Ehl-i Beyt, Ümmet Ve Tasavvuf

Müfid Yüksel

Hz. Resul-i Ekrem’in (S.A.V) Ehl-i Beyt’inin tarihimiz boyunca konumuna ilişkin tartışmalar, Hulefâ-yı Râşidîn devrinde başlayan siyasi hadiseler ve acı hatıralar dolayısıyle eksik olmamıştır.

Esasen, Hz. Osman’ın (r.a) şehadeti ile başlayan elîm hadiseler zinciri, Kerbelâ faciası ile zirveye çıkar. Emeviler devrinde, Ehl-i Beyt-i Resul mensuplarına yönelik zulüm ve baskılar tüm bir İslâm tarihini bugüne değin olumsuz yönde etkilemiştir.

Hz. Ömer (r.a) Ebu Lu’lu tarafından şehid edildiğinde; vefat etmeden evvel mecruh  halde iken 6 kişilik bir şurânın teşkilini vasiyyet eder. Şura; Hz. Ali (r.a),Hz. Osman Bin Affân (r.a), Zübeyr Bin Avâm (r.a), Talha Bin Ubeydullah (r.a), Sa’d Bin Ebi Vakkâs (r.a), Abdurrahman Bin Avf (r.a)’ dan oluşmakta idi. Hepsi o dönemde gerçekten ümmetin büyükleriydi. Bu şuranın müzakereleri sonucunda Hz. Osman (r.a), Abdurrahman Bin Avf’ın (r.a) tensibi ile halife seçlir, kendisine bey’at edilir. Hz. Osman’ın (r.a) ilk altı yılında ümmetin umûru/işleri Hz. Ömer (r.a) devrindeki gibi büyük oranda pürüzsüz sürdürülür. Daha sonra ise Hz. Osman’ın (r.a) akrabaları olan bir kısım Emevilerin -Mervan bin Hakem gibi- devlet işlerine müdahaleleriyle düzen bozulur. Şurayı teşkil eden altı büyük sahabinin aralarına ise ciddi ihtilaf girer. Durumu fırsat bilen bir kısım Emeviler ve Hâriciler fitneyi uyandırıp daha da ateşlerler. Ardından Hz. Osmân’ın (r.a) hunharca şehid edilmesi ve takiben gelişen hadiseler, hususiyetle Hz.Talha (r.a) ve Hz. Zübeyr (r.a) ‘in şehadetleri ile neticelenen, ümmeti dilhûn eden Cemel Vak’ası, Ümmet-i Muhammed (S.A.V) içinde dirlik ve düzenin maalesef alt üst olmasına yol açar. Ümmetin büyükleri olan altı büyük sahabinin kan akacak  şekilde  ihtilafa düşmesinin sonuçları,İslam alemine zulüm, kan ve ateş getiren, asırlar boyu geleceğini olumsuz yönde ipotek altına alan  Yezid, Ubeydullah Bin Ziyâd ve Mervân Bin Hakem gibi Emevi haydut ve çetelerinin önünü ardına kadar açar.

Maalesef Ümmet ,o dönemde, Hz. Peygamber’in (S.A.V) sevgili dâmâdı, Hulefâ-yı Râşidîn’den Hz. Osman-ı  Zi’n-Nureyn (r.a) ‘in âsiler tartafından şehid edilmesini önlemek bir yana bilakis fırsat vererek onun siyanet ve hürmetini tutmamıştır. Aynı şekilde, bu ümmet, Hulefâ-yı Râşidîn’den, dâmad-ı  Hz. Risâletpenâhî, Ehl-i Beyt’in serdarı  Hz. İmam  Ali (r.a, k.v) Efendimiz’i Hâricî haşerelerine âdeta teslim edip, şehîd edilmesine mani olmamıştır. Yine, Hz. Resul-i Ekrem (S.A.V) ‘in ciğerpâreleri mübârek torunu Ehl-i Beyt’in serdarı Hz. İmam Hüseyin Efendimiz (r.a)’i ve aile efradını da Yezid ve Ubeydullah İbn Ziyâd’ın Emevî çete ve haydutlarına karşı da siyanet edip korumamış, Hz. Peygamber’in (S.A.V) hürmetini dahi tutmamışlardır. Hz. Hüseyin’i (r.a) Kufe’ye çağıran Kufeliler o yüce zata ihanet edip, Yezid’in Ubeydullah bin Ziyâd ve Ömer bin Saad idaresinde gönderdiği ordunun yanında yer almış, bir takım menfaat düşkünü, haris, makam peşinde koşan bazı kimseler de buna hizmet etmiştir. Ömer Bin Sa’d; Sa’d Bin Ebî Vakkâs (r.a) gibi değerli, büyük bir sahabînin oğlu olmasına rağmen, sırf dünyevi makâm hevesi ve menfaat için Yezîd’in yanında yer alarak Hz. İmam Hüseyin (r.a) ve aile efrâdı gibi Ehl-i Beyt’in güzîde fertlerinin acı bir şekilde şehadetine sebep olur. Ömer Bin Sa’d’ın, Hz.İmam  Hüseyin’e (r.a) hitaben yazdığı, Yezid’e medhiye ve müdahane ile dolu mektubu okunduğunda bu vahîm durum daha da iyi anlaşılır. (Bu mektup ve cevâbı için bakınız. Feridun Ahmed Bey, Münşeâtu’s-Salâtîn, Cilt.1. Shf. 47, Takvîmhâne-i Âmire, İstanbul, 1266)

İmam Ebu Hamid Muhammed El-Gazzâlî, ‘ Ed-Durretu’l-Fâhire Fi Keşfi Ulûmi’l-Âhire’ adlı eserinde şöyle bir rivâyet nakleder:

 

“Hz. Resul-i Ekrem (S.A.V) için,  üç âlemde tavâf etme ihtiyarı vardır.( Alem-i Nâsût, Alem-i Melekût, Alem-i Ceberut.) Bu irâdeden dolayı,  Hz. Peygamber (S.A.V) tenbih ve işâret için şöyle buyurur: “ Allah u Taâla’nın beni  üçten ziyâde yeryüzünde durdurmamasını kereminden  rica ederim.” Gerçekten de üç aşerât (Üç On) olduğunda, Hz. Hüseyin otuzuncu senenin başında  şehid edildiğinde, (Hz. Peygamber) yeryüzü halkına gazaplanıp, Semâ’ya oruc eder.  Salihler den biri rüyâda, Hz. Resul-i Ekrem (S.A.V)’i müşahede eder ve der: ‘Yâ Resulallah anam babam yoluna fedâ olsun, ümmetin fitnelerini görmüyor musunuz? Hz. Peygamber de (S.A.V) : ‘Allah fitnelerini ziyade etsin. Hz. Hüseyin’i katlettiler, şehîd ettiler. Bunda benim hürmetimi muhafaza etmediler’ buyurur. Bunda başka sözler de söylenmiş. Ancak, diğerlerinde râvi şüpheye düştüğünden burada ifade edilmedi.” (İmam, Ebu Hâmid El-Gazzâlî, Ed-Durretu’l-Fâhire Fi Keşfi Ulûmi’l-Ahire, Mecmuâtu Resâili’l-İmâm El-Gazzâlî içinde, Shf.558, Tahkik: İbrahim Einin Muhammed, El-Mektebetu’t-Tevfikiyye, Kahire)

Hz. Peygamber’in (S.A.V) ahfâdı, Ehl-i beyt’i; Emeviler döneminde, Kerbelâ faciası/katliâmı başta olmak üzere (Ömer Bin Abdülazîz devri hariç) çok büyük baskı ve zulümlere maruz kalırlar. Abbasiler devrinde de zaman zaman baskılara, zulme maruz kalırlar.

Hz. Ali’nin (r.a) şehâdeti akabinde Ehl-i Beyt’in Emeviler eliyle uğradığı zulümler, Kerbelâ Faciası/katliâmı ve bunu takip eden hadiseler, Ehl-i Beyt  davası üzerinden birçok farklı fırka ve mezhebin oluşmasına neden olduğu gibi, tarih boyunca istismarı ve akidevi bir kısım sapmaları da maalesef beraberinde getirir. Muhtâr Es-Sakafî’nin Keysâniye fırkası gibi dinin temel akidesinden tümü ile sapan fırkalar da ortaya çıkar. Sebe’iyye, Muğiriyye, Gurâbiyye, Karâmite, İsmailiyye gibi birçok fırka bunu takip eder. Bir yandan Ehl-i Beyt’e yönelik, Emevi-Mervânî hükümdarlarının ve Haccac bin Yusuf gibi zâlim valilerinin zulüm ve baskıları, diğer yandan bu tür Ehl-i Beyt’e nisbet iddiası ile ortaya çıkan Din’in temellerinden sapan bir kısım gulât fırkalar bu uçurumu derinleştirir.  Zaman içersinde bu tür fırkaların da çoğalması ile; Ehl-i Beyt mensuplarına karşı reva görülen zulümlere yönelik tepkiler bir kısım müfrit fırkalarca, Emeviler’den önceki dönemleri de kapsayacak şekilde genişletilir. Hz. Ebubekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a)  de bu tepkinin hedefine konur. Burada, Ehl-i Beyt üzerinden derin bir inanç/akide ayrışması sonucu doğar. Zaman içinde Karmatilik, İsmâililik  gibi Bâtınî fırkaların ön plana çıkması ile bu ayrılık kalıcı hale gelir.Bu fırkaların, İmamet-Hilâfet meselesinde, Emevi zulümlerine duyulan tepkinin çok ötesine geçerek, temel akidevi bir davaya dönüştürüp, Sebbu’ş-Şeyheyn (Hz. Ebubekir (r.a) ve Hz. Ömer’e (r.a)-haşa-  sövülmesi ) yoluna gidilmesi “Râfızî” olarak nitelendirilen fırkaların ortaya çıkmasına neden olur.( Bu konularda bkz.Ebu’l-Feth  Muhammed bin  Abdülkerîm Eş-Şehristânî, El-Milel Ve’n-Nihal, Tahkik: Emir Ali Mehna-Ali Hasen Fâur, Dâru’l-Mârife, Beyrut, 1993; Ebu Nuaym El-Isfahânî, Kitâbu’l-İmameti Ve’r-Raddu Ala’r-Rafida, Mektebetu’l-Ulûm Ve’l-Hikem, El-Medinetu’l-Munevvere, 1987; Muhammed bin Mâlik bin Ebi’l-Fazâil El-Hammâdî El-Yemânî, Keşfu Esrâri’l-Bâtıniyye Ve Ahbâri’l-Karâmite , mukaddime: M. Zahid El-Kevserî, El-Mektebetu’l-Ezheriyye, Kahire, 2006; M. Ebu Zehre, El-İmâm Zeyd, Hayâtuhu Ve asruhu; Arâuhu Ve Fikhuhu, Dâru’l-Fikri’l-Arabî,İmam Ebu Hâmid Muhammed El-Gazzâlî, fezâyihu’l-Bâtıniyye, Tahkik: Abdurrahman El-Bedevî, Dâru’l-Kavmiyye, Kahire, 1964)

Oysaki, Hasan-ı Basri, Said bin Cübeyr, Said bin Müseyyeb, Süfyan-ı Sevri ile başlayıp, Dört mezhep imamı ile iyice şekillenen Ehl-i Sünnet ekolü/yolu, hiçbir şekilde Ehl-i Beyt’in kendisi ile ters düşen bir zeminden doğmadı ve hareket etmedi. Adı geçen şahısların ve mezhep imamlarının gerek Emeviler gerekse Abbasiler dönemlerinde maruz kaldıkları zulüm, eziyet ve sıkıntılar göz önüne alındığında bu daha açık bir şekilde müşahede olunacaktır. İmam-ı A’zam ve İmam-ı Şafiî’nin Hz.  İmam Cafer Es-Sâdık (r.a) başta olmak üzere Ehl-i Beyt mensupları ile yakın alakaları da bunu göstermektedir.

Ancak, zaman ile Ehl-i Beyt’e nisbet edilen bir çok fırkanın (Şeyheyne Sövme Anlamında) Rafızilik ve Bâtıniliğe ,Şeriatın temel prensiplerini redd ve inkâra yönelmesi,  Ehl-i Sünnet mezhepleri ile bu fırkaların birbiri ile uyuşmasını imkansız hale getirmiştir. Aksi takdirde, Ehl-i sünnet mezhep ve meşreplerinin Emevilere taraftar olmaları ya da, onların Ehl-i Beyt mensuplarına yönelik acımasız zulüm ve baskılarını onaylamak gibi bir durum asla sözkonusu olamaz. Şia  grupları arasında, Rafz’a varan İmâmet  akidesinin ve Bâtıniliğin gelişip yayılması bu farklılaşma ve ayrışmanın temelini teşkil etmiştir. Bir kısım Gulât-ı Şia fırkalarında Hz. İmam-ı Ali’nin (K.V) nübüvveti ve ve Ulûhiyyetine vardırılan akideler görülmüştür. Bunlardan Gurâbiye fırkası Hz. İmam-ı  Ali’nin (K.V) nübüvvetine kâil olmuşlardır. İmâmiye içinden çıkan bir kısım Gulât ise Kurân-ı Kerîm’in (haşa) tahrif ve tağyîr  edildiği iddiasını öne sürüp,  Velâyet Suresi diye bir Sure ilave etmeye çalışmışlardır. Hatta bu konuda, Hüseyin bin Muhammed Takî En-Nurî Et-Tabersî adında biri, “Faslu’l-Hitâb Fi Tahrîfi Kitâbi Rabbi’l-Ebrâr” adlı bir eseri H.1292 tarihinde kaleme alıp, 1298’de neşreder. 241 Sahifelik bu eser baştan aşağı bu konudaki iddiaları içeren tezvirat ve hezeyan ile doludur.(Matbu Nüshası İçin Bakınız. archive.org.)

Gerek İsmailiyye, gerekse İmamiye fırkasının akidevi temellerini teşkil eden İmamet Meselesi bu konuda temel farklılaşmayı belirlemiştir. Gadr humm hadisesinin, Hz. Resul-i Ekrem’in kendisinin akabinde, Nassa dayalı olarak İmam tayini olduğunu ileri süren İmamiye, bunu temel akidesi olarak belirlemiştir. Ehl-i Sünnet mezheplerine göreyse, Hilâfet ve İmâmet meselesi akideye ve Nassa  taalluk eden bir husus olmayıp, Ümmetin maslahat ve icmâına bırakılmış İctihadidir. Dolayısıyle, Hz. Ebubekir’in (r.a) hilâfeti dahi, Nassa ve akideye dayanan bir husus olmayıp, Hz. Resul-i Ekrem’in (S.A.V) Rahmet-i İlâhiyye’ye intikâli  akabinde, Ashab’ın ve Ümmetin büyüklerinin İcmâ ve bey’atı ile sabit olmuştur. Hatta, Hz. Fâtima (r.ah) Vâlidemizin ve Sa’d bin Ubâde (r.a)  başta olmak bir kısım Ensâr’ın bey’at etmemesi dolayısıyle, temel  Ehl-i Sünnet kaynaklarının hiçbirinde bu konuda bir söz söylenmez. Ehl-i Sünnet’e göre, Nass ve Teşrî’de esas olan Kitâb Ve Sünnettir. Allah (C.C) Ve Resul’üdür. Nassın temeli bu kaynaklardır. Hz. Peygamber’in (S.A.V) vefatı ile Din Kemale ermiş ve tamamlanmıştır. Hz. Resul-i Ekrem’den (S.A.V) sonra, Nass ve Hüküm koyucu yoktur. İmamiye Şiasına göre ise, Nübüvvetten sonra İmamet olup Nass ile sabittir. İmamiye Şiasına göre, Nass ile Sabit olan İmamlar Hz. Peygamber  (S.A.V) gibi İsmet sıfatına sahip olup, Nass’ı belirlerler.Ve Şâri’dirler.  Onların imâmeti Din’in akidesine taalluk eder. Ve Din’i onlar kemâle erdirip tamamlar. İsna Aşeriyye’ye göre, son İmam 12. Gâib İmam İmam Mehdi olup, ahir zamanda tekrar gaybubet halinden zuhur edip, Din’i tamamlayacaktır.

Bunun dışında, Ehl-i Sünnet mezhepleri ve mensupları Ehl-i Beyt-i Resul (r.ahm) hususunda hürmet, mahabbet ve siyâneti esas alır. Daha, İmam Eş-Şâfiî’nin Ehl-i Beyt mensuplarına mahabbet  ile alakalı meşhur sözü, Hz. Resul-i Ekrem’in (r.a) neslinden gelenlere olan mahabbet ve hürmetin esasını teşkil eden sözlerdendir.

Yazının Devamı

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak

  • YORUM
yorum ikonu
Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited: Okyanus Finansmanı ve İpotek Limited
2017-06-06 02:20:10
yorum ikonu
2017-04-21 18:04:31
yorum ikonu
2017-04-21 10:13:45
Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.