat, İslamlaşma davasına karşı yürütülen geniş çaplı bir darbeydi. Gülen, bu darbe girişimini destekleyen ve onaylayan açıklamalarda bulundu. Türkiye kamuoyuna ilk defa, geniş çaplı bir figür olarak ortaya çıktı. Ana medya gazete ve televizyonlarda( Doğan grubu, Dinçkök grubu) başörtüsünün füruat, (kavramın fıkhi anlamı kadar kullanıldığı dönemin siyasal stratejilerine denk düşen/işlevsel yönü de önemlidir) RP’nin beceriksiz, İslamcıların da saman alevi olduğunu söylüyor ve darbenin doğru iş yaptığını savunuyordu.

Güç hırsı

Gülen, 28 Şubat’ta bir dini lider olarak siyasal bir misyon üstlenmişti. İslamlaşma davasına karşı darbecilerle stratejik bir işbirliği içindeydi. Devletin en derin ve en Kemalist tarzıyla iş tutuyordu. Kime karşı? Elbette İslamlaşma davasına karşı. Necip Fazıl’ı seven ve Akif’e hayran olan Gülen kimliği, burada neye uğramıştı? Kısakürek ve Akif İslamlaşma davasını Kemalistlere karşı meydan okuyarak savunmamışlar mıydı? Bugün devlet ve iktidarla işbirliği içinde olmayı liberal teoriler üzerinden giderek eleştiren Gülen yazarları, dün devletin en berbat biçimiyle işbirliği içinde olmayı neden hiç eleştirmiyorlar? Çünkü Gülen ve teşkilatı dibine kadar stratejik bir bağlam içinde çalışıyor.

Güç, devlet, iktidar vs boyutlarını merkeze alarak ‘mahrem siyasal ilişkiler’ içinde faaliyetlerini sürdürüyorlar. İslamcılara bakışları ve İslamcılarla kurdukları ilişki de bu stratejik özelliklere göre biçimleniyor. Demokrasi, sivil toplum ve liberal devlet teorisiyle İslamcıları eleştirmek bir stratejidir sadece. Çünkü kendi örgütsel yapıları ne liberal, ne demokratik ne de sivil. Üstelik İslamlaşma hareketi için devlet bir liberal siyasal bağlam değildir. Devlet ‘ortak iyi akıl’dır. Hz. Ömer’in adaletinin tecelli ettiği yerdir. Türkiye Cumhuriyeti’ni bu vasıflara dönüştürme mücadelesinden daha doğru ne olabilir? Dün Kemalist ve din karşıtı stratejileri nedeniyle İslamcılar için bir yabancılaşma nesnesi olan devlet, bugün İslam ile barışma ve yine İslamcıların aktörlüğünde değişime açık hale gelen bir varlıktır. Gülen cemaati, İslamlaşma hareketinin devlet ile kurduğu bu ilişki tarzı rahatsız etmektedir. Neden?

Gülen Cemaati bugün İslamlaşma davasıyla iktidar arasındaki ittifak ve beraberliğin oluşturduğu sinerji karşısında büyük bir bocalama içindedir. Kendi ötekileri olan ve bir dönem devleti (Kemalizm’le bütünleşerek dine yabancılaşan devlet demek daha doğru) en temel boyutlarıyla eleştirmekten geri durmayan İslamlaşma akımının şimdi devleti dönüştüren, çalıştıran ve yorumlayan aktörler olarak görünce derin bir hayal kırıklığı yaşıyor. Çünkü bütün siyasal tasavvuru, örgütsel ilişkileri ve devlet içi kadrolaşmalarını devleti ele geçirmek üzere yapılmıştı. İslamlaşma akımının olduğu yerde kendisi olmak istiyordu.

İslamlaşma hareketi öteki olarak yapılandırdığı görüş, aktörler ve grupları devlet içinde karşısında görünce hayal kırıklığı çıktı ortaya. Kendisini sosyal İslam diye tanımlayarak, devleti ele geçirme suçlamasından uzak durma stratejisi geliştirmişti! İslamcılar ise suçlama için hedefteydi ve Gülen cemaati de bunu onaylayarak kendini gizleyebileceğini varsaymıştı. Oysa İslamlaşma davasını güdenler, doğrudan Kemalist devleti hedeflemişlerdi ve bir mahremiyete gerek duymayacak kadar da kendilerine öz güvenleri vardı. Bu ülkeyi kendi ülkesi ve dolayısıyla devletin de kendi inançlarını temsil eden bir devlet olması gerektiğini söyleyerek meydan okumalarda bulunmuşlardı.

İslamlaşma hareketi siyasal ve entelektüel boyutlarıyla bugün devleti çalıştırma, dönüştürme ve yorumlama mevkiinde bulunuyor. Bu mevkide olmalarını meşrulaştıran iki ana özellik var: Seçimle gelmeleri ve başarılı olmaları. Millet, onlara kendisini yönetme hakkını veriyor ve başa geliyorlar. Baştayken de Türkiye’nin yüzyıllık kronik sorunlarına neşter vurma cesaretinde bulunuyorlar ve başarılı sonuçlara ulaşıyorlar.

İLLUSTRASYON: CEMİLE AĞAÇ YILDIRIM

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak

  • YORUM
yorum ikonu
Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited: Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited
2017-06-06 02:20:10
yorum ikonu
2017-04-21 18:04:31
yorum ikonu
2017-04-21 10:13:45
Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.