Kim Şeyh Kim Değil? – Fikrikadim

Kim Şeyh Kim Değil?

Ruhun Terbiyesi

Tasavvuf işte bu tanımın zıddına riyazet-i ruhiyye demektir. Yani ruhun terbiyesi. Tasavvufun ilgi alanı budur. Bu şu demek değildir. Tasavvuf dünyasının iman ve ibadet esasları ile bir irtibatı yoktur. Aslında o meşhur Cibril hadisinde de ifade edildiği gibi, bu iman, İslam ve ihsan bir dairenin parçalarıdır. Birbirini tamamlarlar. Dolayısıyla tasavvuf; İslam’ın ahlâkî boyutudur, İslam’ın ruhî boyutudur, İslam’ın kalbî boyutudur dersek yanlış ifade etmiş olmayız.

Dinin hedefi de ruhtur. Dinin hedefi riyazet-ı bedeniyye olamaz. Evet bedenimize de bakmamız lazım. Nefsi muhafaza denilen bir esas var. Nefsimize, bedenimize bakmamız lazım. Sıhhatimizle ilgilenmemiz lazım. Ama dinin hedefi nedir diye sorarsak, tabiî ki ruhumuzdur. Tabiî ki gönlümüzdür. Tabiî ki kalbimizdir. Aslında tasavvufun hedefi dinin hedefidir. Çünkü din kalbi esas alıyor. Bunu şöyle de izah edebiliriz; dinin birinci terimi imandır. Bunu biliyoruz. Peki, ikinci soru: İmanın yeri neresidir? Kalptir gayet tabii. Dille de söylemek önemlidir. Ama imanın barındığı yer kalptir. Dolayısı ile kalp işin merkezindedir. Tam odağındadır. Aslında din eğitimi, kalp eğitimidir. Biz özel anlamda tasavvuf diyoruz. Genel anlamda ifade etsek diyebileceğimiz başka bir şey yoktur. Yine aynı şeyi söyleriz. Kur’an’ın hedefi, İslam’ın hedefi, dinin hedefi kalptir dersek yanılmayız. Dinin hedef noktası takvadır. Takvanın evi de kalptir.

Ne demektir bu kalp? Mesela Kuran-ı Kerim’de sık sık bize kalbin hastalıklarından bahsediliyor. Hasta olan kalpler diyor. Marazlı kalpler, mühürlü olan, paslı olan kalpler diyor. Katılaşmış kalpler, kirlenmiş kalpler. Taşlaşmış kalpler diyor. Bunlar Kur’an’da geçen terimler. Ne demek bu? Bu şu demek; yani din eğitimi veya tasavvuf eğitimi, taşlaşmış kalbi terbiye etmek, kirlenmiş, paslanmış, hastalanmış kalpleri terbiye etmek demektir. Müslümanlık kalbimizdeki kir ve pası giderme işidir. Onun yerine aşk ve muhabbeti ikame etme işidir.

Altınoluk: Bu kir ve pası nasıl gidereceğiz?

M. Kara: İşte burası Tasavvufun özel ilgi alanı oluyor. Yani diğer ilimler de tabii ki mübarektir. Ama Tasavvufun bir anlamda ihtisas alanı budur. Tasavvuf şu sorunun cevabını arıyor: Kalbimizi bu hastalıklardan temizlemek için, nelere dikkat etmemiz lazım? Nasıl davranmak lazım? Nefsin tuzaklarına düşmemek için hangi konulara dikkat etmeliyiz? Tasavvufun sorduğu sorular budur netice itibariyle. Bütün reçetelerin adresi aynı kapıya çıkıyor: İman, İslam, İhsan’ın aydınlığında kinle kibirle, hasetle, cimrilikle, bencillikle, israfla savaşmak.

Sür çıkar dilden ağyarı ta tecelli ede Hak

Padişah konmaz saraya hane mamur olmadan

Ruhu Dönüştürmek

Altınoluk: Hocam, Tasavvuf hem ferdi hem de toplumsal manada içten dışa doğru bir dönüşüm gerçekleştirir. Bunu farklı coğrafyalarda görüyoruz. Tasavvufi manada hizmetlerin olduğu toplumların nasıl değiştiğine tarihi olarak şahit oluyoruz. Buradan bakıldığında tasavvufi hayat insana ne katmalı? Tasavvufi bir hayatla, tasavvuf olmayan bir hayatın mukayesesini yaparsak neleri tespit ederiz?

M. Kara: Tasavvufta çok kullanılan bir terim var: İnsan-ı Kamil. Tasavvufun hedefi bu aslında. Buna Mümin-i Kâmil de diyebiliriz. Yani ideal mümin tipi. Diğer bir ifade ile din bunu hedefliyor. Tasavvuf adeta bir heykeltraş gibi insanı işliyor, güzelleştiriyor. Tasavvufun gayesi insanın ruhunu dönüştürmesidir. İnsanın ruhunu Hakk’a döndürdüğünüz zaman, kendisini tanımaya başlıyor. Kendisini tanıyınca da Rabbini tanıyor. Dönüşüm böyle oluyor. O meşhur ‘men arefe nefsehu, fe kad arefe Rabbehu’ meselesi. İnsanı dönüştürmek demek, insanın ruhuna müdahale etmek ve onu Allah’ın istediği noktaya doğru yönlendirmek. Onun için tasavvufi eğitime seyr-u süluk derler. Bir hareket halidir. Tarikat kelimesi yol anlamındadır biliyorsunuz. Seyr-u süluk ise o yolda mesafe kat etmektir. Aslında tasavvuf şunu demek istiyor: Bu yola girerseniz ruhunuzun maraton koşusunu kazanırsınız. Yalnız bu yola girmek için bir takım şartlara, esaslara dikkat etmek gerekiyor. Yani bu dönüşüm nasıl gerçekleşecek? Ruhumuzdaki bu kemale doğru yürüyüş nasıl gerçekleşecek? Bu noktada mutasavvıflar bir takım unsurlara dikkatimizi çekiyorlar. Tasavvuf edebiyatı baştan sona bu sevdayı, bu yürüyüşü anlatıyor.

Ben yürürüm yane yane

Aşk boyadı beni kane

Ne âkilem ne divane

Gel gör beni aşk neyledi

Yolun Bir Bilen’i

Altınoluk: Bir nevi planlama yapıyorlar yani, aşk yolculuğu içinÉ

M. Kara: Tabiî ki planlama yapıyorlar. Bunu da az önceki örnekte olduğu gibi beden eğitimine benzetebiliriz, sporla tasavvufi hayat arasında gerçekten benzerlikler var. Çünkü ikisi de insanın gelişimi ile ilgilidir. Şimdi sporcuların hayatına bakarsanız, yirmi bin metrelik bir maraton koşusu var. Bu koşuyu yapan sporcu diyelim ki orada bir saatini harcıyor. Ama aslında orada harcadığı iki saatin ardında en az beş yıllık bir alın teri vardır. Derin bir irade gücü vardır. Yani sadece beş yıl yetmez. İradenizi ciddi olarak ortaya koyacaksınız. Klasik kaynaklarda tasavvufun bir adı da iradedir. Bir, güçlü bir irade gerekiyor. İki, sabır gerekiyor. Sabır direnme demektir. Direnç gücünüz olacak. Bir şey daha şarttır. Bütün dünya şampiyonlarının teknik direktörü vardır. Hiç biri tesadüfî değildir. Bütün dünya şampiyonlarına bakınız hepsinin hocası, kılavuzu vardır.

Şimdi buradan ruha geçebiliriz. Ruh nasıl? Ruhta da böyle. Tasavvufta nasıl? Tasavvufta da böyle. Tarikat eğitiminde nasıl? Tarikat eğitiminde de böyle. Orada da bütün bu yolun özelliklerini size öğretecek olan, “bir bilen”e ihtiyacınız vardır. Bir bilenin adı tasavvufta mürşiddir. Allah’a giden yolun rehberi. Yol onunla katedilir. O elinizden tutar ama yürüyecek olan sizsiniz.

Bu “bir bilen” size ne verecek? Bu bir bilen size para vermeyecek. Bu bir bilenin size verdiği şeyin adı tecrübedir. Çünkü o yolu daha önce kat etmiştir. Tasavvuf bir ruh atletizmidir diyor Nurettin Topçu rahmetli. Dolayısıyla o yolu daha önce kat eden, o ustanın rehberliğine ihtiyaç vardırO zaman ne oluyor? Tekrar sorunuzun başına dönersek, o zaman ruhumuzda bir dönüşüm meydana geliyor. Bu dönüşüm topluma yayıldıkça, toplumda bir dönüşüm meydana geliyor. Ve insanlar mü’min olmanın tadına varıyorlar. Aslında dönüşümün hedefi ne? Hadisi şerifte geçtiği gibi, aslında mesele; “İmanın tadını tatmak.” Kainatın efendisi öyle buyuruyor. Onun için de dervişler ‘tatmayan bilmez’ (men lemyezuk lem ya’rif) diyorlar. Bunun için İslam’ı en güzel şekilde yaşamak gerekiyor. Yukarıda da söylediğimiz gibi ‘ana şemsiye İslam’dır’ Bu ana şemsiye olmadan alttaki küçük şemsiyelerin sıhhatli bir şekilde yaşaması mümkün değildir. Bu sebeple tasavvufun hedeflediği hayat tarzı, İslam’ın hedeflediği hayat tarzından başka bir şey değildir. Tasavvuf şemsiyesi altında saçma sapan şeyler üretenler de var. Onlara da dikkat edilmelidir. “Batıl tarikatlar” her asırda vardır. İnsan beyni çok muhteşem şeyler ürettiği gibi çok rezil yorumlar da yapar.

Kim Şeyh Kim Değil?

Altınoluk: Tabii tasavvuf manevi bir eğitim metodu olduğu için istismara açık bir alan. Tarih boyunca sahte şeyhler, tarikatler gündeme gelmiştir ve gelmeye de devam ediyor. Günümüzde de çok tartışılan konulardan birisi. Bir Müslüman, sahte şeyh ile gerçek mürşidi nasıl birbirinden ayırmalı? Bunların bariz vasıfları nelerdir?

M. Kara: Genel anlamda insanoğlu istismar eden bir varlıktır aynı zamanda. Her şeyi istismar eder. Dolayısıyla bu konuyu tartışırken, dinin istismarı, tasavvufun, tarikatın istismarı terimini sadece Cumhuriyet dönemine tahsis etmemek lazım. Şu cümle bin yıl önce söylenmiştir: Önceleri tasavvufun adı yoktu, hakikati vardı. Şimdi adı var hakikati yok.” Birinci konu bu. İkinci konu, tasavvufla ilgili istismarın köküne inildiğinde bu 1925 yılına kadar gidiyor. 1925 yılında önce yok muydu istismar? Vardı. Az önce söyledik, insanoğlu istismar eden bir varlıktır. Her zaman, her asırda, her yerdeÉ

Fakat 1925’ten sonra farklı bir ortam oldu. Ne oldu? Tekkeler kapandı. Şeyhlik yasaklandı. Tarikat eğitimi engellendi. Peki sonra ne oldu? Tabii insanları ortadan kaldırmadığınız için, insanların arayışlarını da ortadan kaldıramıyorsunuz. Kanun çıkarmak kolay. Ama insanların ruhlarında var olan o ihtiyacı kanunlarla gidermeniz mümkün değil. Bu sefer ne oldu? Kanunen yasak oldu, fakat o ırmak derinden derine aktı. Ancak o konu illegal olduğu için, legalitenin rahatlığı ondan sonra olmadı. 1925’ten önce bir insan tasavvufi hayata intisap etmek istediği zaman, istediği tekkeye gider, istediği şeyh efendi ile görüşür, sohbetlerine katılır, araştırır soruşturur bir karar verirdi. Mahallesinde bir tekke vardır, oraya gider gelir ve legal bir ortamda insanlar aradıklarını daha rahat bulurlardı. İllegal olunca problemler büyümeye başlıyor.

Kim şeyh, kim değil? 1925’ten beri bu maalesef bilinemiyor. Çok zor bir konudur. Hele hele 1925Şeyh Said ve 1930 Menemen olaylarından sonra o kadar kesif bir karabulut oluştu ki, kim kimdir, kim nedir, ne iş yapar bunları bilmek fevkalade zorlaşmıştır. Dolayısıyla insanlar böyle bir şeffaf ortam da olmadığı için, gelişigüzel yürüyüşlerine devam etmişlerdir. O atmosfer, o sisli hava istismarcı ve sahtekarlara bayram olmuştur. İstismarcılar ve sahtekârlar bu müthiş fırsatı kaçırmadılar. Arayış içerisinde olan insanlar onlara doğru kanalize oldu. Aslında arayan insan masum bir insan. İçinde öyle bir ihtiyaç var. Bunu kapatması mümkün değil. Bunu yok sayamıyor. Bazı insanların fıtraten bir tekke psikolojisini teneffüs etmesi gerekir. Yaratılışı böyledir. Herkes böyle olmayabilir. Zaten tarihte herkes de bir yere intisap etmemiştir. Meşrep, fıtrat çok önemli. Tabiatı, yaratılışı gereği bu insanın bir yere intisap etmesi lazım. Bir şey duyuyor ve oraya doğru gidiyor. Halbuki gittiği yer serap. Serap ama susuzluğundan dolayı onu uzaktan su gibi görüyor. Oraya gidiyor ama hiç ilgisi olmayan bir durumla karşılaşıyor. Dolayısıyla bizim son 80-90 yıllık dinî hayatımızda ne yazık ki, bu çok ciddi bir problemdir. Genel anlamda dini hayatımız için, özel anlamda tasavvufi hayatımız için bu yetkisiz, yetersiz ve kabiliyetsiz insanların istismarı meselesi. Bu istismarcıların da üç tane putu vardır. Bunlardan biri para, biri şöhret, biri de kadın putudur. Lat, menat, uzza. Büyük oranda bu böyledir. O kabiliyetli (!) istismarcılar bir şekilde bunu alıyorlar, kullanıyorlar ve kendilerini topluma şeyh diye sunuyorlar. Bu “puthane”den uzaklaşmak için gönlümüzün bu hastalıklara karşı bağışıklık kazanması lazım. İşte bütün meseleÉ

3 Hayati Ölçü

Altınoluk: Peki Hocam, tasavvufi hayata gönül vermiş insanlar bu ayrımı nasıl yapacaklar? Tabiri caizse gerçek ustayı nasıl bulacaklar?

M. Kara: Arayan insan bu ustayı nasıl bulacak? Gerçekten zor bir iş. Eskiden tekkelere şeyh olanların belli bir ölçüsü vardı. Hatta belli bir imtihanı vardı. Şimdi böyle bir şey yok. Mesela bu gün uzak bir köye bile imam olmak isteseniz, Diyanet sizden beş-on tane evrak istiyor. Birkaç defa sınav yapıyor. Fakat şeyh olmak isteyen bir insan ‘ben şeyhim’ dediği zaman o şeyhtir. Kimse ona ‘sen şeyh değilsin’ deme gücüne sahip değil, Türkiye’de şartlar böyle.

Peki gerçekten hangisi şeyh, kim şeyh? Bugünkü zorluklardan birisi budur. ‘Mürşid kimdir, mürşitte olması gereken vasıflar nelerdir, mürid kimdir, müritte olması gereken vasıflar hangileridir?’ gibi bizim tasavvuf kitaplarında uzun uzun maddeler var. On tane, yirmi tane, otuz tane madde vardır. Bendeniz bunları üç maddede özetliyorum. Yani mürşid arayan bir insan, bir Müslüman şöyle düşünebilir; ‘Ben tasavvufi hayatla daha iyi bir mü’min olabilirim. Meşrebim itibariyle, yaratılışım itibariyle tasavvufi hayat bana yakın geliyor. Dolayısıyla bu hayattan istifade etmem lazım.’ Eğer böyle düşünüyorsa yapacağı ilk iş bu ustayı aramak. Önce usta, önce teknik direktör, önce kılavuz, önce rehber, önce mürşid. Nasıl arayacak? Nerede arayacak? Nesine dikkat edecek?

Diyorum ki birincisi; bir insanı size mürşid olarak tavsiye ettiler. Bunun nesine bakacaksınız? İlk bakacağımız şey; bu kişi irşadla görevli midir? Bir başka ifadeyle bunun mürşidi var mıdır? Yani kendisinden önce bir üstüne bakmamız lazım. Ustası var mı, yoksa kendi kendine mi gazel okuyor. Çünkü tasavvufta, tasavvufi eğitimi görmek yeterli değildir. Tasavvufi eğitim gören bir çok insan mürşid değildir. Tasavvufi eğitimi görmüştür ama irşatla görevlendirilmemiştir. İrşatla görevlendirilmek başka bir iştir. Dolayısıyla ilk yapılacak şey; bunun mürşidi var mı? Bu yetmez. Mürşidi olabilir. Mürşidi bunu irşatla görevlendirmiş midir? Buna bakmamız gerekiyor. Tabi bugünkü şartlarda bunlar kolay şeyler değildir. Sufilerin şu tespitini de unutmamak lazım: “Her veli, mürşid olamaz.” Mürşidlik başka bir şeydir. Farklı kabiliyetlere sahip olmayı gerektirir. Bu birinci madde mürşidi var mı? Varsa gerekli yetkiyi vermiş mi?

İkinci merhale mürşidin kendisine bakmamız lazım. Kim bu? Ne söylüyor, nasıl söylüyor? Bundan daha önemlisi de söylediği benim içime nüfuz ediyor mu? Şimdi bir kişi gerçekten mürşid-i kâmil olabilir. Fakat bana hitap etmeyebilir. Bu tasavvufta çok önemlidir. Yani benim mizacımla, meşrebimle, neşvemle, aradıklarımla örtüşüyor mu? Buradaki meşrep farklılığı çok önemli. Tam istifade etmek için örtüşmesi gerekiyor. Bunu araması lazım. Gerçekten o mürşidi kâmildir, fakat sana hitap etmiyorsa, edası, sadâsı, tavrı senin iç dünyanı aydınlatmıyorsa o senin mürşidin değildir, ısmarlama mürşid olmaz. Zoraki intisap etmeye gerek yok, netice vermez.

Üçüncü olarak da onun yetiştirdiklerine bakmamız lazım. Tabiri caizse bu fabrika ne üretiyor. Yani bu zatın müridleri nasıl bir insan? Ne yiyor, ne içiyor, ne konuşuyor, nasıl yaşıyor? İbadet hayatı nedir, sosyal hayatı nedir? Hassasiyetleri nelerdir? Çünkü eğer intisap edersen sen de onlar gibi olacaksın. Bu sebeple onlara da bakmak lazım.

Toparlayacak olursak, mürşid arayan insan en az bu üç konuya bakmalıdır. Bir, kişinin mürşidi var mı, onu yetkili kıldı mı? İki, mürşidin kendisi nasıl? Üç, bu mürşidin yetiştirdiği talebeleri ne söylüyor? Bu üç yere bakarsak bize bir fikir verir. Biz de ondan sonra değerlendirme yapar, kararımızı veririz.

Ya Sahteleri Bilmek Mümkün mü?

Altınoluk: Efendim bu noktada sahte şeyhleri, kılavuzları nasıl ayıracağız?

M. Kara: Günümüzde bunun kolay bir konu olmadığını tekrar söyleyelim. Çünkü illegalite (yasak) olduğu için, birçok baskıdan dolayı tasavvufi hayat kapalı kapılar ardında olduğu için zor bir durum var. Tabii bu baskı yirmili, otuzlu, kırklı yıllarda çok daha fazla idi. Şimdi belki o kadar değil ama, yine de gizli kapaklı, korku ve endişelere içiçe bir durum var.

Günümüzde bu yolun rehberliğini yapan gerçek kılavuzlar vardır. Gerçekten insanlara faydalı olan, onlardan zerre kadar maddi bir şey beklemeyen, aksine mümkünse onlara yardım eden, manen onları geliştiren insanlar var. Fakat insanları istismar eden, bir sürü cahil-cühela da “ben şeyhim” diye ortaya çıkıyor. Ve dediğim gibi ‘sen şeyh değilsin’ diyen de bir merci, makam yok. Türkiye’de sen müezzin, sen vaiz, sen imam, sen müftü olamazsın diyen bir makam var. Ama ‘sen şeyh olamazsın’ diyen bir makam yok. Sıfır kilometre cahil bir insan da olsanız, ağzınız biraz laf yapıyorsa, bir şeyler söyleyebiliyorsanız siz şeyhsiniz. Ve o suyu arayan insanlar da var ya. Onun serap olduğunu bilmeden, oraya koşacaklar. Yapacağı başka bir şey yok.

Dolayısıyla bendeniz şöyle bir tasnif yapıyorum.

Madde bir: Türkiye’de şeyhim diyenlerin yüzde doksanı şeyh değildir. Peki bu yüzde doksanı da sahtekar mı? Hayır. Onu da ayıralım hemen.

Madde iki: Bu yüzde doksanın, yüzde sekseni aslında doğru şeyler söylüyor. Namazdan, oruçtan, haramdan, helalden bahsediyor. İnsanlara faydalı oluyor. Ama tasavvufi anlamda şeyh değildir. Çünkü bir mürşitten icazeti yoktur. Ve o mürşid tarafından irşatla görevli değildir. Belki bir mürşidin sohbetinde bulunmuştur. Şimdi yaşayanların çoğu böyledir. Bir mürşidin sohbetinde bulunuyor, o mürşid vefat edince, kendisi mürşid oluyor. Halbuki hiç ilgisi yok. Şimdi bu şeyh olamaz. Ama insanlara farz ve haramları öğretiyorsa bu saygıdeğer bir iş yapıyor. Eyvallah. Ama mürşid değildir. O yüzde doksanın, yüzde sekseni de böyle.

Geriye kalanları ise biraz önce söylediğim putlara tapıyorlar. Aslında kendi şehvetinin peşindedir. Ama o saf insanlar da ona kapılanıyorlar, ardından gidiyorlar. Ama bir süre sonra serap olduğunu anlıyorlar.

Bunlar benim hayat tecrübelerim olduğu için böylelerini çok görüyorum. Mesela bir dostum geliyor, ‘ben falancanın sohbetinde bulunuyorum’ diyor. Ben de memnun oluyorum. Çünkü onun daha önce lâ dînî bir hayatı vardı, moralini bozmak istemiyorum. Aradığını bulur inşaalah diyorum. Fakat aradan birkaç yıl geçiyor. Dostum olan arkadaş geliyor, ‘hocam yeni yeni öğreniyorum ki, paradan başka bir derdi yok’ diyor. Yani şehvet. Kur’an-ı Kerim diyor ya şehevât. Kur’an’da şehvet kelimesi çoğul olarak geçiyor. Yani şehvetler vardır. (Al-i İmran, 3/14) Şehvet bir tane değildir. Biz şehvet deyince daha çok cinsel şehveti hatırlarız. Daha büyük şehvetler var. Bugün için para-pul, şan-şöhret, makam-mansıb ve tüketim şehvetiÉ Sufilere göre bu alanın şehvetlerinden biri de müridleri çoğaltma şehvetidir. “Benim cemaatim senin cemaatinden çok” tuzağı. Dolayısıyla o şehvetlerin peşinde sürüklenen insanların biri de maalesef buralardadır.

Ağız Dalaşıyla Din Anlatılmaz

Altınoluk: Malum bu bahsettiğiniz konular medyada da sık sık gündeme geliyor. Medyadaki tasavvuf ve mürşid konulu tartışmalarda gözlemlediğiniz ana problemler neler?

M. Kara: Aslında bu soruda bir önceki soruyla irtibatlı. Bu toplumu ilgilendiren bir konu olduğu için, tabi bu hiç tartışılmasın diyemiyoruz. Çünkü insanların bilmeye ihtiyacı var. Bir bakıyorsunuz, dini hayat yönünden perişan olan bir insan, duyuyor ki, filan yerde filanca hoca var. Kalkıp oraya gidiyor. Çünkü derdine deva arıyor. Şimdi o insanlara oraya gitme deme gücümüz de yok.

Tabii ki bu konuları herkesin gelişigüzel medyada tartışması iyi bir şey değil. Fakat toplumun büyük bir kesiminin kafasındaki soru işaretleri bu konuyla ilgili olduğu için, bunu bir şekilde de onlara anlatmak durumundayız. Bu dergi yoluyla mı olur, gazete, radyo, televizyon yoluyla mı olur, bunu anlatmak zorundayız. Ama bir kavga atmosferi içinde değil. Bence medya dediğimiz bu afet, başta televizyonlar olmak üzere, dini konuları bir kavga ortamında insanlara aktarıyorlar. En büyük yanlışımız bu. İlahiyatçı profesörler de buna dahil. Aynı hataya biz de düşüyoruz.

Din konusu insanlara ağız dalaşıyla aktarılmaz. Ha akademik bir ortamda oturur, bunu tartışırsınız, kendinize göre cedel yaparsınız, delil getirirsiniz, delil götürürsünüz. Fakat kamunun önünde din kavga üslubuyla anlatılamaz. Bunda büyük bir vebal var. Burada bunu anlatacak insanların, yani bizim büyük bir vebali var. Bizim dini, daha rahat bir ortamda, bir sohbet havasında anlatmamız gerekiyor. Bizim geleneğimiz de budur. İnsanlara biz yüzyıllar boyu sohbetle, mahabbetle, tevazu ile karşılıklı konuşarak bu dini anlattık. Fakat şimdi insanlar bunu kavga ederek anlatıyor. Orada ne var biliyor musunuz? Orada ego var. O ego ise dinle hiç bağdaşmayan bir şeydir.

Şimdi düşünebiliyor musunuz, din gibi mukaddes bir kurumu, Allah’ın yolunu diyelim, kavga ederek anlatıyorsunuz. Ve o kavganın temelinde de egonuz var. Kavganın temelinde kendi ilmi egonuz var, benliğiniz var. Şehvetiniz var, “ben bilirim” edası var. Halbuki “her bilenin üstünde bir bilen vardır.” (Yusuf, 12/76) Şunu da ilave edelim: İşin ehli olanlar bu kaba-saba tartışmaları tebessümle izliyor.

Şeriat oğlanları bahis da’vi kılurlar

Hakikat erenleri da’viye kalmadılar

Dinî konuları bu üslupla tartışmak medyanın da arayıp bulamadığı bir şey. Tarikat konusunda iki profesör kavga etsin. Biri a desin, diğeri b desin. Tartışsınlar o da programı kurtarsın. Reklam gelsin, herkes o programdan bahsetsin! Gülelim, oynayalımÉ

Farklı Yollara Saygı

Altınoluk: Hocam hem akademik çalışmalarınız hem de tecrübeleriniz ışığında insanımıza, özellikle tasavvufi hayata meyli olan böyle bir yola intisap etmek isteyenlere neleri tavsiye edersiniz?

M. Kara: Bir insan kendisini dinen kemal noktasına taşıyabilecek bir yol bulmalı. Bir usta bulmalı, bir rehber bulmalı, bir yola girmeli. Zaten din yol demek. Bendeniz bunu şöyle anlatıyorum öğrencilerime; İslam yüz şeritli bir otoyoldur. Bunun sağda ve solda iki kırmızı çizgisi var. Farzlar ve haramlar. Bu iki kırmızı çizginin içinde yüz şerit var. Bütün mezhepler ve tarikatlar bu şeritlerdir. Bu kulvarlar Allah’a çıkar. Kimi hızlı ve tempolu yürür, kimi düşe kalka yürür, kimi etrafındakileri seyrederek yürür. Bu ana yolun adı sırat-ı müstakimdir. Allah ‘yollarımız’ ifadesini kullanıyor Kur’an-ı Kerim’de. “Bizim uğurumuzda mücahede edenlere gelince elbette biz onlara yollarımızı gösteririz ve şübhesiz ki Allah her halde muhsinlerle beraberdir.”(Ankebût 30/69) Dolayısıyla bu yüz şeritli otoyolun içinde meşrepler var, mezhepler var, tarikatlar var. O yollara girip yürümek lazım. Yürürken farklı şeritlerde olanlara hoşgörü ile bakmak gerekir. “Yorum farkları” nı din haline getirmemek lazım. Kendimizi diğer şeritlerde olanlardan üstün görmememiz gerekir. Bu da tehlikeli bir bakış tarzıdır.

Prof. Dr. Mustafa Kara Kimdir?

1951’de Güneyce / Rize’de doğdu. Güneyce İlkokulu (1960), İstanbul İmam Hatip Okulu, Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü (1974) mezunudur. Şebinkarahisar ve İspir Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. 1977’de Bursa Yüksek İslâm Enstitüsü Tasavvuf Tarihi asistanı oldu. Doktorasını 1983’te “ İbn Teymiye’ye Göre İbn Arabî “ konulu teziyle tamamladı. 1989’da doçent, 1994’te profesör oldu. Halen Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tasavvuf Tarihi Ana Bilim Dalı Başkanı olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Altınoluk: Muhterem Hocam, genelde tasavvuf özelde ise tasavvuf tarihi üzerine önemli çalışmalar yaptınız. Tasavvuf insan eğitimi üzerinde yoğunlaştığı için her dönem gündemde olmuştur. Ülkemizde tasavvuf sahası da değişik vesilelerle sık sık tartışma konusu yapılıyor. Tasavvuf hakkında bilen – bilmeyen, ilgili – ilgisiz herkes bir şeyler söylüyor. Şöyle başlayalım isterseniz; sizce tasavvuf nedir? Neyi hedeflemektedir?

Prof. Dr. Mustafa Kara: İsterseniz Hazreti Âdemden başlayalım. Din ve tasavvuf konusuna oradan girelim. Şimdi bildiğiniz gibi dinlerin, o dinlere mensup olan insanlar tarafından bir algılanış tarzı var. Bütün mukaddes kitaplar o inanca mensup insanlar tarafından farklı yorumlara tabii tutulmuşlardır. Bu yorumlar zaman içinde mezhepleri ve tarikatları doğurmuştur. Yani şöyle bir genel kaide koyabiliriz; mezhebi ve tarikatı olmayan din yoktur. Bu şu demek; her din kendi mensupları tarafından farklı yorumlara tabi tutulur. Bu farklı yorumlar aynı zamanda bir fikir hürriyetinin mahsulüdür. Yani mezhep denildiği zaman çağdaş insanın kafasına genellikle taassup geliyor. ‘Mezhepler de nereden çıktı? Mezhep kavgaları neden oldu?’ gibi sorular akla geliyor. Aslında mezhep denildiği zaman aklımıza öncelikle bir fikir hürriyeti gelmeli. Çünkü neticede mezhepler farklı görüş ve yorumların, bu yorumlara duyulan saygının neticesidir. Tasavvuf da dinin bir çeşit yorumudur. Dolayısıyla her dinin kendine has mezhepleri ve kendine has tarikatları vardır. Bu ana ilke. Şimdi buradan İslam dinine ve Kur’an-ı Kerime intikal edebiliriz. Kur’an’ı okuyan Müslümanlar da onu farklı şekillerde algılamış farklı konularına odaklanmışlardır. İnsan aslında yorum yapan bir varlıktır. Yorum yapmasın veya yapmamalıdır gibi bir yaklaşım yanlıştır. Farklı yorum insanın kaderidir.

Bu yorumların da bir kısmı zaman içinde ekol haline gelir. Bu açıdan tekrar İslamî ilimleri düşünürsek, mesela Kelam dediğimiz ilim, Kur’an merkezli bir ilimdir. Kuran’daki inanç ve iman esaslarını temel alan, onları konuşan, tartışan, yazan çizen bir bilim dalıdır. Kelamcılar bu tartışmaları uzun süre yapıyor, kelam ilmi oluşuyor ve daha sonra Kelam mezhepleri ortaya çıkıyor. Fıkha da böyle bakılabilir. İslam Hukuku dediğimiz, fıkıh dediğimiz bir ilim var. Bu ilimle meşgul olan insanların ilgi alanı ise klasik tabir ile ibâdât ve muamelattır. Yani ibadetlerimiz ve diğer sosyal ilişkilerimizdir. Âlimlerimizin bir kısmı da bu konuya yoğunlaşıyor ve Kur’an-ı Kerim’deki söz konusu konularla ilgili esasları büyüteç altına alıyor, konuşuyor, yazıyor, çiziyor, tartışıyor, fıkıh ilmi oluşuyor. Daha sonra ise fıkıh mezhepleriÉ Şimdi buradan üçüncü konuya, bizim kendi konumuza intikal edebiliriz. Bu alimlerin bir kısmı da Kuran-ı Kerim’in iman esaslarına veyahut ibadet esaslarına değil de ahlâk esaslarına büyütecini çeviriyor. Ve bu ahlâki, kalbî esaslar dediğimiz konularla ilgileniyor. Ve o konuları kendine göre yorumluyor. Onun için ilk mutasavvıflardan bazıları tasavvufu tarif ederken tek kelime ile tarih etmişlerdir; “Tasavvuf ahlâktır”. Peki ahlâk nedir o zaman? Ahlâkı açalım; ahlâk kelimesi biliyorsunuz Arapça bir kelimedir ve hulk kelimesinin çoğuludur. İnsanın huyu demek. Yani insanın içi ruhu bir mânâda. İnsanın bir bedeni var, bir de ruhu var. Ahlâk aslında insanın iç dünyasıdır. Eskiden okullarda riyazet-i bedeniyye diye bir ders vardı. Osmanlı döneminde. Bu günümüzdeki beden eğitimi mânâsına gelmektedir.

Altınoluk

YAZAR HAKKINDA

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Yorumlara kapalıdır.

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun
Bloga e-posta ile abone ol

Sitemize abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.